Pazartesi, Ekim 12, 2015

İyi Başlayıp Kötü Biten Haftasonu Örneği

Dayanamadım çektim işte. Herkes sever vosvosları.
CUMA

Artık her gün dışarı çıkmak bir monoton haline geldi, hatta günde sadece bir kere çıkmam gerekiyorsa şükrediyorum bunun için. Evde kaldığım günler intikam alıyorlar benden.

Bugün derste hikaye yazma etkinliği vardı. Dört-beş kişilik gruplar oluşturup herkesin bir cümle yazması koşuluyla dönecek. Biz bunu Türkçe yapardık aslında, çok eğlenceli olurdu. Ama bu sefer konu belliydi, kedinin ödevi yemesi.O kadar saçma bir çalışmaydı ki yaptığımız, en sonunda benim sıra arkadaşıma bırakıp hikayeyi terk ettik. Bir de "çok güzel oldu çok güzel, hocam biz okuyalııım" demesi yok mu? Bir de birbirimize puan veriyoruz, on üzerinden olması gerekirken iki yüzler, üç binler havada uçuştu ve son noktayı yüz milyarla ben koydum. Bir de birileri "10 out of 10" dedikçe ben 2PM söylüyordum. Şipcom mancoma şipcoooom!

Bugün cuma olduğundan ve de okul erken bittiğinden bir şeyler yapalım istedik, önce çıkış rutinimiz olan okulun cafesinde oturma seansını gerçekleştirdik. Sonra bizim sınıftan diğer kızlar çağırdı, onların yanına gittik. Bir tanesi Hakan Günday'ın "Az" kitabını anlatıyordu. Benim de merakıma yenik düşüp okuduğum tek Günday kitabıydı ve bir daha okumayacağıma da kesin karar vermiştim. (Bu karar geçerliliğini son derece sıkı bir şekilde korumakta.) Anlatan kız biraz olumlu konuşuyordu, o yüzden sesimi çıkarmadım, sadece beni çok bunalttığını falan söyledim. Aynı fikirde olduğumuz tek konu Günday kesinlikle normal bir kafaya sahip olmayan, hastalıklı bir adamdı. Bu kızın arkadaşı Günday'la aynı masada yemek yemiş ve bizzat onun ağzından şu hikayeyi dinlemiş:

Bir gün Günday, metrobüste kendi kitabını okuyan bir kız görmüş ve kızın yanına gidip kendini tanıtmış, "senin için imzalayayım" demiş. Kız da "hayır istemiyorum." Günday sinirlenmiş, "Benim kitabım" demiş, kız da "hayır, senin değil benim kitabım." demesin mi? Olay iyice büyümüş, kitap senindi benimdi derken Günday kızın kitabını -aslında kendi kitabı da oluyor tabi- parçalamış.

Bunu da dinledikten sonra söz konusu yazar(?) hakkındaki düşüncelerimin ne kadar isabetli olduğunu iyice anlamış bulundum. Tabi yazarı ve kitaplarını sevenler bana kızacaktır, eh ne yapalım? Herkesin kendi dünya görüşü, kendi zevkleri var. Ne konu seçimini, ne de işleyiş tarzını sevmedim. Zaten benim azımsanmayacak tecrübelerime göre yüzde seksen bestseller'dan doğru bir şey çıkmaz.  (Yani şu aksiyon-fantastik-romantik kısmından değil ama şu bir türlü üstesinden gelemediğim merakımdan o bestseller raflarından çok okudum demek istiyorum.)

Neyse, sonracığıma onlar gittiler sonra biz de kitaplardan konuşmaya devam etmişken ben kitapçıya gitmeyi önerdim, sonra o da alışveriş merkezindekinin daha iyi olduğunu söyleyince kalkıp oraya gittik. Zaten Küçük Prens sergisi vardı ve ben de kaç gündür herkese "gidelim" diyordum ama bilirsiniz bu işler böyledir ancak önceden planlamadığınız zaman yapabilirsiniz. Gel gelelim, zaten gitmeden önce de Küçük Prens'in çok fazla ticarileştirildiğini düşünüyordum ama şimdi gördüm. Küçük prens resimli ayakkabı mı? Şaka mı yapıyorsunuz? Spiderman mi bu? Sinirlerim bozuldu. Gerçi varlığını bile bilmediğim dillerde ve boyutlardaki kitaplar güzeldi ama ufacık bir yer. O kadar reklamı görünce ben de bayağı büyük bir şey sanmıştım.

Sonra tabi ki kitapçıya gittik, Tom Robbins'in Parfümün Dansı'nı ve Beckett'ın "Murpy"sini aldım. (Tom Robbins aklıma Nymphe'yi getiriyor. Her ne kadar o sosyal medyaya geri döndükten sonra konuşmamış olsak da bundan önce konuştuğumuzda Robbins'in bir kitabını okuyordu. Even Cowgirls Get the Blues olması lazımdı. Sonra bir gitti, aylarca gelmedi. Blogunun ise böyle boş kalması çok üzücü. O blog bana geçmişi hatırlatıyordu. Adı teması her şeyi değişmiş bile olsa hatırlatıyordu işte.)

Ayrıca hazır gitmişken Bilim Teknik'in yeni sayısıyla merak ettiğim bir dergi olan "OT"u da alıvereyim dedim. (Bir gün edebiyat dergileri üzerine yazmak istiyorum.) Sonra bir milkshake eşliğinde arkadaşın aldığı KAFA'nın da son sayısını okudum ve sürünerek eve gittim. Yorgunluktan canım çıkmıştı ama biter mi bitmeeezz. Sekizde bir daha evden çıkıp, arkadaşlara gittik. Oradayken komşu teyze geldi, bilgisayarı bozulmuş, onu düzelttim. Sonra eve tamirci gelecek dediler -saat onbirde tamirci geliyor???- apar topar eve döndük ama sonra gelmedi. Ben de SuperstarK7'de durumlar ne diye bakıp ilgili bir post yazdıktan sonra yattım.


CUMARTESİ

Ankara'ya gidecektik demiştim daha önceki yazımda ama gün geçmiyor ki ülkemizde bir başka facia gerçekleşmesin de karalar bağlamayalım, ümitsizliğe düşmeyelim... Nasıl geleceğe umutla bakabilir ki insan? O 86 kişinin her birini ayrı ayrı düşünün... Anneleri, babaları, kardeşleri, nineleri, dedeleri, arkadaşları, sevgileri, düşünceleri, hayalleri.... Düşünün düşünebiliyorsanız. Ve sonra devam edin hayatınıza hiçbir şey olmamış gibi. Suçlayacak değilim sizi. Ben farklı mıyım sanki? En fazla bir hafta yas tutacağız hep birlikte. O da günün çoğunu başka şeyler düşünerek olacak. İnsanız işte, unutmak en büyük utancımız ve en büyük kurtarıcımız.

PAZAR

Sabah.

Son yedi yılımı apartmanların en üst katında geçirmiş olsam da şimdi çatıkatında olmanın farkını anlıyorum. Yağmur sesi öyle harika bir hal alıyor ki yalnızca ve yalnızca onu dinleyerek günlerimi geçirebilirim.


Öğle gibi evden çıkıp arkadaşın ödev olarak tanıtacağı kafeye gittik. Apartman dairesi gibi bir şey aslında -bizim evin salonundan daha küçüktü-ama çok şirindi. Bu yüzden biz de acaba evi kafeye mi çevirsek falan diye düşündük. Duvarlara önceden herkes yazıp çiziyormuş sonra gözü yorduğuna karar verip bazı kısımları çerçeveletip bırakmak suretiyle badana yapmışlar. Sahibi olan abla da İtibar'da yazıyormuş. Yalnız bilenler direk anladı zaten, güya isim vermiyorum ama.

Olay bu değil, olay kafenin karşısındaki evde oturan dedeler. Balkonlarında bir dolap var, sırayla biri gidip biri geliyor ve dolabın içinde bir şeyler yapıyorlar ama ne yaptıkları anlaşılmıyor. Dolaptan bir şey çıkmıyor, içine bir şey girmiyor. Sadece iki acayip yaşlı adam titreyen elleriyle bir şeyler yapıyorlar. Hava soğuk, hava yağmurlu. Cama çıkıp "Amca ne yapıyorsun yardım edeyim mi?" dememek için zor tuttum kendimi. Bu kafeye gelen herkesin dikkatini bu amca -bir tanesi sanırım sadece burada yaşıyormuş- çekermiş. İçimden "Yuh yazıklar olsun," dedim. "Bir kişi de yanına gideyim dememiş mi?" "Film gibi seyrediliyor." dedi arkadaşlarımdan biri. Sonra diğeri "Bu yaşlı adamı görünce insanın direk yazası geliyor, ben bile bir şeyler yazarım." dedi. İkisine de öyle sinir oldum ki... Bu insanların hayatını sadece bir film ya da hikaye konusu olacak kadar basit mi görüyorsunuz gerçekten?  Hepsi bu mu yani? Hiç mi acımıyor içiniz, yalnızca bir meta olarak kullanacak kadar mı yoksa? -Demek istedim, sustum. Sustuğum için de utandım kendimden. Ne farkım kalmıştı şimdi?

Bir kaç damla gözyaşı... sonra ödeve geri döndüm. İşte benim iki yüzlülüğüm.

***

Orada haftalık essayimi yazdıktan sonra ablamla buluştum, resmen pazar rutinim. Ha gayet memnunum bundan, sırf kardeşi olduğum için her fırsatta beni eleştirip yargılasa da genel olarak çok açık fikirli bir insandır ve düşününce onun etrafımdaki en kültürlü insan olduğunu fark ediyorum. Ona yaptığım yemeği, Hawaiili(?) hocamızın adımla ilgili yaptığı berbat şakaları, on yıl orduda kaldığını ve o bölükten ayrıldıktan sonra o bölüğün Afganistan'a gönderildiğini ve neredeyse hepsinin öldüğünü anlattım. Benim hayatımdaki pamuk ipliklerini düşünüyorum. Alakasız yerlere gidiyor kafam. İki sene önce Ria, adı "Pamuk İpliğinden Hayaller" olan ve  dışarıdan bakınca berbat görünen bir kitap okuyordu. O sırada ben de Dickens okuyordum sanırım, David Copperfield olabilir. O kitabı ben okusaydım da Ria Dickens okusaydı ne olurdu acaba? Bir değişim olur muydu hayatlarımızda? 

Hayatımdaki bu kalabalık dayanılmazlaşıyor... Sırt ağrısı da öyle ve uykusuzluk hele. Yine de bakın ölmüyorum işte, yaşıyorum günde iki milyon kez gülüp yalnızca iki kez ağlayarak. Ölmüyorum, yapacak bir şey yok.

10 yorum:

  1. Bi şekilde bu tür zorluklarla baş etmemiz gerekiyor değil mi ? Çoğu zaman istediğimiz gibi gitmese de , insanlar bizden ve bizim yapımızdan çok farklı olsalar da. Yaşamaya devam etmek zorundasın. En azindan ölene kadar değil mi?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kelimesi kelimesine tam olarak öyle.

      Sil
  2. Ya yaşlı amca olayını tam anlayamadım İQ seviyem mi düştü ne :'D

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hangi kısmı, amcaların ne yaptığını mı yoksa?

      Sil
    2. Onu biz de anlayamadık ki... Koca bir soru işareti olarak kaldı.

      Sil
  3. Sonlara doğru çokça üzsen de, ne bileyim, tanrı inancından da öte, ben bu hayatta tanıdığımız insanları öylesine tanıdığımızı, şans eseri olduğunu düşünmek istemiyorum. Bir şeylerin daha açık olmasını umsam da ne bileyim.. dışarıda da yağmur yağıyor hem, beni bu kızgın sulara sen attın arrakis...
    Söyledim daha önce biliyorum ama yine de tekrarlayacağım, çok hoş yazılar bunlar!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Düşünme zaten çünkü hiçbiri basit bir tesadüf değil. Evet keşke daha açık olsaydı ama... Yağmur güzeldir.
      Ben de çok teşekkür ediyorum tekrardan, beni rahatlattığın için bu konuda.

      Sil
  4. Bakışıp bakışıp gözlerimi kaçırdığım kitap Parfümün Dansı. Aşık filan olursak şaşmamak lazım :P

    Böyle birkaç günlük yazı ne iyi olmuş. Son günlerin içeriği keşke böyle olmasaydı. Biliyor musun hayatın bir şekilde devam ediyor olması üzüyor beni. Halbuki durduracak gücüm de yok ama zannediyorum ki hep o ilk günkü şok ve her ne ise öyle duygular içinde kalacağız. O günkü kadar duyarlı olacağız. Olmuyor ki... Ölümlere alışmak en kötüsü.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Şimdilik okul kütüphanesini sömürmekle meşgul olduğumdan ne zaman okurum bilinmez ama uzun zamandır almak istiyordum ben de :'')

      Bu aralar adam gibi ne kitap ne film yazmaya zaman bulabiliyorum, arada kaçamak yaptığımda da ağzıma geleni söylemek istiyorum, sonuç bu. ... aynen öyle, ölümlere alışmak en kötüsü.

      Sil