kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Eylül 13, 2020

challenge sonu kitap yorumları

fil bo riva - like eye did

tam bir kişinin katıldığı okuma challenge'ımızın sonuna geldik. mrs.soda'ya teşekkürlerimi sunuyorum. kendisi dilerse buraya yorum olarak ya kendi bloguna okuduklarıyla ilgili yorumlarını yazabilir. daha verimli olsun diye bir süre kısıtlaması koymuştum ama şimdi buna gerek yok, istediğin zaman yazabilirsin sevgili soda hanım. mail adresim yoluyla benimle iletişime geçersen kitapları gönderebilirim: yagmurd17@outlook.com (mail adresim hemen sağda en üstte. herhangi biri de ne zaman isterse yazabilir. muhakkak cevap veririm.)

şimdi kitapların yorumlarına geçebilirim.

“daha önce okumadığım bir türk yazar” kategorisinde oya baydar’ın köpekli çocuklar gecesi kitabını okudum. bu kitabın çok iyi fikirler içermesine rağmen iyi yazılmamış olduğunu düşünüyorum. büyük bir beklentiyle başlamıştım çünkü ekolojik bir distopyanın epik kahramanlar olan köpekli çocuklar (bunlar da aslında sistemin dışında kalan sınıfsız da diyebileceğimiz sokak çocukları, mülteciler vs.) çok güzel ve orijinal bir fikir. ama kitapta hikaye çocukların bakış açısından değil, doğa bilimci bir kadının bakış açısından geçmişe dönük olarak anlatılıyor. bence en büyük sorun bu anlatım tekniği, her ne kadar nuh tufan hikayesinin yeniden kurulması, nuh'un gemisinin oturduğu rivayet edilen dağda sembolik olarak adem ve havva'nın sonlarını beklemesi fikir olarak çok güzel olsa da, sürekli geçmiş hakkında konuşmaları yordu ve sıktı. o an yaşanırken anlatılıyor olsaydı daha etkileyici olacağını düşünüyorum. böylece belki bu kadar informatif diyaloglar ya da paragraflar olmazdı, romanın kurulduğu dünya kendini satır aralarında ele vermeli ama kitapta kadın ve adam belgesel anlatıcısı gibi olmuş. ve çok çok fazla tekrara düşmüş gerçekten, editör bir şey dememiş mi bu konuda merak ediyorum. elli altmış sayfa çıkarırım bu kitaptan ve hiçbir şey eksilmez. yazar iklim krizine dikkat çekmek istemiş, bu konuda farkındalık kazandırmak istemiş, takdir ediyorum bu amacı çünkü iyi tezli roman da yazılabilir ama bence bu eser biraz fazla manifesto gibi. bir de son olarak karakterin sürekli amneziye sebep olan virüs hakkında konuşmasını ama her şeyi fazlasıyla ayrıntılı olarak hatırlamasını çelişkili buldum. genel olarak okunması kolay bir romandı bu yüzden yüksek bir beklentiyle başlanmazsa keyifli ve akıcı olabilir.

“güney amerikalı bir yazar” kategorimde ekvadorlu yazar mauro javier cardenas'ın devrim, yeniden kitabı vardı. gerçi kitabın orijinal adı revolutionaries try again’miş ama bu ufak değişikliğin başlık için daha etkileyici durduğunu inkar etmeyeceğim. aynı anda hem bu kadar politik hem de bu kadar kişisel olabilen bir roman daha okumuş muydum, bilmiyorum. cardenas kendinden çok fazla şey koymuş romana, doğduğu şehri, okuduğu üniversiteyi ve muhtemelen pek çok anısını. birçok farklı anlatım tekniği kullanması hem kitabı zenginleştirmiş hem de okumayı zorlaştırmış ama sanıyorum kültürel farklılıkların da etkisi vardır bunda. roman, bir cizvit lisesi olan san javier’li üç arkadaşın lisenin bitişinden on iki yıl sonra ekvador’un yaklaşan başkanlık seçimlerine aday olma fikri etrafında bir araya gelmelerini anlatıyor. ama bunu anlatırken bu üç karakterin, hatta daha fazlasının, zamansız düşüncelerini okuyoruz. seksenler ve doksanlar boyu, yöneticilerin yolsuzlukları ayan beyan ortada ve ülkenin yüzde altmışı fakirlik içinde yüzüyorken idealist gençlerin şansı olabilir mi? bir yanda eski başkanın özel kalemi olan leopoldo var ki bu başkanlık adayı olma fikrini ortaya koyan o, realpolitik’i en iyi anlayan da o. diğer yanda stanford’da ekonomi ve siyasete dair birçok şeyi farklı görmeye başlamış yıllar sonra ülkesinde dönen antonio var, ve onlardan daha alt bir sınıftan gelen radyocu oyun yazarı rolando. ve üç karakterin de babalarıyla olan problemleri hayatlarında merkezi bir yer alıyor. ama bu idealist görünen gençler gerçekten de o kadar iyiler mi? gerçekten de o kadar fedakâr ve azimliler mi, dürüstler mi, masumlar mı? ya diğer arkadaşları? bütün bu anılar ve düşünceler akarken bir yandan da ülkenin siyasi yozlaşmışlığını, yoksulluğu, hırsızlığı, suçluları, suçluluğu okuyoruz. çok eleştirel çok sarkastik bir dil. kitaptan belli bölümleri alıntılamak çok zor çünkü hep bir bütünlük içinde gidiyor, bazen bir iki sayfayı toptan paylaşmak istedim çünkü başka türlü ne kadar etkileyici olduğu anlaşılmıyor. bir yandan da bir şeyler yazmaya çalışan antonio’nun düşünceleriyle birlikte yazarın yazma sürecine de dahil olarak üçüncü bir katmanı görüyoruz. ileride bir gün elime geçerse bu kitabı orijinal dili olan ingilizceden okumayı çok isterim. bu da güzel ve açıklayıcı olduğunu düşündüğüm bir yazı: https://roughghosts.com/...uro-javier-cardenas/

“daha önce edebiyatından hiç okumadığım bir ülkeden bir kitap” kategorisi için elimdeki kitaplara bakıp izlanda’yı seçmiştim. halldor laxness'in salka valka kitabını okudum. bu kitap hakkında kafam biraz karışık. öncelikle yordam bir yayınevi olarak bastığı kitaplarda marksist-sosyalist bir tema takip ediyor. salka valka’da da bu konu, özellikle ikinci yarısında, baskın bir şekilde mevcut ama sosyalizmin bir çeşit övgüsünden ziyade eleştirisi gibiydi. belki benim bakış açımdan kaynaklanıyordur tabi ama bilemiyorum. belki yordam objektif olmak da istemiş olabilir, dedim ya kafam karıştırdı. ama bunun dışında gerçekten de daha önce çok düşünmediğim bir coğrafya ve yaşam biçimiyle beni yüzleştirdi, böyle diyorum çünkü kitabın çoğu kısmı benim için bayağı üzücüydü. kolay okunan akıcı, fazla gerçekçi bir kitap, tavsiye ederim.

“kurgu dışı bir kitap” kategorimde sevcan sönmez'in filmlerle hatırlamak çalışması vardı. bellek ve hatırlama üzerine yapılmış akademik çalışmaların yol gösterimiyle 8 adet türk filminin analizi desem fazla mı basite indirgemiş olurum acaba? (bence olmam nys) teorik kısmına aşina olduğum için (sinema öğrencisi olmamın da etkisi vardır muhakkak) benim için kolay okunan bir kitaptı, normalde teorik bir kitabı bu kadar hızlı okuyamazdım herhalde. bu filmleri izlememiş bile olsanız ki ben de hepsini izlememiştim analizleri okumak gerçekten keyifli oldu -kalanları izlemeye gerek duymadım. ve sadece hatırlama meselesi değil aslında başka birçok konudan da bahsediyor. bu yüzden film analizi okumaktan hoşlanan herhangi birinin bu kitabı keyifle okuyacağını düşünüyorum. biraz tekrara giriyor ama o kadar da olur.

“uzun süredir elinizde olan ama hala okumadığınız bir kitap” kategorimle rafta tam 6 yıldır okunmayı bekleyen tanpınar’ın yahya kemal kitabını nihayet bu challenge sayesinde okumuş oldum. kitap aslında biraz yarım çünkü tanpınar öldükten sonra onun çalışmalarından oluşturulmuş, kendisinin ekleyeceği çıkaracağı çok şey vardır eminim. tanpınar, hocası ve arkadaşı olan yahya kemal'i anlatırken aynı zamanda divan edebiyatından tanzimat edebiyatına, fransız şiirine, milliyetçiliğe dek birçok konudan ve kişiden de bahsediyor. şiir analizi de yapıyor kendi anılarını da anlatıyor. özellikle üniversite sınavına hazırlanırken edebiyat çözecekler için hem keyifli bir okuma hem de biraz ders çalışma yerine geçebilecek çok güzel bir kitap. o zamanlarda okumuş olmayı isterdim, üzgünüm. ama bazı açılardan da okunması biraz zor özellikle fransız şiirine dair bir şeyler bilmek gerekiyor ya da okurken araştırmak. bu yüzden zorlandığım yerler oldu. ben şiirle çok da ilgili bir insan değilim nihayetinde.

evet şimdilik bu kadar. bundan sonra da challenge yapmam herhalde akjdhsfjlknfkjd ama siz kendi kendinizi motive etmek için yapın güzel oluyor

sevgiler

Pazartesi, Ağustos 17, 2020

birkaç güzel roman


son zamanlarda pek bilinmediğini düşündüğüm çok güzel kitaplar okuduğum için bunları sizinle paylaşmak istedim. hepsi timaş çünkü en son öyle bir alışveriş yapmıştım indirimden dolayı. iyi ki de yapmışım. çok iyi olduğunu düşünmediğim bir kitabı koymadım listeye.



meşa selimoviç - derviş ve ölüm

yıllardır kitapçıda ne zaman görsem okumak isterdim ama acele etmeyişim iyi olmuş. hem tatil vakti tam odaklanarak okumak hem de bu yaşımda okumak iyi geldi. öncelikle kitabın başında yazarın önsözünü okuduğumda biraz canım sıkıldı. çünkü yazarın kardeşi ölüyor ve kitabın ana karakteri mevlevi tekkesi şeyhi ahmet nurettin'in kardeşinin ölümü ve sonrasında yaşadıkları da bunun etkileriyle yazılmış. ancak bir fark var, önsözde yazar devrime duyduğu inançtan bahsediyor, romanda ise bunu ahmet'in dini inancı olarak ele almış. e haliyle okurken de ne zaman ahmet allah'itan dinden bahsetse ben selimoviç'in devrimi kastettiğini mi düşünerek okudum. bu ikisi arasında kurduğu paralelliği anlayabilsem de romandaki bazı noktalar muallakta kaldı gibi hissettim. yine de çok güzeldi, kısmen okuması zor ve hacimli bir eser olmasına rağmen o kadar akıcıydı ki iki günde bitirdim.   

jose eduardo agalusa - unutmanın genel teorisi

angola'dan bir kitap okumak bence başlı başına güzel bir his. ama kitap öyle güzel ki bu olmasa bile olurdu. angola bağımsızlık savaşı başladığı sırada korkudan kendini eve kitleyen bir kadın yirmi sekiz yıl evden hiç çıkmadan yaşıyor. kitap bir yandan onun yalnızlığını yaşam mücadelesini anlatırken diğer yandan hayatı bu kadınla kesişen herkesten de bahsediyor ve bu sırada angola tarihi üzerine de birçok şey öğrenmiş oluyorsunuz. 

olga tokarczuk - sür pulluğunu ölülerin kemikleri üzerinde

nobel alınca hemen ünlü olan olga hanımın bu kitabından uyarlanarak çekilmiş filmi spoor (2017)'u istanbul film festivalinde izleyip çok beğenmiştim. bu kitabı alırken şöyle bir düşündüm ve filmi çok az hatırladığımı fark ettiğim için okuyabilirim dedim. iyi ki de öyle yaptım, ilk defa karşılaştığım bir hikaye gibiydi ve çok etkileyiciydi. ellilerinin sonunda polonyanın dağında yaşayan astrolog diyebileceğimiz çevreci/vegan (ama bu etiketlerin yüzeyselliğinden uzak) bir kadının yaşadığı bölgedeki avcılığa karşı öfkesini anlatıyor.
 
tarjei vesaas - buz sarayı -  kuşlar

vesaas'la buz sarayı kitabıyla tanışmıştım birkaç yıl önce. masalsı bir hikaye anlatmasına rağmen fazlasıyla üzüldüğümü etkilendiğimi hatırlıyorum. ama sanırım kuşlar daha ünlü ve onu daha yakın zamanda okuduğum için mi bilmiyorum daha çok beğendiğimi düşünüyorum. bir abla ve onun birazcık zihinsel olarak farklı olan erkek kardeşinin hayatları, bu kardeşin zihninden aktarılıyor ve ablasını her şeyi olarak gören kardeşcik (neredeyse 40 yaşında bir adam) hayatlarına bir yabancı girmesiyle sarsılıyor. 

claudio morandini - kar köpek ayak - taşlar

dino buzzati'ye benzetildiğini okuyunca hemen morandini ile tanışmam lazım dedim. buzzati en sevdiğim yazarlarda ilk üçe girer. ismini yazdığım iki kitabı da okurken atmosferin içine gömüleceğiniz ve sonra kitabı düşündüğünüzde o hissi yeniden yaşayabileceğini kadar etkili. özellikle taşlar'ın daha çok buzzati-vari bir eser olduğunu düşünüyorum, olağanüstü bir hikaye (taşların canlanması ve her yeri kaplaması) anlatıyor olmasına karşın hikaye bugünde geçiyor ve alabildiğine gerçekmiş gibi anlatılıyor ki kitabı inanılmaz kılan da bu anlatım tekniği. 

mattias faldbakken - garson

ne bir yerde gördüm ne de duydum daha önce ama gerçekten çok beğendim ve hani öyle bir kitap ki zaman geçtikçe daha çok beğendiğimi fark ediyorum kdsjhfkj üst düzey bir restoranda garsonluk yapan bir adamın dilinden sanata, avrupalılığa, çocukluğa, modaya ve daha birçok şeye dair düşüncelerini izlerken bir yandan da restoranda gelişen olayları takip ediyoruz. ilerleyen yıllarda yeniden okumak istediğime eminim. 

siz bu aralar ne okuyorsunuz, ne seviyorsunuz? 

Cumartesi, Ağustos 31, 2019

okumak üzerine gevezelikler ve ağustos okumaları

okunmayı bekleyenler rafım ve okuduklarım


aslında şuan ayın 29’u saat 19.57. ama bu yazıya başlıyorum ki eylülden önce yayınlayayım.
bazı insanların okumak konusunda belli başlı soruları var, kitap okuma alışkanlığı kazanmak, hızlı okumak, daha çok okumak filan. yani bir kitabı neden hızlı okumak istiyorsunuz, onu anlamak ya da keyfini sürmek isteyin. ayrıca bir kitabı ne kadar uzun sürede okursam o kadar iyi hatırladığımı fark ettim.

bazı youtuberların ise değişik düşüncelere sahip olduğunu gördüm. mesela bir tanesi ona bir şey “öğretmeyen” kitabın okumasından yana değil. elbette bir şeyler öğrenmek için kitap okunabilir ama bu kişi romanlardan bahsederken bunu diyor. ilginç. çünkü bir şeyler öğrenmek asıl hedefiyse akademik yayınları takip etse daha mantıklı olur sanki. benim için kurgu okumak asla pragmatik nedenler içermedi, nasıl içerebileceğine de anlam veremiyorum çünkü roman veya öykü okurken ya gerçeklikten kaçmayı ya da keyifli vakit geçirmeyi amaçlarım. hatta ben akademik kitapları bile o yüzden okuyorum ya neyse. yani efendim kitap okumalıyım diye düşünen varsa önce neden böyle düşündüğünüzü düşünün. makul amacınızı keşfettiğinizde de o amacınıza göre kitaplar okuyun.

ben kitaplarla dolu bir evde doğduğum için otomatik olarak kitaplarla önce oynadım sonra da okudum. ama benim okumam hala video oyunları oynamaktan farksızdır. hiç öyle yüce amaçlar filan yok yani, eğleneyim takılayım, dünyayı unutayım. o yüzden insanların benim çok kitap okuduğumu düşünüp bunu iyi bir şey sanması ne bileyim yersiz geliyor bana. zevk için başka bir şey de yapabilirdim ve insanlar beni ayıplayadabilirdi?

bu ağustos uzuuuun bir süreden sonra iyi bir okuma ayı oldu benim için, on beş kitap okudum, lise üçte böyle okuyordum en son, beş yıl geçmiş yani, yirmi iki yaşındayım. ben lisedeyken okulda geçirmem gereken bir sekiz saat vardı ve bu dersleri dinlemeye niyetim yoktu, bu tamamen hocaların suçu bence ama çok rezalet ders anlatıyorlardı yoksa benim sevmediğim ders yoktu dil bilgisi dışında. nitekim üniversitede derslerimi zevkle dinliyorum. lise sonda ise kendi kendime ders çalışmam gerekiyor diye baskı yapıp kitap okutmamıştım. hayatımda yaptığım en büyük salaklıktı herhalde çünkü ders de çalışmayıp bol bol film izlemiştim.

tabi on beş kitap sayı olarak çok olsa da aralarında okunması çok kolay kitaplar da olduğundan aslında büyük bir sayı değil. tahminimce günlük 70-80 sayfadan ibaret ki bu da günde iki saatimi okumaya beeelki ayırdığım anlamına geliyor. her ne kadar sürücü kursunun teorik ve pratik dersleri de biraz zaman almış olsa da daha fazla okuyabilirdim zamanım vardı. ama ben ne yaptım? youtubeda boş videolar izlemeyi tercih ettim çünkü neden olmasın?

yine de iyi okumuşum, bunu da kitaplıkta yaptığım bir düzenlemeye bağlıyorum açıkçası. yayınevine göre dizdiğim kitaplarımın arasında okumadıklarımı ya da yarım bıraktıklarımı en üst rafa dizdim. bu görüntü hiç hoş değildi çünkü altmış kadar kitap vardı!! bunların hepsine para verip almış olmasam da (bir kısmı ablamın dayımın babamın filandı) hepsi okumaya niyet ettiğim ve benim dediğim kitaplardı. gerçekten kitap almamaya çalışıyorum ama kolay değil nitekim gene de bu ay altı kitap aldım -haziran ve temmuzda almamıştım ama onu diyeyim.

ben elimdekiler bitmeden kitap almamak gerektiğine inanıyorum ama maalesef hayatıma pek geçiremiyorum bu düşüncemi. o an ilgilendiğim bir konuyla ilgili kitapları hemen okumak istiyorum ama sonra bir şekilde okunamıyor filan. bunu sorun görmeyen, elbet bir gün okuruz diye almaya devam edenler varsa da ben katılmıyorum. okuyacağın zaman alırsın kardeşim. en azından düşüncem bu, uygulamak için de kendimi zorluyorum işte. kendimi salsam her ay yirmi kitap alırım ve bu da çok saçma olurdu. ama bana hiç kitap almadan hediye kitaplarla geçinenler de saçma geldi. ne okuyacağımı ben seçerim arkadaş. şansa bırakamam.

neyse, işte bence bu beni motive etti. en üst raftaki kitapların birer birer alt raflara inmesi iyi hissettiriyor. bu yarım bırakma meselesi de sinirimi bozuyor, akademik kitapların neredeyse hepsi yarım. 2019’da şimdiye kadar 40 kitabı tam bitirmişim, 15 tane de yarım kitabım var. eylülden itibaren bu yarımları sene sonuna kadar tamamlamak istiyorum. mesela işte bu kitapları bir şeyler öğrenmek için okuyorum ve bilin bakalım kim hayal kırıklığına uğramıyor?

gelelim bu ay okuduğum kitaplara.

rainer maria rilke - malte laurids brigge’in notları

evet bu kitap yine uzun süredir elimdeydi, sahaftan almıştım sanırım. rilke bir şair olduğu için bu romanımsı eser de şiir gibiydi. çeviri olmasına rağmen ne kadar muhteşem ifadeler olduğu ortadaydı. çok beğendim, tabi malte denilen kişi rilke ona şüphe yok. inanılmaz benzetmeler vardı ve zaman zaman döndüğü çocukluk anıları, ailesiyle ilgili detaylar, ve kitabı yazdığı dönemdeki beş parasız hayatı ama bunu ooo bohem takılıyorum şeklinde değil hafif bir eziklik içinde anlatması… çok etkileyiciydi ve ben rilke’nin kendisine de ciddi sempati beslemeye başladım.

samim kocagöz - onbinlerin dönüşü

bu ay okuduğum en kötü kitaptı tartışmasız. o kadar kötüydü ki bir yerden sonra atlayarak okumaya başladım ve biter bitmez koşarak gidip sattım. ayrıntılı bahsetme lüzumu görmüyorum bile.

kemal varol - ucunda ölüm var

benim yazarın asıl okumak istediğim kitabı haw’dı. sonra bir blogda görüp bunu aldım. ana öykü ağıtçı kadın’ın yetmişinden sonra genç kızlık aşkını aramaya çıkıp şehir şehir gezmesi. bu sırada birçok insanın hikayesi de anlatılıyor bölümlerde, hepsi birinci ağız. bazı ağıtçı kadın bölümleriyse hakim bakış açısıyla yazılmış. şimdi kitap genel olarak güzeldi, okuması kolaydı ama açıkçası beklentimin altında kaldı ya. çok çeşitli karakterler olması güzeldi ama ince bir kitap da olduğu için hepsi yüzeysel kalmıştı hatta esas kahraman ağıtçı kadınla bile özdeşleştiremedim kendimi bir okuyucu olarak.  kemal varol hakkında daha fazla konuşmadan için önce haw’ı okuyacağım.

pakistan hindistan öyküleri

anlaşıldığı üzere bir derleme. ben içindeki öyküleri çok beğendim çok da etkilendim. sulugöz bir 
insan olduğum için de hemen her öykünün sonunda gözlerimden yaşlar aktı. yazarların hiçbirini tanımıyorum ve muhtemelen diğer eserlerini okuma fırsatı bulamayacağım için üzüldüm. umarım bu coğrafyadaki eserler de artık türkçeye çevrilir.

stephen hawking - her şeyin teorisi

yine lisede fizikle inanılmaz ilgilendiğim zamanlar almışım, güzel bir kitap, kuantum ve kütle çekim arasındaki uyuşmazlığı bir araya getirme çabasının tarihsel bilgileri de içeren kısa bir anlatımı. bununla ilgili birçok belgesel izlemiş olduğum için pek yeni bir şey öğrenmedim, öğrendiklerim de çok ayrıntı olacağı için hayatımda bana faydası olur mu şüpheliyim bir sosyal bilimci en iyi ihtimalle bir sanatçı olarak. merak edenler bununla ilgili birçok güzel belgesel bulabilir internette.

panait istrati – akdeniz

amin maalouf’un afrikalı leo romanının tadını hissettim. edebiyatta hoşlanan rumen bir gencin sonunda hayallerini gerçekleştirip akdeniz ülkelerine mısır lübnan suriye’ye gitmesi ve orada yaşadıklarını anlattığı bu kitap oldukça keyifli ve akıcıydı. çeşitli işlerde çalışıp genelde pek para biriktirmeyen hemen harcayan hem çalışkan hem de keyfini sürmeyi bilen bir karakter var. bu karakterin istrati’nin kendisi olduğu söylenebilir sanırım çünkü birçok parallelik görmek mümkün yazarın hayatına bakınca. ilk okuduğum kitabıydı ve diğerlerini de listeme ekledim. bu kitabın özeti: bol bol güneş, bol bol nargile, bol bol serserilik.

taha akyol - 101 kitap

bu kitabı yine lise sonda filan almıştım, ilk başta ne diye almışım ben böyle kitaplar okumam dedim ama inceleyince okumaya değer olduğuna karar verip okumaya başladım. ve güzeldi de. benim açımdan içerisindeki kitapların birçoğunu muhtemelen okumayacağım için iyi oldu. bir de taha akyol’un inceleme yazma tarzını çok beğendim, zaten gazetede yayınladığı için fazla uzun değil ama işin özünü yakalamayı ve hatta minik özetler, anahtar noktalar belirleyip onu okurla paylaşmayı çok güzel yapmış. zaten hemen hepsi akademik kitaplar olduğu için bu inceleme yazılarından da birçok şey öğrenmeniz mümkün. bahsettiği kitaplar arasından okumaya karar verdiklerim de oldu, o açıdan da çok güzel çünkü binlerce kitap arasından seçim yapmak kolay olmayabiliyor.

sevinç çokum - onlardan kalan

bu kitabı okumuştum ama hemen hemen hiç hatırlamadığımı görünce bir daha okudum. yine o zamanki gibi gözyaşlarıma hakim olamadım çünkü bence insanlara dair sıradan ama çok da naif çok hassas öyküler. yazarın 1980-87 yılları arasında yazdığı her biri ortalama on sayfalık on altı hikayeden oluşan bu derleme insanları olayları mekanları o kadar güzel ve doğal bir şekilde öyküleştirmiş ki hayran olmamak elde değil. istanbul nostaljisi sevenler için ideal.

ihsan oktay anar - yedinci gün

bu romandan nasıl bahsetmeli bilmem, daha önce puslu kıtalar atlası ve suskunlar’ı okumuştum. ama bu aralarından en beğendiğim kitabı oldu. sayısız dini öyküye göndermelerle yine çok renkli çılgın ve orijinaldi. ihsan oktay anar sevip sevmediğime karar veremiyordum ama bu kitaptan sonra emin oldum diyebilirim. yine ismi ihsan olan -bu sefer ihsan sait- bir karakter var ve gelecekteki aşkına kavuşmak için hava sefinesi yapıyor, ıı.abdulhamit döneminde başlıyor ve sonra ittihatçılar birinci dünya savaşı filan derken olaylar olaylar. şüphesiz herkes gibi ben de anar’ın olaylara insanlara durumlara hiç düşünmediğim şekilde bakmasını yorumlamasını çok seviyorum. bu ay en sevdiğim üç kitaptan biri buydu.

necip fazıl kısakürek - kafa kâğıdı

aslında bu kitabı okumam ilginç oldu çünkü necip fazıl’ı umursamam. yani fikirlerine katılmadığım insanlara genel tepkim budur. bu kitabını ise lisedeyken almışım, öyle bir bakayım dedim elden çıkarmadan önce. 78 yaşında hasta yatağında yazdığı bu otobiyografik eserinden çok etkilendim. yirmi yaşına kadar olan çocukluğundan gençliğinden bahsediyor, bilhassa çocukluk. babası deli fazıl diye bilinen çılgın bir herifmiş, on yedisinde bunu ancak evlilik adam eder diye on beş yaşında bir kızla evlendirmişler. dedesi necip’i çok seviyormuş, boyuna şımartmış yani. ancak kendi babasıyla pek yakın değil çünkü onun tarafından pek ilgi alaka görmemiş, zaten sonradan annesini boşayınca da annesiyle kalan necip babasını görmemiş bile. çok ufakken yaptığı bazı haylazlıklar ise film olacak cinsten. samimi bir kitaptı, zaten yarım kalmış, çok geçmeden kısakürek hayatını kaybetmiş.

henry bauchau - çevre yolu

ayın favori üçlemesinin bir diğeri de bu romandı. bauchau’nun daha önce mavi çocuk isimli romanını okumuştum, o kadar çok sevmiştim ki bir daha okumuştum. kendisi çok çok az bilinen bir yazar, bu durum beni oldukça üzüyor. diğer kitaplarını okumada ise niyeyse o kadar aceleci davranmıyordum. bu kitap da bayadır elimde, o kadar çok beğendim ki diğer kitaplarını da en kısa zamanda okumalıyım dedim. bauchau kariyerine avukat olarak başlamış sonra psikanalist olmuş. bu ölmeden önce yazdığı son roman ki 95 yaşında filan yazmış. roman diyorum ama sanırım kitaptaki bütün olaylar gerçek çünkü zaten bazı kısımlarda bir şeyleri öyküleştirmeye çalıştığından yazmaktan bahsediyor. kitap iki zamanda geçiyor denebilir, bugünde, anlatıcının gelini kanser ve ölüm döşeğinde, hemen her gün onu ziyarete gidiyor. ve 1940larda, anlatıcı ikinci dünya savaşında tanıştığı bir dostuyla, o sırada nazilere karşı direniş örgütündeler ama birlikte yaptıkları şey dağcılık yani tırmanmak. bu dostunun yeniden anımsayıp onun ölümünü düşünürken bir yandan da gelininin ölümle olan yüzleşmesini düşünüyor. yazarın kendisi o kadar hassas ve duyarlı ki… ve o kadar muhteşem bir insan olduğum düşündüm ki açıkçası, bunu nasıl anlatsam bilmiyorum. sanırım okumanız gerek. bazı insanların duygusal derinliği çok başka oluyor, cidden.

sefarad yahudilerinden masallar

minicik bir kitaptı zaten. birçoğunu da birazcık farklarla okumuştum başka yerlerden. uzun süredir aynı toprakları paylaştığımız için olsa gerek masallar hepimizin olmuş. ilk hikaye dışında çocuğuma okuması için verebileceğimi düşündüğüm bir kitaptı, ilki çocuklara uygun mu bilemiyorum. orayı keserim herhalde akjhdkfsjhdj

haydar ergülen - üzgün kediler gazeli

haydar ergülen’in bana imzaladığı bir kitaptı, o zaman yazdığımdan bahsettiğim için “senin de şiirlerini ve öykülerini okumayı bekliyorum” demiş. ben şiir yazmıyorum ama o öyle anlamış demek ki. bir de mailini yazmış. şimdi farketmiş olmam kötü ama zaten ne yazabilirdim ki? belki bir gün çok iyi bir hikaye yazarsam olabilir. neyse. asaf halet dışında bütün şiirlerini sevdiğim bir şair yok. bu kitabın içinde de çok beğendiğim şiirler de oldu ama hepsi değil tabi ki. eşine yazdığı şiiri çok sevdim:

idiller gazeli

gözlerin yağmurdan yeni ayrılmış
gibi çocuk, gibi büyük, gibi sımsıcak

sen bir şehir olmalısın ya da nar
belki granada, belki eylül, belki kırmızı

gövden ruhunun yaz gecesi mi ne
çok idil, çok deniz, çok rüzgar

çocukluğun tutmuş da yine aşık olmuşsun
sanki bana, sanki ah, sanki olur a

aşk bile doldurmaz bazı aşıkların yerini
diye övgü, diye sana, diye haziran

heves uykudaysa ruh çıplak gezer
gazel bundan, keder bundan, sır bundan
gözlerin şehirden yeni ayrılmış
gibi dolu, gibi ürkek, gibi konuşkan

hadi git yeni şehirler yık kalbimize bu aşktan

hüseyin nihal atsız - ruh adam

bu roman ufak tefek değişiklerle edebi bir eser olarak çok başarılı olabilirmiş. kurgu çok iyi içerik karakterler olaylar çok orijinal. cidden etkilendim, bu adamın nasıl bir kafası var çok iyi lan dedim. ama teknik bayağı kötüydü üslup filan ağlıyor. böyle güzel bir konuyu harcadığına üzüldüm yani. ideolojik olarak zaten klasik atsız yani başkahraman kendisi desem yalan olmaz. ana hikaye de şu askerlikle kafayı bozmuş bir yüzbaşı kralcı olduğu için askeriyeden atılınca perişan olur. sonra karısının lisedeki bir öğrencisine aşık olur. sanırım gerçekmiş, eşi bedriye atsız'ın bir öğrencisi kitaptaki gibi evlerine gelmiş bizim nihal de buna aşık olmuş filan filan. yine de kitapta farklı fikirlerden adam ve karakter var çok renkli, gerçekten beğendim o noktaları, özellikle yek tam bir ihsan oktay anar karakteriydi. kitabın esas sorusu da vatan millet harp gibi büyük meseleler varken nasıl olur da aşk hepsinden ağır basabilir? yüzbaşı selim ve kralları bunu anlayamıyor. buraya bir erkin koray – krallar

kazuo ishiguro - değişen dünyada bir sanatçı

öbürlerinin deneyecek cesaret ve irade gösteremedikleri bir konuda başarısızlığa uğradıysanız, sonradan hayatınızın muhasebesini yaparken bununla teselli bulmalı, hatta derin bir hoşnutluk duymalısınız.”

o kadar beğendim ki ıshiguro'nun bütün kitaplarını okumaya karar verdim. aslında 'beni asla bırakma' ve 'gömülü dev'i okumuş ve özellikle gömülü dev'i çok beğenmiştim ama bu romanı yazmış olması bir insan olarak da ıshiguro'ya saygı duymamı ve daha çok sevmemi sağladı. 32 yaşındayken yazdığı ikinci romanı ve ihtiyar bir ressamın ağzından yazılmış. bence karakter o kadar samimi doğal gerçekçiydi ki otobiyografi olsa bu kadar olurdu, inanılmaz başarılı.

değişen dünya da çok güzel ama ingilizce ismindeki floating world romana daha uygun ve daha şiirsel ve daha farklı göndermeler içeriyor. kitap yaşlı bir ressamın bugün yaşadığı olaylarla geçmişi anımsamalarını ardı ardına veriyor. ikinci dünya savaşı öncesinde kahraman olanların savaş sonrasında nasıl bir suçluya, özür dilemesi hatta toplumun ondan intihar etmesini beklediği birilerine dönüştüğü bir dünyadayız. aynı almanya'da yaşananlar gibi. ressamımız da savaş öncesinde milliyetçi vatansever duygularıyla oldukça politik ve nüfuzu da olduğundan toplumda etkili biri. ancak savaş sonrası gençlerde kendi nesline karşı büyük bir nefret kin öfke olduğunu görüyor ve buna çok anlam da veremiyor. kendisinin bazı yanlış şeyler yapmış olsa da niyeti iyi olduğu için utanılmayacak bir geçmişi olduğuna inanıyor. bu sırada küçük kızını evlendirme çalışmaları olduğu için -ve o sırada japonya'da bir dedektif tutularak görüşülen aile araştırılırmış- bu geçmişiyle yüzleşmesi gerektiğini büyük kızının imalarından anlıyor ve elinden geleni de yapıyor. kızlarına gerçekten çok sinirlendim, babalarına gerçekten kötü davrandılar. her neyse, sanırım ıshiguro kendisi ingiltere'de büyüdüğü için bu eski nesile toptan duyulan nefretin yersiz olduğunu farketmiş çünkü gerçekten de ihtiyar ono o kadar makul bir insan ki. nerede nasıl davranması gerektiğini bilen zeki ve iyi kalpli bir insan aynı zamandan çok yetenekli bir sanatçı, evet bir zamanlar büyük hatalar yapmış olabilir, savaşı desteklememeliydi ama şimdi hatasını kabul ettiği için bu ne ona kin duyulmasını gerektirir ne de bir anda japonya'nın ışık hızıyla amerikanlaşmasını normalleştirir.

yazarın üslubu biçim yöntem ne denirse çok iyi, bütün o yarım hatırlamalar ve anıların başka duygu ve zamanlarla karışmış olabileceğinden bahsetmesi, zihninin dağınıklığı, gerçekten bir yaşlı gibi davranması... bir de üzerine resimle ressamlarla ilgili konular olması, öğretmen öğrenci ilişkisi, toplum için sanat vb. ıyice keyifli oldu. çok çok iyi bir kitaptı, mükemmel, elimden bırakamadım

güzel bir ayrıntı: godzilla'ya gittiler torunla ama filmin adını vermedi.

*** 

ölümcül bir kitap muhakkak okumalısın dediğiniz bir şey varsa alırım bir dal


Perşembe, Ağustos 01, 2019

temmuz okumaları



japonca mas que nada (hiç portekizce'yla japonca'nın benzediğini düşünmüş müydünüz?)

evet hangi motivasyonla yazdığımı ben bile artık bilmiyorum ama buradayım işte. başlıktan gayet anlaşıldığı üzere temmuzda okuduğum kitaplardan ve ağustos hedeflerimden bahsedeceğim.

yevgeny zamyatin - biz

yazarın en ünlü romanı zaten, türdeşlerine çok da benzemeyen bir bilim-kurgu. hemen hemen bilinen tüm popüler sci-fi romanlarına da ilham vermiş; cesur yeni dünya, 1984, mülksüzler... 1921'de yazıldığını düşünürsek zaten nasıl bir baba olduğunu anlarız. romanı birçok farklı şekilde okumak mümkün, yerine göre bir aşk romanı da olabilir sosyolojik bir inceleme de. bir kere isminin "biz" olması bana direk biz - onlar/ötekiler karşıtlığı üzerinden kimlik oluşturma çabasını hatırlattı. içerik de bunu destekliyor. roman birinci ağızdan anlatılan bir günlük olarak kurulmuş, kahramanın değişimi kendini açıkça gösteriyor. modern insanın matematik, düzen, bilme çılgınlığının hangi boyutlara ulaşabileceğini sarkastik bir dille anlatmış çünkü kahramanın övdüğü şeyleri okurken elinizde olmadan ne saçmalıyor bu adam diyebiliyorsunuz. elbette, zamyatin post-modernizmi öngörmediği için şuan romandaki dünyada yaşamıyoruz ama eminim o yıllarda bir gelecek düşleseydik bundan farklı olmazdı.

oscar wilde - vera veya nihilistler

okunması çok kolay bir tiyatro. nihilistler felsefi bir geleneği değil cumhuriyetçiligi ve devrimciliği ifade eder günün rusya'sında, çok olumlu bir imaj çizmemiş wilde, daha çok içgüdüsel hareket eden bir grup. kötü danışmanlar yüzünden despotlaşan ve halktan uzaklaşan çarın oğlu da onlardan biridir. vera ise aslında bir köylü kızı olup erkek kardeşinin intikamı için nihilistlere katılır ve sonra çarın korktuğu isim olur. çar öldürülüp yerine halkı seven nihilist oğlu geçince vera onun öldürülmesini istemez, biraz da aşk söz konusudur ama ne olursa olsun o çardır, cumhuriyet idealinin karşıtıdır. onu öldürme görevi kurada kendisine çıkar. bu sırada yeni çar kötü bakanları uzaklaştırıp, adli suçluları serbest bırakıp, halka temsil hakkı vermekle meşguldür. nihilistlere göreyse en kötüsü iyi bir çar ve reformdur çünkü devrimi geciktirir. (marx'ın fabianism eleştirisine paralel, reformlar mevcut sistemi devam ettirmek içindir, marx ise devrim ister). oyunun sonunda vera yeni çarı öldüremez ve onun hayatını kurtararak rusya'yı da kurtardığını söyleyerek ölür. yani cumhuriyet demokrasi filan gelmez, iyi kalpli bir otokrat gelir.

hilmi yavuz - üç anlatı

ilk anlatı taormina'da hilmi yavuz kendi ütopyasını anlatmış diyeyim biraz da felsefe yaparak. ikinci anlatı fehmi k.'da ise post-modern edebiyat metni nasıl olur onu yazmış. öyle ki derslerinde okutmak için mi yazdı merak ettim -işte size post-modern edebiyatın her özelliğini barındıran bir metin. üçüncü metinde ise yine benzer şekilde baş karakterin hilmi yavuz olduğu "kuyu" isimli bir hikaye. çok beğendim diyemem ama eğlendim kesinlikle. yine de kurguda çok başarılı bulmadım kendisini.

raymond queneau - zorlu bir kış 

yine tahsin yücel çevirili olan zazie metroda romanını çok eğlenerek okumuştum. kendisi oulipo diye bilinen bir edebiyat akımının kurucularından, perec ve calvino gibi ünlü isimler de bu akımda yer alıyor. sınırlı yazma teknikleri kullanan bu romancı, şair ve matematikçiler (evet matematikçi) kendilerinin de yazarken zevk aldıkları ve yeni yapılar ve şablonlar aradıkları bir potansiyel edebiyat peşindeler. oulipo zaten ouvroir de littérature potentielle'in kısaltması, yani potansiyel edebiyat atölyesi. (ouvroir aslında dikiş odası gibi bir şey demek, yazarlar yazma eylemini bir tür dikiş, işleme olarak görüyor diyebiliriz sanırım.) siz de yazmayı denemişseniz farketmişssinizdir, konusu net bir şekilde belliyse yazdığınız şeyin yazması daha kolaydır. sınırların insanın yaratıcılığını tetiklediğine inanıyorlar. neyse biz kitabımıza gelecek olursak başkarakterimiz ikinci dünya savaşı sürerken gazi olup iyileşmeyi bekleyen otuzlarındaki Lehemeau (bu ismin ingilizce karşılığı ise hamlet'miş). bu kitabın satışı tükendiği için sahafta görünce hemen aldım. biraz değişikti, tamam karakterin geçmişi hamlet'inki gibi trajik de, eee? evet adam resmen anti-hümanist ama eee? kibirli ve biraz da sosyopat ama... öyle yani. iyi bir öykü ama bir öykü gibi bitmesini beklemediğim için tatmin olmadım. siz ona göre okuyun. kitabın beğendiğim yanı altmetni çok dolu olmasına rağmen (ince bir novella) yoğun hissettirmiyor, her şey ima ediliyor ama anlıyorsunuz yani. bir de sanırım çeviri kayıpları var çünkü fransız okurlar bazı kelime oyunlardan bahsetmişler. 

jean paul sartre - duvar

dönem içinde aldığım çağdaş felsefe dersinde bir sürü sartre metni okumuştuk, ayrıca ben kendim okumalar yapmıştım. bu yüzden sonrasında bir edebi metnini okumak çok tatlı oldu benim için. sartre'ın geç dönemini seviyorum çünkü bana olgun ve makul geliyor. gençken yazdıklarının biraz fazla iddialı olduğunu düşünüyorum ama bu kadar ünlüyse sebebi de o iddialı olma hali işte, şair ve felsefeciler için bence böyle. gözükara ve fevri olmak gerekiyor, tarihte yeriniz olsun istiyorsanız. neyse, sartre'ın şu ünlü sözü var ya, varoluş özden önce gelir, bunun anlamı şu, bu zamana kadar felsefeciler tanrı fikrinden "kurtulsalar" da öz fikrinden kurtulamadılar ama sartre'a göre bunlar paket halinde satılıyor (buna hiç de katılmıyor ve bence bugün kimse de katılmıyor) o yüzden öz fikrinden de vazgeçmeli.  çünkü diyor, irade anlamayı takip eder, eğer tanrı bizi yaratmayı irade ettiyse demek ki bizim ne olduğumuzu biliyordur. gel gelelim iş böyle değil, diyor. tanrı olmadığına göre bir varlık olmalı ve bu varlığa göre varoluşu özünden önce gelmeli. ki bu da insandır tabi ki. insan doğası diye bir şey yoktur çünkü onu tasarlayan bir tanrı yoktur. insan kendi ne yaparsa odur, bu yüzden hayatındaki her şeyin sorumlusu da odur. hatta ve hatta kendi seçimleriyle bütün insanlığa karşı sorumludur çünkü her seçimiyle insanlığı da şekillendirir. peki bu her şeye izin olduğu anlamına da gelir mi? insanın yaptığı hiçbir kötülüğe karşı bahanesi olamaz. insan özgürlüğe mahkumdur, yalnız ve kimsesizdir. ancak sonraki bir röportajında bu özgürlük işini biraz abartmış olabileceğini kabul ediyor, daha o zaman marx'ı ve freud'u anlayamadığı için bir şeylerin eksik kaldığını kabul ediyor. 

öykü kitabımıza gelecek olursak ancak gelebiliyoruz evet, ilk öykü duvar, tam da bu felsefenin öyküsü. beş hikaye de aslında marjinal tiplerin hikayesi denebilir. son öykü ise bana hesse'nin demian'ınını ve joyce'un sanatçının genç bir adam olarak portresi'ni hatırlattı. ama kahramanımız lucien akıntıya daha fazla kapılan bir arkadaşımız, önce bir freud'a sarıp kendindeki her şeyi odip'e bağlıyor, bir ara acaba ben gay miyim diye bakınıyor, en son anti-semitist oluyor filan. diğer üç öykü de psikopat, sosyopat, şizofrenlerin öyküsü. bence güzel başarılı ve varoluşçu akjdhkjfdh yabancı'yı bulantı'yı sevdiyseniz bu öyküleri de seversiniz.

imre kertesz - kadersizlik

okuduğum en güzel ikinci dünya savaşı romanlarından biriydi, belki en güzeli. sırf toplama kamplarındaki "dehşet"ten ya da "cehennem"den bahsetmediği için, "soykırım kurbanları ile alay edildiği" gerekçesiyle basılmasına izin verilmemiş. kertesz yalnızca on beş yaşındayken götürüldüğü kamplarda yaşadıklarını anlatıyor, bütün açıklığı ve gerçekliği ile. abartı yok, duygu sömürüsü yok. okuyucu dehşeti kendi hissedebilir ama yazar bunu dikte ettiği için değil. romanın kara mizah ya da ironi unsurları taşıdığını da düşünmüyorum, birçok yorum okudum böyle, yazarı anlamadığını düşünüyorum bu yorumların. sadece çok hassas ve derinde olan, açığa çıkmasından biraz da korkulan bir gerçekliğin cesurca dışavurumu. bu yorumların bile cesareti bu dürüstlüğü olduğu gibi kabullenmeye. son sayfalar yazar tam da bunu anlattı aslında. nasıl anlamak istemediğini insanların onu.

“her şeyi, bunu anlamaya çalışmalılardı, her şeyi elimden alamazlardı; bana kazanan ya da kaybeden durumunda olmak, ne neden ne etken, ne yanılan ne haklı çıkan durumunda olmak yakıştırılamazdı. sadece masumiyeti kabul etme durumunda kalmak gibi aptalca bir acılığı yutamazdım.”

gertrude stein - picasso

gertrude hanımefendi picasso'nun portresini çizdiği arkadaşlarından biri. ama pek de özeline inmemiş picasso'nun, bence hemen herkesin yazabileceği bir anlatım olmuş. isterdim ki daha özel daha mahrem şeyler yazmış olsun. ama pislik yapıyorum tabi, kadının yaptığı doğru. daha çok hangi  akımlardan etkilendiği üzerine bir eserdi. stein özellikle picasso'nun herkesin gördüğü gibi resim yapmadığını tekrar tekrar söyledi. yani bunu zaten resimlerine bakınca kolayca anlıyoruz, rahat ol hanım. en sona da bazı önemli eserlerinin resimlerini ve bir iki fotoğraf koymuşlar bitirmişler. biraz öylesine okudum yalan yok, stein'ın yazarlar konusundaki fikirlerine katılmıyorum çünkü dedi ki illa yazar yaşamak zorunda değil ama ressam yaşamak zorunda. kendisi öyle olabilir ama bu genelleme yapılamaz. ben zaten biyografi okumayı sevmem ya, siz bana bakmayın.

stein by picasso


ağustos'ta okumayı düşündüğüm kitaplar şimdilik şöyle:

samim kocagöz - onbinlerin dönüşü
stephen hawking - her şeyin teorisi
rainer maria rilke - malte laurids brigge'ın notları
ihsan oktay anar - yedinci gün
taha akyol - 101 kitap
goethe - italya seyahati
sevinç çokum - onlardan kalan
pakistan hindistan öyküleri
henry bauchau - çevre yolu
haydar ergülen - üzgün kediler gazeli

bakalım, hedefi biraz yüksek tuttum ama bilemiyorum ne olur

Pazartesi, Haziran 10, 2019

bazı kitaplar



An Allegory (Fábula),  El Greco, 1580–85

neler okuduğumu hatırlamak için spotify listelerime bakıyorum. okuduğum çoğu kitap için orada bir liste oluşturuyorum. buraya okuduğum teorik-tarihsel metinleri yazmıyorum çünkü bunlar hakkında ne diyebilirim emin değilim. kitabın özetini çıkarmaksa anlamlı gelmiyor.

ennn sevdiklerimden coetzee'nin yavaş adam'ını okudum. ilk başlarda biraz sıkıldımsa da sonradan coetzee beni yakaladı ve hızlıca bitirdim. herkese göre bir kitap değil, sabır gerekiyor ve biraz avantgard sevmek gerekiyor sanırım.

murakami ortalama sevdiğim bir yazardı. sahilde kafka, imkansızın şarkısı, sınırın güneyinde batısında... hepsini orta derecede beğenmiştim. fakat koşmasaydım yazamazdım'ı okuyunca edebi kabiliyetini değil ama kendisini çok çok sevdim. çok samimi çok rahatlatıcı bir kitap olmuş. canımsın murakami, bundan sonra romanlarını da farklı bir gözle okuyacağım.

golding'in sineklerin tanrısı meşhurdur. hakikaten de çok farklı bir havası var, mistik değil de böyle ruhani mi desem ne desem. farklı. en son da kule'sini okudum. o da aynı öyleydi. gerçi bu romanında zaten başkarakterimiz bir başrahip, yani ruhani derken "literally" olarak da alabilirsiniz ama benim kastettiğim biçimsel haliydi. hakim bakış açısıyla anlatım var gibi görünüyor ama yok. yani sadece jocelin'i takip ediyoruz, onu biliyoruz, anlıyoruz. yine başta içine girmekte zorlandığım ama ikinci yarısını bir gecede okuduğum bir romandı. çok tuhaf ama adamdaki kule takıntısı size geçiyor yarabbimmm.

mişima'nın denizi yitiren denizci'sini okumuştum. beğendiğimi hatırlıyorum ama o kadar. dalgaların sesi, çok masalsı bir eserdi ama çok tatlıydı. çok güzel bir dünya, biraz tozpembe, biraz akiland ama olsun. arada böyle şeyler de gerek. ve konunun klişeliğine rağmen öyle güzel anlatmış ki mişima, okuyor yani insan. tam bir japon filmi.

platonov'un mutlu moskova'sına felaket bayılmıştım. inanılmaz güzeldi. çukur da öyleymiş. yani anlatamam okuyun muhakkak. inanılmaz ironik bir dil, eşsiz ayrıntılar, hem güle güle hem de içim acıyarak okudum. sscb'nin ilk yıllarında bir grup işçinin öyküsü, onların yanısıra köylülerin ve "devrim" sonrası toplumsal dinamikleri dibine kadar "trol"lemiş platonov.

geçmiş şimdi gelecek, hasan ali toptaş'ın öykü kitaplarından biri. okuduğum romanlarına göre en sevdiğim türk yazar olma ihtimali olan toptaş'ın (büyük ihtimalle o sadece kesin konuşmaktan çekiniyorum) okuduğum ilk öykü kitabıydı. bazı öyküler çok güzeldi, mesela "rüştü adlı bir karınca" "bu kent köyden küçük". esprili şeyleri seviyorum. ama bazı öykülerini de o kadar da beğenmedim be hasanım. üzgünüm. ama bu bana ümit verdi, kendi kötü öykülerim için bir ümit.  


bir blogger vardı, utku yıldırım, kitabı çıkmış, asker daha fazla elliot smith dinlemek istemiyor. onu aldım okudum. yeni yazarlar desteklenir, tabelası asacağım buraya. bazı öyküler çok tatlıydı, bazılarıysa o kadar değil. daha ilk kitabı sanırım. bundan sonrakiler daha da güzel olur diye umuyorum. "ıspanak sevgilim" hikayesi çok güzeldi ama sonuna doğru bozdu. onun dışında "gün" isimli öyküyü beğendim.

yeniden okuduğum üç kitap oldu. ya tamamen unutmuşum ama anlatamam, o kadar üzücü bir şey ki. sıfır hatırlıyorum sıfır. okudukça kafamda canlandılar ama zar zor. böyle olunca da ne diye kitap okuyorum tekrar bir sorguladım. resmen anlık bir zevk benim için, ötesi yok.

steinbeck'in inci'si bunlardan biriydi. önceki okuduğumda biraz üzüldüğümü hatırlıyorum. bu sefer hem koydu hem de etkilendim. çok masalsı, epik bir yanı var. bir yandan da hala çok gerçekçi bir öykü. steinbeck işte, her zamanki gibi inanılmaz.

sait faik'in son kuşlar'ını da ikinci kez okuduğum. sadece çok sevdiğim bir cümle vardı, onu okurken hatırladım. bu blogun sağ şeridinde yer alan "paltomun içinde üşüyen benliğime bir tükürüş tükürdüm" alıntısı bu kitaptaki "yaşayacak" isimli öyküden. belki büyüdüğümden mi bilinmez bu sefer o kadar da beğenmedim. belki diyorum içinden diğer kitaplardaki öyküleri daha güzeldi. ama hatırlamıyorum ki onları da. çok çok az. o zaman çok beğendiğim öyküleri şimdi okusam yine beğenecek miyim? korktum. okumamaya karar verdim. yalnız her zamanki gibi adalara gidesim geldi, yapma bunu sait. insanın canı çekiyor. 

bir de richard bach'ın hipnozcu'su. bayağı unutmuşum okuduğumu, ilk defa okuduğumu düşünerek elime aldım. okudukça hatırladım. güzel bir kitap ama biraz çerezlik galiba. pek etkilenmedim. yaşlandım herhalde.


evet böyle bu kadar
görüşmek üzere