söylenmeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
söylenmeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumartesi, Aralık 19, 2020

vicdansız aylaklıklar

alphonse osbert, the songs of the night, 1896

erken yatmaya çalıştım ve beşte uyandım. biraz yoga yaptım sonra elma yedim ve su içtim. her şey mükemmel gidiyor gibi değil mi? çok sağlıklıyız motiveyiz müthişiz. ama tam makale okumam gereken yerde birden alakasız şeyler okumaya yazmaya başladım. neymiş? ne zaman kalktığının hiçbir önemi yokmuş ne yediğinin de. çalışmıyorsan çalışmıyorsundur. 

*

sınavlarım olduğu için ailemin evinde daha fazla kalamayacaktım bu yüzden yazlıkta kalıyordum iki haftadır. bilmiyorum yalnız yaşamak kadar güzel bir şey var mı? hele bu deniz kenarında tatlı bir sahil mahallesiyse. güneşli günlerde yürüyüşe çıktım ve gerçekten bazen insan sadece gökyüzüne bakarak mutlu olabiliyormuş, bunu hatırladım. benim gibi yürüyüşe çıkan ya da markete filan giden insanlar dışında -ki onlar da çok az- kimse olmadığı için maske bile takmadan rahatça yürüyebildim ve bunun ne kadar muhteşem bir şey olduğunu hatırladım. yine de kaldırımda yürürken karşıdan birinin geldiğini görünce maskemi takıyorum ve hala pandeminin olduğunu anımsıyorum. eskiden her zaman rahatça yürüdüğümüzü, her yere dokunduğumuzu, sürekli dışarıda yediğimizi, maskesiz gezdiğimizi, marketten aldıklarımızı asla yıkamadığımızı hatırlayınca çok tuhaf geliyor. bu duruma alışmış olmak korkunç, herhangi bir şeye bu kadar çok alışmak da öyle.

*

evde yalnız olmanın en güzel yanı herhalde sabahtan akşama kadar sesli müzik dinlemek. kimseyi rahatsız etme endişesi yok. bazen delirip günde üç tane film izleyebilmek. ama yine de kalan günlerde ders çalışmak zorundaydım. yine de bunu yalnız yaşarken yapmak -ya da yapamamak- çok daha güzel oluyor. yalnız olmanın tek dezavantajı sanırım, her sesten korkmak. nereden geldi bu ne oluyor, çatıda biri mi var diye korka korka çatı katına çıkmak ve sonra sesin yalnızca çatıda yürüyen bir martıdan geldiğini anlamak.

*

bir gün boyunca çok şiddetli rüzgar esti, kapılar pencereler uğulduyor, ev başıma yıkılacak sandım. sonra başımı pencereden uzattım. rüzgar saçlarımı birbirine kattı. bütün korkum geçti.

artık marmara üniversitesinde okuduğumu söylemeliyim. ne kadar memnun olmadığımı anlatacak değilim çünkü kimsenin kafasını şikayetlerimle şişirmek istemem ama seneye tercih etmeyi filan düşünen varsa blogun sağ tarafından bulunan kısımdan direk bana yazabilirsiniz, detaylı bir bilgilendirme yaparım. bu sene mezun olacağım -nihayet! umarım yüksek lisans yaparken kendime uygun bir iş bulabilirim. çalışmayı çok istiyorum. para kazanmak güzeldir tabi asıl amacım çalışıyor olmak için çalışmak. artık gerçek hayatta emek vermek ve yorulmak istiyorum. 

çok fazla akademik okuma yaptığımda duygusuzlaştığımı fark ettim, hoş değil. yazmam gereken mailler var ama kendimi toplayamıyorum. buraya yazmanın güzel yanı sanırım söylediklerimin sorumluluğunu almıyor olmam. burası dışında hiçbir yerde sahip olmadığım bir rahatlık. şimdi yeniden eve geldim çünkü bugünlerde havalar çok soğuk. biraz da ailemle vakit geçirip sonra tekrar yazlığa döneceğim. güneşli günlerde. daha önce hiç bu kadar hava durumuyla ilgilenmemiştim.

kısaca son izlediğim altı filmden bahsetmek istiyorum. 

you don't know jack, 2010: bir ötenazi savunucusu olan dr.jack kevorkian'ın insanların kendilerini öldürmelerine yardım etmesi ve bunun tetiklediği hukuki süreç. all real.

tenet, 2020: nolan'dan beklentim bu olduğu için beklentimi karşıladı, bence güzel ve keyifli bir filmdi.

trois couleurs: bleu, 1993: bu filmi daha önce izlemiştima ama çok hatırlamadığım için yeniden izledim ve kesinlikle buna değer. 

the trial of the chicago 7, 2020: ilk yarı çok güldüm ikinci yarı da çok ağladım. eğlenceli politik gerçek. beat kuşağı izlemek isteyenlere.

better days, 2019: çerezlik diye düşünerek açtığım bir filmdi ağlaya ağlaya ciğerim soldu. gerçek bir olaydan uyarlama. kalbe dokunan bir film. 

simple simon, 2010: bunu da keyfim yerine gelsin diye açtım, sheldon-vari simon'un abisine sevgili bulmaya çalışmasının hikayesi. çerezlik, basit, eğlenceli. kafa dağıtmak isteyenlere. 



Perşembe, Temmuz 02, 2020

sosyal hayvan

katsushika hokusai, bushu tamagawa 

uykum çok hafiftir. uyandığım saniye içerisinde de bilincim tamdır. yani şuanda ne kadar tamsa o kadar. bunca zamandır kaç ev kaç yatak değiştirdiğimi ben de bilmem. ama hiçbir zaman ben neredeyim ne zaman uyudum diye bir kafa karışıklığı yaşamadım. bugüne kadar.

gözlerimi ailemin evindeki liseden beri yani kesintili de olsa yaklaşık 9 yıldır uyuduğum yatakta açtım. hava aydınlıktı. üzerimde yarı örtündüğüm yorgan vardı. zihnim allak bullak oldu birdenbire. ben ne zaman uyumaya karar vermiştim? uyumak için yatağa girişimi hatırlayamadım. saat kaçtı? beynimi zorladım evet uykum vardı, hatırlıyorum. uyusam mı diye düşündüğümü de. ama uyumak için yatağa girmediğimden emindim. sonra birden fark ettim. dünde değildim. ertesi güne uyanmıştım. sonra nasıl akşam olduğunu hatırladım. nasıl yatağa girdiğimi de.

çok tuhaf hissettim. beynimi kaybetmişim gibi. kendimi dün öğle vaktinde sanmış olmama akıl erdiremiyorum. sonra saate bakıp erken olduğunu görünce geri uyudum ve rüyamda farklı bir gezegende prens olduğumu ve evreni yönetecek meclisi topladığımı gördüm. bir nevi paul. insanlar dışındaki farklı uzaylılar bana biat etmeye geliyorlardı. o sırada babam odaya girdi. her zamanki gibi o saniyede uyandım ve bilincim tamdı. aşırı sıkıcı hayatımdan ötürü bilinçaltım bana bir güzellik yapıyor. hep önemli adamı oynatıyor.

ama nasıl anlatsam. ben, ben değildim. zaman ve mekan olmasına alıştığım gibi değildi.

*** 

bilincim bana başka oyunlar oynayacak mı? evde kalmaktan mı oluyor bunlar? bahçede basket oynamamı saymazsak markete bile nadiren gidiyorum. hayal dünyasında yaşıyorum diyemem. gerçekliğin farkında olduğumu sanıyorum. ne yazık ki yaşamak istemiyorum. bunu anlatacak başka bir ifade bulamadım. şuan hiçbir şekilde yaşamak çekmiyor canım. en çok yapmak istediğim şeyleri düşünüyorum. ı-ıh. onları dahi yapasım yok. yutupta boş yapmak dahi istemiyor canım öyle söyleyeyim. sosyal yetilerimin sonu geldi. kimseyle konuşmak istemiyorum. salt bir hayvanım şimdi.


Cumartesi, Nisan 25, 2020

ne bileyim ne yapıyorum


dün bugün yarın - a

az önce bir mesaj okudum kapatmak üzere olduğum instagram hesabında. (kapatma sebebim pek kullanmıyor oluşum ve son bir hafta içinde sürekli abuk subuk yerlerden hesabıma giriş yapılıyor olması.) neredeyse bir hafta olmuş ama ben yeni gördüm. şöyle diyor: "akşamın bu vakti bi' anda arrakis nasıl acaba diye düşündüm ve bloga bakıyım"

bu cümleyi ilk duyuşum değil ama bu sefer bir başka etkiledi beni. bu blog sayesinde tanıştığım ama yüz yüze ama maille telefonla, bütün o güzel insanları düşündüm. o kadar muhteşem bir şey ki bu ağlayasım geldi şaka değil gözlerim doldu -hemen ağlarım ben zaten.

bloga yeniden dönmek bu dört beş ayda aklıma birkaç kez gelmişti ama yeterince güçlü bir şekilde değil. blogu artık kimsenin okumak istemediğini düşündüğüm için kapatmıştım biraz da çünkü yazıların ortalama elli civarında görüntülenmesi oluyor (bir zamanlar bu beş yüz ile bin arasındaydı), o da muhtemelen yanlışlıkla gelmiştir diyordum. hem artık sosyal medya, yutup derken kim blog okur?

ama sonra sekiz yıl öncesini düşündüm, on beş yaşındaki yağmur'u, bugün olduğumdan çok farklı bir insandım. beni kendimle biraz olsun barıştıran bir şey olduysa lise hayatım boyunca o da bu blogdur başka bir şey değil. değil elli bir kişi bile okuyorsa bu yazdıklarımı orada bir yerde, aylar sonra aklına gelmişse bloga bakmak ve aa paul/yağmur dönmüş ne yazmış acaba derse bu bana az mı mutluluk verir?

şimdi yeniden ama bu sefer gizli bir kimliğin arkasına sığınmadan rahatça ve ben, yağmur'un bizzat kendisi olarak yazmak istiyorum. gene en duygusal en mahrem duygularımı yazardım buraya ama yine de bir anonimdim. ilk yazımı yayınladığımdan bir dakika sonra "ben ne yaptım, nasıl paylaştım" diye paniğe kapılıp silmiş, sonra hayır bunu aşmam gerek diye yeniden yayınlamış, defalarca bu loop'un içinde kendimle çatışmıştım. çok şükür o günler geride kaldı. belki o dönem ergenliğinde benimle birlikte buhranı yaşayan okurlarım da olmuştur ve şimdi onlar da umuyorum ki bu yaşlarında çiçek gibi açmışlardır. yani ben bir çiçek oldum diyemem ama içimde nefret yok artık.

bu karantina sürecinde hayat durunca ben de durdum ve bir baktım etrafıma, nefes aldım, yeniden gördüm odamdaki eşyaları, aynada kendimi yeniden gördüm, yeniden yadsıdım, korktum suretimden. bu imago bana mı ait gerçekten? lacan okudum rahatladım. annem yüzüme baktı "korkacak bir şey yok," dedi. arkadaşım "aynaya bak ve kendine teşekkür et," dedi, "bu kadar güzel olduğun için." etmedim. göz göze gelemiyorum yansımamla, nedir bu ürküntü?

sonra kalktım uzun zamandır yazamadığım mailleri yazdım dünyanın öbür ucundaki arkadaşlarıma. sessiz sakin xingchi'ye yazdım, iddialı shohei'ye yazdım. onlar da bana yazdılar. bu hala hatırlanıyor hala seviliyor olduğunu öğrenmek ne kadar güzel bir his. sadece konuşmak yaptığımız ve bu bizi mutlu edecek. sonra az evvel, başta bahsettiğim mesaj geldi, inanılmaz mutlu etti. şimdi diyorum ki bu yazdıklarımı okuyacak biri var mı? yok! olmasın. beklentiden muaf yaşayalım bu hayatı.

Pazartesi, Kasım 18, 2019

bambaşka anlar


bahar 2019

birkaç ay evvel boyama kitabını önüme alıp boyama yapıyor, sonra gidip makale yazıyordum. şimdi tatil geldi, suluboyayla ufak tatlı resimler yapıyorum. o zaman laf etmeyen annem bu sefer çocuk musun sen, diyor. babam da çizimlerimi görünce kağıtları niye zayi ediyorsun demişti. fena değildir yaptığım resimler, insanlar beğenir ama bizimkilere göre boş iş. git hikaye mikaye yaz diyor annem onun yerine. onu da yapacağız elbet ama şimdi canım ne isterse o.

yazı yazarken farkediyorum. türkçem felaket kaymış. gramer imla hatası anlatım bozukluğu ne ararsan bende var. sık sık tdk'den kontrol ediyorum. insan anadilini unutur mu hiç? neyse ki annem yanımda. anne, diyorum, ölmeden evvel insanların şunu çocuğuma bırakıyorum diye yazdıkları şey neydi? vasiyet, diyor annem. türkçe kitap okuyup durduğum halde kelimeleri unutmam canımı sıkıyor.

kış 2017

"sanki dünya gerçekten de sadece kelimelerden mürekkepti; sanki böylelikle dehşet verici olanın da tehlikesi bertaraf edilebilecekti; sanki her parçaya bir karşı parça denk düşüyordu; her kötünün karşısında bir iyi, her hüznün karşısında bir mutluluk vardı ve her yalanın karşısında bir gerçek."

diyorlar ki sebald 2001'deki araba kazasında (ya da öncesinde anevrizmadan) ölmeseydi nobel kazanacaktı. (elbette 57 erken bir yaştır, nobelin yolu 88'e kadar uzanır, bkz.doris lessing) vertigo'yu okudum. komik ama lisedeyken bir doktor bana vertigo teşhisi koymuştu. kulağım çınlıyor, başım dönüyor, gözlerim kararıyordu. hala ara sıra olur. yine de bu teşhisin yanlış olduğundan eminim. neyse, bayağı bayağı ciddi beklentiyle başlamıştım. kitap üç bölümden oluşuyor; ilk kısım stendhal üzerine (yahu bu milletin stendhal'dan istediği nedir?), ikinci kısım sebald'ın kendisi ve üçüncü kısım kafka olarak kabul edilebilir. bu üç ruhun ortak noktası hastalıklı oluşlarıdır. kitabın adından anlaşılacağı üzere bütün içerik baş dönmesi ve mide bulantısıdır. (bundan bahsetmiyor, etkisi bu.) bundan çıkaracağımız sonuç sebald'ın şüphesiz çok iyi bir yazar olduğudur (hastalıklı ruhları yansıtma kabiliyeti açısından) yine de benim en sevdiğim yazarlardan biri olmadı ama diğer kitaplarına dair merak duyuyorum, muhtemelen austerlitz'le devam edeceğim. (satürn'ün halkaları ve göçmenler de listeye girdi.) zaten bunlardan kendisini ilk defa okuduğumu da anlamışsınızdır. o yüzden ne söylesem eksik gelebilir. kafam karışık. (dördüncü bir kısım da var aslında ama bu daha ziyade son sözmüş gibi geliyor bana.)

yaz 2017

vashti bunyan - if i were - same but different

değişiksin çünkü makarnayı sossuz ve yağsız seviyorsun. değişiksin çünkü günde zilyon tane sade soda içiyorsun. değişiksin çünkü et yemiyorsun.
değişiksin çünkü herkes uyurken ayaktasın. değişiksin çünkü arkadaş olmak istemediğin kişilerin yüzüne istemiyorum diyebiliyorsun.
değişiksin çünkü resim çekilmiyorsun. değişiksin çünkü tanımadığın insanlara karşı çok utangaçsın.
değişiksin çünkü sürekli kedilerle konuşuyorsun. değişiksin çünkü hep yalnız takılıyorsun. değişiksin çünkü bankta yatıp sesli kitap okuyorsun.
günde on kere, değişiksin.

current joys - kids

çok uzun yıllardır insan aşık olduğunu nasıl anlar diye düşünüyorum. aşık olduğunu iddia eden herkese de soruyorum ama cevabımı yeni buldum. aşık olarak bulsaydım keşke, belki de bulamamışımdır hala. yine de kendim için, neyin fark edeceğini buldum. bir sabah uyandığımda, telefonuma uzanıp ondan mesaj gelmiş mi diye bakacağım ve  bu mesajı heyecanla karşılayacağım. sanırım o zaman bir şeyler değişmiş olacak. ben sabahları fuck them all kafasını yaşıyorum, kimseyi ama kimseyi umursamak istemiyorum. bir gün birisini umursarsam diyorum, bu gerçekten de aşık olduğum anlamına gelmez mi?

güz 2018

bu bir hikayenin devamı olacaktı. fakat başını bulamadığım için, hikaye buradan başlamak durumunda.
her zaman üçüncü bir seçenek var mıdır diye sordu. vardır, dedim tereddütsüz. binlerce kez iki şık arasından hangisini tercih etmem gerektiğine, doğru olan nedir diye kafa yormuştum. her zaman üçüncü seçenek vardıysa zorum neydi?
peki olmadığının rasyonel temellendirmesini yaparsam ne olur diye sordu bu kez de.
çürütülemez olduğunu inanmam gerekir, dedim.
çürütülemeyecek bir şey yoktu sanırım. o zaman şöyle diyelim. üçüncü seçenek hem vardı hem yoktu.
kutuyu açana kadar. 
insan istiyor ki birine aşık olsun. olduğu zaman da istiyor ki keşke olmasın.
biri sizi sevsin diye uğraşmak ne tatlıdır, her zaman ümit içinde bir yandan sonu bastırmaya çalışırken, coşmamak için çaba sarfetmek, kontrol altında tutmak insanın kendisini, ne zordur ve ne hoştur.
en korkuncu ise sevilmek fakat yeteri kadar değil.
her zaman biliyordum, her ilişkimde, daha çok seven ben olurum. bu iki kere ikidir.

bahar 2017

eminönü vapuru, tramvayla karaköy.
kimsenin benim neden gittiğimi anlayamadığı siber güvenlikle ilgili bir zirveye gidiyorum. endüstrileşmeden önce ihtisaslaşma diye de bir şey yoktu. o zaman kimse orada ne halt edeceğimi sormazdı.
ben öyle yaşamak istiyorum.
canım ne isterse onu bilmek ne isterse onu yapmak. akademisyen, virtüöz, ressam, yazar, editör yönetmen olmak istiyorum. istiyorsam gerçekten istiyorum da olacağım.

kış 2018

ben de tatlı şeyler yazmak isterdim
ama karamsar değilim diyorum gerçekçiyim ben
inanmıyorum kendime de ama
nerede duruyorum inanmıyorum
umutsuzluk mu fark umut umuyoruz umacağız
kurtuluş yok mu yok dediler, ben de inanmıyorum
yoksa neden çaba gösterelim gösteresin gösterme
şimdi çok uzatamam lafı şarjım yüzde on
peki bir oyunu oynuyoruz truman show diyor aman ne klişe üff
oyunları bozalım oynamayalım dahil olmayalım
sisteme sistem sistemik sistemizasyon
intihar etsen filan kitleleri imha etsen 
deli olsan suçlu olsan dilenci olsan mesela
al işte yine bir sınıfa koydular seni iyi mi iyisi mi
en güzeli
var olma hiç ol hiç hiç
tövbe de haşa allah yaratmış bir kere
allah affetsin o zaman demek ki varız
akbil basabiliriz amcalara o da para vermek ister sonra
ya da torunlarının oynadıkları tiyatroları dinleyebiliriz amcaların
neden kızlar boşandıklarında baba parasına muhtaç kalmasınlar diye
ekonomik bağımsızlıklarını kazanmalarının şart olduğunu
dinleyebiliriz yine amcalardan
sonra halkımızla yüzleşebiliriz maratonda koşabiliriz
ve beşiktaşta firar edebiliriz ayağımızda çip
ve planlar yapıp iş günü gelince
hasta olabiliriz
bir şiir yazmış adam iki yüz elli altı mısra
sonra olmuyor demiş vazgeçmiş
uyumsuzmuş ve münzevi ve de aylak
tam ideal tipiymiş camus'nun
kalkmış roman yazmış
şimdi yoksun saat on
sahil kırılmış yoksun yanımda
kırılmış derken yani belediye kırmış kaldırımları
birden fark ettim yanımda olsan iyiydi
yani konuşalım istemiyorum açıkçası allah biliyor ya
öyle sessizce yürüyebilirdik
yani seninle yürümeyi seviyorum sanırım
varlığını seviyorum yani
seni, yeni bir şey değil

yaz 2018

shohei'nin en sevdiği şarkılar:
The pillows / ストレンジカメレオン(Strange chameleon)
ハヌマーン(Hanuman) / ワンナイト・アルカホリック(One night alcoholic)
THE NOVEMBERS(this is the one I told you before) / 今日も生きたね(You live again today)
Toe / Ordinary Days
How to count one to ten / Time goes by

güz 2018

sinema gelecekteki muhtemel kariyerimin başlıca alanı olduğu için, elimden geldiği kadar bu alanda kendimi  geliştirmek istiyorum. üniversite eğitimi buna birçok imkan sunsa da yeterli olmadığı aşikâr. sinema öğrencilerinin hayatları boyunca sinemayla kalabilmeleri için gereken teşvik ne yazık ki ülkemizde kolay bulunan bir şey değil. bununla birlikte sinemaya yalnızca mesleki olarak ilgili olduğu, para ya da kariyer getirecek bir araç gözüyle de bakmıyorum. (tabi ki yine de sinema da bütün sanat dalları gibi araçtır ve sanat, toplum ya da sanat için değil insanın bizzat kendi benliği içindir. şüphesiz bu benim inandığım şey.) ailemin etkisiyle gelişmiş olma ihtimalinin hayli yüksek olduğu bir sanat ve sinema sevgisinin karakterimi ve hayatımı etkilemiş olduğu ve etkileyeceği pek de inkar edilemez. gerçek sanatın ne olduğuna dair spekülasyonların havada uçuştuğu bu güzide(!) yüzyılda bir de diğer insanların bireysel bakış açılarıyla izlediği filmler üzerinde onlarla birlikte merak etmek, düşünmek ve öğrenmek isterim. ayrıca farklı filmlerini izlediğim söz konusu yönetmenlerin ve yönetmenlerin seçilen filmlerinin seçilme nedenlerini de merak etmekten kendimi alamıyorum.

güz 2017

yine dedikodu yapalım azıcık diye açıyorum ağzımı.
ablam uzun süre ney üflemeye çalıştı sonra vazgeçti ama bu sırada edindiği alışkanlıklarını sürdürdü. bunlardan bir tanesi de bir ney atölyesinde vakit geçirmekti. uzun süredir dinleyip durduğum bu mekan hakkında pek de bir meraka kapılmadım ama ablam beni oraya götürmek ve şizofren olmadığını ispatlamak istediği için ben de ufak bir ziyarette bulunmayı kabul ettim.
sanat kalabalıklar için değilmiş, kalabalıklar için yapılırsa sanat olmazmış.
onların dinle işi yokmuş, din silinip yüklenebilen bir app'miş ve maneviyat paketlenip biz dünyaya gelmeden önce içimize konulurmuş. bu da telefonun ana yazılımıymış.
kıçım!!!

kış 2017

bu kimin öyküsü bilemiyorum. elbette sizleri tanımadığım için bunu hangi niyetle yaparsam yapayım benim hakkımda olacak. bu arı soktuğu için öleceğini sanıp korkusundan bayılan arkadaşımın öyküsü de olabilirdi. aslında bunu severdik ve gülerdik, absürd bir şekilde yazardık.

az sonra yemeğe giderim, yalnız başıma tabi, bir de kedi olur yanımda oturan. klasik bir ellili yaşlar kedili teyzesi olacağımı düşünürdüm. yalnızlık deyince aklıma bunun gelmesi tuhaf mıdır? her neyse, düşündüğüm buydu ama sonra dedim ki kendine, sanki şimdi de öyle yaşıyorum. ilginç kitaplar var rafta ama hiçbiri ilgimi çekmiyor. kulağımda tanımadığım bir kadının sesi var. sözleri anlayamıyorum pek, odaklanamıyorum da. elime bir ismet özel geldi, bir iki satır ve sonra inanılmaz bir öykü doğar mesela. arada olur böyle şeyler olmaz mı? çok nadirdir tamam, bunu inkar eden yok. ama mümkünsüz değil. onun yerine doğuda mizah diye bir kitabı çektim aldım, bir iki karıştır, geri koy. havamda değilim, ortada. kolum da ağrıyor galiba. yoldan geçen birini durdurup hayatını anlat diyesim var.

bugünlerde kafama takılan bir şey var mı? yani aşık olamayışım ve geçmişten kalan hüzünler dışında. yeni bir soru? avluda bir tane vardı. fakat başkasına ait gibi geldi, emin olamayınca almadım ben de. orada bıraktım. sahibi alır diye düşünüyorum. ama yokluğunu fark etmeme ihtimali de var. çok da mühim bir soru değildi. her neyse, soruyu orada bıraktım.

kış 2019

bazen durur ve düşünürüm, bu anı yirmi yıl sonra bile hatırlayacağım derim. ama işin aslı, hatırlamıyorum. melankoli içinde geçen anlar birbirini takip eder, her biri eşsizdir, bir film sahnesi olur diye düşünürüm. fakat gerçek şu ki her biri kafamdan hiçbir iz bırakmadan uçup gidiyor. hatırladıklarım yalnızca aksiyonun yüksek olduğu hatıralardan ibaret kalıyor, bazen onlar bile değil. yalnız çok uzak geçmişten, çocukluğumdan anımsadıklarım önemsiz sahneler. aynaya baktığım bir fotoğraf ya da oyuncaklarımla oynarken.

Cuma, Ağustos 02, 2019

gecelerin şantiye şefi

esao andrews, "petrichor" retrospektifinden
(arizona yereli üzerine yapılmış olduğu için bu çalışmalar petrichor ismi verilmiş, kelime anlamı uzun süren sıcak havadan sonra yağan yağmurun o güzel kokusu. diğer çalışmaları için tık)
ressamın sitesi: https://esao.net/

nasıl olduysa birkaç eski yazıma denk geldim, geldim ama zamanında anlattığım bu gündelik olayları hiç mi hiiiiç hatırlamıyorum. allahım ben nasıl bir hafıza kaybı yaşıyorum. yazmış olmasan yaşadığımdan da haberim olmayacak. lise grubuyla oturduğumuzda bir şeyler anlatırlar ve ben hatırlamazdım ama insan kendi yaşadığını ve sonra da yazdığını unutur mu? okuduğum kitapları unutmama hayret etmiyorum. neyse, biraz boşluk yapayım dedim. bayadır yapmadım.

eskiden çok kitap okurdum ya, lisedeyken zaten ayda yirmi kitap okuduğum olurdu, sonra azaldı azaldı. eh şimdi altı yedi kitap okuyunca seviniyorum. sosyalleşmenin zararları. yani arkadaş edinmiş filan değilim de mevcut arkadaşlarımla daha çok gezip tozuyorum. bir de youtube faktörü var tabi. cidden dipsiz bir kuyu. ben de youtube diyeti yapmaya karar verdim. yirmi dört saati geçti, başlangıç olarak fena değil akdjhjh. zaten sosyal medya kullanmadığım için o konuda bir şey yapmama gerek kalmadı. gerçi twitter açtım geçenlerde, bölüm politika olunca gündemi takip etmek gerekiyor. öyle arada bir bakıyorum işte ama çok nadir. zaten telefonumda uygulama yok. (hesabımı da buraya bırakayım https://twitter.com/antiyeefi1)

sürücü kursuna başladım. bu konuda hayli mutsuzum çünkü ben ne araba istiyorum ne de ehliyet. toplu taşımayla gayet mutluyum. tabi metrobüs kullanmadığım için olabilir bu. bence istanbul yoğun ve kalabalık bir şehir olabilir ve bazen korkunç olduğu da doğru ama işinizi bilirseniz rahatlık için de yaşarsınız, tabi evinizim konumu da önemli sanırım. ben üsküdar'da yaşıyorum ve ulaşım açısından da iyi bir yer, inkar edemem. ama toplu taşıma cidden gelişmiş ve ben mesela daha rahatsa erken çıkıp uzun yolu kullanmayı tercih eden bir insanım. güneşli pazar günleri de evden çıkmayıveririm nedir yani. konu nasıl buraya geldi? ehliyet diyordum, istanbulda arabam olsun zaten istemem, park edecek yer bulma derdi var, trafikte kalsan çekip gidemezsin "kaaptan orta kapıyı açar mısın?" diyemezsin. ya da mesela en basitinden üsküdar'ın daracık sokaklarında kendi evinin önüne bile park edemezsin arabayı. kısacası bu sürücü kursuna aile zoruyla gönderildim.

sınıf gencecik, çalışan olmayabilir öyle diyeyim. bu ne ehliyet merakı. ilk yardım dersi güzeldi, iyice de öğrendim hatta eve gelince hemen annemin üzerinde pratik yaptım -merak etmeyin kalp masajı yapmadım elbette, sadece yapıyormuş gibi. çünkü gerçekten ihtiyaç olabileceğini düşünüyorum. kriz anlarında da anlamsız derecede -ve normalde olmadığım halde- soğukkanlı oluyorum. gerek olmaz da inşallah olursa eğer temel yaşam desteği yapmayı bilmek iyi bir şey. diğer trafik dersi hocamız emekli öğretmen, risk diyemediği için riks diyerek beni içimden güldürdü. boş yapıyor biraz ama el mecbur katlanacağız, devamsızlık hakkı yok. teorik zaten kolay, pratik kısmından biraz korkuyorum. sadece bir kez bir mesire yerinde sürdüm, orada da babam yavaş git yavaş git diye bağırdığı için fazlasıyla gerildim. gerçi izleyenler sürüşümü beğendiler ama bu benim ne kadar stres yaşamış olduğum gerçeğini değiştirir mi? tabi ki hayır.

sonra kitap okuyorum işte, nadiren film izliyorum. daha çok oyun oynuyorum film yerine. assasin's creed 2. 15.yy italya'sında geçiyor ve ben bayağı sevdim. matrix'i andıran bir hikayesi var, anıları yeniden yaratma noktasında. aslında çok fazla oyun oynayan biri değilim, en son baharda skyrim oynamıştım, okul zamanı iyi gelmiyor çünkü insan bir an önce eve gitsem de oyun oynasam diye düşünüyor. şimdi iyi, zaten öyle bir derdim yok. ondan önce geçen yaz ps'de horizon ve uncharted 4 oynamıştım. oyun oynamayı çok seviyorum ve insanların oyuna kötü bir şey gibi muamele yapmasına da hiç anlam veremiyorum doğrusu. roman okumak film izlemekle arasında pek de bir fark görmüyorum. belki benim için öyledir çünkü hepsi yaşama verilen bir ara.

biraz kas yapmak istiyordum ve üç hafta güzel, düzenli spor yaptım. spor dediğim işte esneme sonrası sırt güçlendirme, iç ve dış baldır egzersizleriydi. hepsi toplasanız yarım saat sürüyordu güzeldi. arada da yüzmeye gidiyorum, oh mis. sonra? belimi ağrıttım, zaten sıkıntılı bir belim var. yüzmeye hala gidiyorum ama spora ara vermek zorunda kaldım. açıkçası hayatımda yaptığım ilk spor denebilecek şeydi ve onun da böyle sonlanması acı verici çünkü zihinsel olarak spor yapmaya hiç yatkın biri değilim. belimi de yazlığa el birliğiyle bir duvar yapalım demiştik, orada çalışırken incittim. tabi iş bilmez ve güçsüz bir insan olarak her şeye atlarsam olacağı buydu. ama bu tür işlere de çok hevesliyim. geçen yaz da parmaklıkları boyamıştım mesela, seviyorum fiziksel çalışmayı. elle tutulur bir şey yapıyorsun, makale yazmak gibi değil.

yaz başında dikiş öğrendim, evde de ablamın aldığı ama asla kullandığı bir makine vardı ve kendime birkaç şey diktim. (bir şort-tişört takımı ve iki pantolon) yani mükemmel olmadılar elbette, ilk eserlerim ama giyilebilirler ve bu da yeterli değil mi? hevesim hep vardı ama bu kadar eğlenceli (ve yorucu) olacağını tahmin etmiyordum, müzik eşliğinde saatlerce dikişler uğraşabiliyorum ve sıkılmıyorum. mükemmel bir zihin boşaltma aracı. ayrıca alışveriş yapmayı sevmediğim ve giysiler bana anlamsızca pahalı geldiği için (gerçi anneme gelmiyor ve alınıyor o giysiler, belki benim de maaşım olsa farklı olurdu) kendi giysilerimi dikmek çok güzel olur, üstelik kendi bedenine göre dikiyorsun, mesela pantolon belime tam istediğim gibi oturdu ve bu çok güzel.

bir de yine o aralar deli gibi suluboya yaptım bir hafta boyunca. ama sonra bir balon gibi söndü hevesim, şimdi yine başlarım diye düşünüyorum. ama ne zaman olur bilinmez. gördüğünüz üzere her şeye el atıp hepsini yarım bırakmak kadar başarılı olduğum bir konu yok. şimdilerde tek düşündüğümse bir öykü yazabilmek. öyle uzun zaman oldu ki. bu da tam boşluk yazısı oldu ama bu aralar duygusal açıdan içime kapandım, ne konuşabiliyorum ne yazabiliyorum. bu ısınma olsun.


Pazar, Haziran 16, 2019

hayatımdaki değişiklikler

Arik Brauer, The Rainmaker of Mount Carmel, Vienna 1964

diye sormuştu sel, geçen lise grubu oturıyorduk. hayır dedi wpos, hala aynı bokuz. aynı anda evet, dedim bense. değiştik. gerçek bu, özümüz değişmemiştir, dedi sel. öz ne ki? ben bazı değerlerin evrenselliğine inanırım ama bunun dışında ne kişiye ait bir ortak öz ne de bütün insanlığa, inanılası gelmiyor. neden korkuyoruz değişmekten? apaçık bir farklılık gözler önünde, neden buna rağmen "özüm aynı" diye düşünmek istiyoruz bilmiyorum. yani gerçekten bilmiyorum. insan kim olmak isterse o olur.

tatlı bir giriş şarkısı

dört yıl evvel, hazırlık okurken gittiğim film akademisindeki senaryo hocası bir şeyler yazdırmıştı bize. şimdi onu görünce ne kadar değiştiğimi bir daha anladım. on yedimde kendimi bulduğumu, bundan sonra pek değişmeyeceğimi sanıyordum. büyük değişimler yok elbette yine de ama nasıl ölçeriz bilmiyorum.

hayatımda değişiklik yapan insanlar:

buna cevabım ortaokuldaki matematik öğretmenim ve babam olmuş. çok ilginç. evet lise dönemimde hocamın bana söyledikleri kafamda yankılanıp duruyordu ama yıllar geçtikçe onu tamamen unuttum. babam cevabı daha da ilginç çünkü evimizde baskın ebeveyn hep annem olmuştur. ama belki babamın pasifliğinin beni etkilediğini düşünmüş olabilirim. yine de bu çok dolaylı. karakter olarak ona benzediğim için belki bu çıkarımı yaptım.

şimdi herkesin yanına eklenecek birisi daha var elbette. aşık olmak değil sadece uzun süreli bir ilişki ve tabi ki o kişi hayatımı çok değiştirdi şüphesiz.

hayatımda değişiklik yapan keşifler:

"mutlu olmayı öğrendiğimi fark etmek, kim olmak istediğimi fark etmek, aslında kendimi sevmediğimi fark etmek" yazmışım.

mutluluk hala büyük bir keşiftir benim için. hala bazı anlarda durup aslında mutlu olduğumu farketmeye devam ediyorum. ve her defasında o keşif hissini yaşıyorum. ne kadar kötü giderse gitsin işler, o kadar da kötü değil.

kim olmak istediğim de hakeza öyle. ve dışarıdaki değiştiremeyeceğim hayat şartlarını da bir kenara koyarsak olmak istediğim kişiyim diyebilirim. kendimle ilgili sorunlarım ise devam ediyor, bazı konular çözülse de yenileri ortaya çıkıyor. yine de eskisi kadar kendime takıntılı olmadığımı düşünüyorum. boş yapıyorum yani artık, salıyorum. benim ignore kabiliyetlerim çok yüksektir bu arada. duymak istemediğimi duymam, görmek istemediğimi görmem.

bunun dışında yeni keşiflerim şunlar:
ilişkiler çok zoooooooorrrrrrrr
insanın aşık olduğu insanla zaman geçirmesi çok güzeeeeeeelllllll

hayatımda değişiklik yapan kararlar:

"pişman olmadan yaşamak istediğim" yani evet hala bunu istiyorum, bunun anlamı "hiçbir şeyi yapmaktan korkmadan yaşa" demek.
"hukuk değil sinema seçmiş olmam." bu kesinlikle hayatımı değiştirdi. dünyanın en mutsuz insanı olabilirmişim onu farkediyorum. çok şükür sinemayı da politikayı aldığım felsefe ve sosyoloji derslerini de okulumu da seviyorum. üniversite hayatımdan memnunum.
"her şeyin bir süreç olduğu" bununla neyi kastettiğimi anlayamadım ama doğrudur yani dkfjhrfkdjsn

yeni olarak elbette erkek arkadaşım olabilir. ve şuan kesin olmasa da politikadan akademiye devam etmeyi düşünüyorum bu olabilir. (ama çok kaale almayın her ay değişiyor.)

bildiklerim:

"her şarta adapte olunabilir." hala bu bilgimden eminim.
"listeler asla sona ermez." bundan kesinlikle eminim khjfk
"başta kendim olmak üzere asla kimseye güvenemem." sanırım bu bayağı değişti. ama her zaman şüphe içinde yaşayacağımı da üzülerek görüyorum. sadece şimdi bunun üstesinden çok daha iyi geliyorum. at at arkaya atttt! -bundan kaçınmaya çalışmanın en önemli sebebi bu şüphenin sevdiklerime zarar verdiğini görmem.

yeni bilgi: hiçbir şeyi asla yapmam demeyin. aşık olduğunuzda sevgilinizi alıp arjantine kaçın.

inandıklarım:

"duygusal verilen kararların yanlış olma ihtimalinin yüksek olduğu" demişim ama artık buna pek katılmıyorum, yüzde elli elli diyelim. o aralar fazla pozitivisttim. özellikle insanlar konusunda sezgilerimi duygularımı takip etmek iyi oluyor. kendime karşı dürüst olmak, diğer insanlara karşı dürüst olmak. hepsi bir bütün.
"yalnız kalmanın bana acı vermeyeceği ya da vereceği acının beni memnun edebileceği" evet sayın seyirciler burada bir mazoşist kendini ifşa etti. yalnız kalmak bana acı verir. net. noktaaaa. bu kendimle baş başa kalmayı sevmediğim anlamına gelmiyor,  aksine, bayağı seviyorum. ama mutlak bir yalnızlık çok korkunç ve beni de üzer. bunu itiraf etmekten neden bu kadar çok korkmuş olduğuma şimdi anlam veremiyorum. neden bu kadar güçlü ve yetkin olmaya çalıştığımı da bilmiyorum. zayıf olmak aciz olmak başka insanlara ihtiyaç duymak dünyanın en kötü şeyi filan değil.
"insanların beni mutlu edemeyeceği" yalaaannnnnnnnnnnnnn. ediyorlar. sevdiğim insanlarla gayet de mutlu oluyorum. elbette kırılıyorum üzülüyorum. kesintisiz bir mutluluk olmasa da eğer insan beklentilerini değiştirmeyi bilirse sorun yaşamıyor.

yeni inanç: ne kadar sinirli ya da üzgün olursak olalım karşımızdaki insanı seviyorsak onu kırmaktan çekinelim, ona göre konuşalım.

nefret ettiklerim:

"insanları anlayamamak" yani evet bu ciddi bir sorunumdu. hala anlayamadığım insanlar var ama sanırım artık umurumda da değil akjfdfhkd
"insanların beni anlamaması" herkes zaman zaman yaşar bu sorunu, abartmaya gerek yok.
"sevgi konusundaki takıntım" aaah, evet, bu hala var sanırım. gerçi burada sevdiğim insanlara karşı aşırı bağlı oluşumdan mı bahsetmişim yoksa onlardan aynı bağlılığı sevgiyi ilgiyi beklememden mi bilmiyorum ama sanırım ikisi de biraz sorun. yine de nefret de etmiyorum canım o kadar değil

sevdiklerim:

"kendim (yalnızken)" ula ulaaaaaaaaaa... az önce tersini demedin mi oğlum? bu arada kendimi seviyorum artık, başka insanlarlayken de seviyorum. yani sevmediğim özelliklerim elbette var ama bu davranış bazlı. daha doğrusu bağlama göre değişir. büyük harflerle konjonktürel yazalım da kuul görünsün. 
"lise arkadaşlığım" doğru, hala da öyle. sanırım değişmeyen tek şey bu. dahası bunun yanına üniversite arkadaşlığımı da ekleyebilirim. erkek arkadaşımı da elbette. gerçekten çok şükür etmem gereken bir nokta, çok güzel insanlar var hayatımda. 
"rahatlığım" ehehehhe, doğru, hala aynı. okulun ortasında sere serpe uzanabilmemi seviyorum. derste tekerlikli sandalyeye ralli yapmamı, yoldaki ağaçlara tırmanmamı da. 
"sanat ve bilim" bu da zaten değişmez bir şeydir sanıyorum.
yeni sevdiğim şeylerden biri ise ota boka ağlamam. cidden. marvel filmi izlerken ağlıyorum arkadaşlar. bebek videosu izlerken ağlıyorum. acil yardım

genel olarak bakınca gerçekten büyümüşüm onu anlıyorum. birçok kompleksimden kurtulduğumu, iç huzur dedikleri şey varsa yaklaştığımı düşünüyorum. tabi hala birşeyler başaramamış olmanın verdiği bir aşağılık kompleksi zaman zaman nüksetmiyor değil ama olsun. bir itici güç de lazım bu hayatta yoksa yatağımdan kalkmazdım.


ve son