Cuma, Şubat 17, 2017

volga volga

umberto eco - cecü'nün yer cüceleri (üç kozmonot adlı öyküden)

sürekli yazmaya teşebbüs ediyorum -yani aklımdan geçiriyorum- ama bir türlü elle tutulur bir şeye ulaşamıyorum. edit: sanırım bu sefer oldu. 

bir mor karbasi (ojos de novia) açtım şimdi, bu yazıyı öyle kuru kuru yazasım gelmedi. önceden azıcık dinlemişliğim vardı, geçen akşam arkadaşım tavsiye edince bugünlerde yine dinlemeye başladım. üniversitenin ilk günlerinden beri tanıdığım -daha doğrusu tanıdığımı sandığım- bir arkadaş. köpek resimleri çizerdi, çok güzel ama anlamsız bir şekilde. sadece bazen. bir gün bana kenan evren'in karısının gittiği cinci hoca (ya da artık ne deniyorsa onlara) hakkında bir şeyler anlatmıştı. hiç beklemediğim şeyler bilirdi, tuhaf bir çocuktu. hiçbir zaman bilemedim kimdir kimlerdendir. sormadım da. o da bana sormadı. öylece sessizce otururdu masada. geçen gün adımın altında yazan "hallelujah"ı görmüş, sen rockçı mısın diye yazmış bana. güldüm. lordi'nin ve rammstein'ın şarkılarını attı. sadece onlar mı? cohen, charles, weather girls, panic at the disco, yasmin levy var dedim. derken konu konuyu açtı, daha doğrusu o önce müzisyenlerden bahsetti sonra da filmlerden. ne kadar çok ortak noktalarımız varmış -eğer bunlar ortak nokta sayılıyorsa ki bence sayılır- ikimiz de şaşırdık kaldık. bir buçuk yıldız arkadaşız sanıyoruz, her zaman iyi biri olduğunu düşündüm ama sanırım yakın arkadaş olmamızı mümkün kılacak şartlar gelişmedi. belki başka bir zamanda başka bir yerde olurdu.

gruplardan birine ikizinizi bulun gibisinden bir şeyler attılar, ben de işsizim ama bu boyuta hala ulaşamadım sanırım. ya da işsizlik kulvarlarımız da farklı olabilir çünkü ben çok iyiyimdir bu konuda, geri kalamam yani. olabilir mi diye düşünüyorlardı, kafam karıştı. bir görsel ikizimin olduğunu varsayayım -ki bence bir değil on yedi bin sekiz yüz altmış iki tane vardır- onu bulup da ne yapacağım? onunla tanışıp da ne yapacağım? karakterimin ikizini bulmam mümkünse bunu isterim. yani şahsen ben kendimle yaşamak isterdim. hem her konuda da aynı fikirde olmazdık çünkü ben kendimle çelişirim.

geçen sabah eski bir arkadaşımı gördüm. eski dememin nedeni artık arkadaş olmadığımız için. halbuki ne kadar yakındık, ne çok şey biliyorum hakkında. böyle düşününce komik geliyor. ne çok sırrını bildiğimi düşününce. yine de tuhaf, ben onun sırlarını kimseye anlatmam ve onun da anlatmayacağını biliyorum. artık arkadaş değiliz ama bu konuda güvenebiliyorum. her neyse, beni görmezden geldi, ben de onu. aynı durakta bekleyip aynı otobüse binip hiç göz göze gelmeden geçip gittik. sonradan düşününce bunun beni üzdüğünü gördüm, arkadaş olmak zorunda değiliz, olmak istediğimi de sanmıyorum, ama en azından tanış olarak selam vermek sonra yolumuza devam etmek daha iyi bir yol değil mi? her neyse, bunun hakkında düşünmeyi bıraktım. daha ciddi sorunlarım var.

bir okuma atölyesine gidiyorum -ciddi olan sorun bu değil tabi-, yani "gidiyorum"dan fazlası aslında. kitapları belirleyen kişi, sözde "yürütücü" -ne demekse o artık- benim. seçtiğim kitaplarla gurur duyarım, bu konuda sıkıntı yok ama mesela yarın ilk toplantı olacak, ne söyleyeceğim? on beş kişinin önünde konuşmak bana göre değil. bir de yazma atölyesi olacak, henüz elimizde adam yok sadece proje var. ve yürütücü(!) yine ben olacağım. aslında ilk başta çok hevesliydim ve güzel fikirlerim vardı. fikirler hala var tabi de hevesten geriye bir şey kalmadı. bunu düşünmek bile huzurumu kaçıyor, o yüzden konuyu kapatacağım.

geçen gün arkadaşım anlattı, öykü yazan bir erkekle tanışmış. cinsiyet belirtmemin iki nedeni var; birincisi bir şeyler yazanlar genelde kız oluyor, ikincisi anlatacağım şey cinsiyetle ilgili. dört tane öyküsü vardı elinde, değerlendirmem için bana da okuttu. hepsini yarım yarım okudum, bazılarını sıkıldığım için, bazılarını katlanamadığım. yine de arkadaşım direk kötü diyordu, ben potansiyel var diyordum. neden öykülerinde hep kadınlar var, dedi. kızgındı. yirmilerinde bir erkek, bundan doğal ne var dedim. belki bu öykülerin ortaya çıkış sebebi bile o kadın hayalleriydi -bazen freudçuyumdur. biz -kadınları kastediyordu- erkek erkek diye çıldırıyor muyuz, dedi. güldüm. çıldırabilirdik bence. sorun olmazdı. yaratılış, varoluş, zaman ve tarkovski üzerine düşünürken balataları sıyırmak daha mı iyiydi? (ama bunu demedim ona.)



Pazartesi, Ocak 30, 2017

solaris


ya da lem'e göre tarkovski'nin suç ve cezası.

tarkovski'nin "sanat eleştirmenleri" tarafından en beğenilmeyen filmi.  sovyet hükümetinin sürekli burnunu soktuğu, sözde asıl amacı geleceği parlak bir sovyetler olan ama ortaya sorular ve çelişkiler bırakan bir film.  her tarkovski filmi gibi diyalogları etkileyici. (abi bir şey sorucam, bu kadar felsefe yapıp yine de kasıntı durmamasını sağlamak fazla zor değil mi?)

konumuz; hafızanın bilinçaltının ve kim bilir başka nelere vücut bulduran, daha önce hiçbir etkileşimde bile bulunmamış olabileceğiniz canlıları karşınıza çıkarabilen bir gezegen solaris. son derece emin olduğu aklı ve bilimiyle chris, solaris'e gider. ölümsüzlük peşindeki faust ve kozmik anlamını arayan snout dışında bu istasyon'da başka kimler olabilir?

susuyor ve filme bırakıyorum:


dehanın tüm eylemleri gibi, çok basit.
 *
ya onun ölmesini, yok olmasını istersem? 
her şeyi geri vermek istersem şu jöle tabakasına? 
ruhumu çoktan istila etti.
 *
-beni düşündün mü?
-bazen evet, her zaman değil. mutsuz oldukça


-uyu.
-nasıl uyunur bilmiyorum. uykuya benziyor, ama değil. uyku içinde uyku gibi. 
içimden gelmiyor. çok uzaktan...
 *
gece gelirler. oysa ki geceler insanların uykularını gidermesi için gerekli. 
bu bizim sorunumuz. insan uyku hediyesini kaybetti.
 *
"senyor, ben tek şey bilirim. ben uyuduğumda nedir bilmem korku, umut, iş, takdis... 
uykuyu, bu denge ve ağırlığı icat eden takdis olunsun ki o denge ve ağırlık çobanla kralı ve basit olanla akıl kârını eşitler. deliksiz uykunun bir kusuru var ama, çok fazla ölüm tadında."


gerçeğe doğru yürüyüşünde, insan bilgiyle mahkum edildi.
 *
kozmosu fethetmeye hiç tutkumuz yok. sadece, yeryüzünü kozmosun sınırlarına genişletmek istedik. başka bir dünya istediğimiz yok. yalnızca, içinde kendimizi göreceğimiz bir ayna. 
bağlantı kurmak için çok çalıştık, ama başarısızlığa mahkum olduk. korktuğumuz ve aslında gerek duymadığımız bir ereğin peşinden koşmakla komik görünüyoruz. 
insana insan lazım!


-merhamet gösterdiğimizde ruhlarımızı boşaltıyoruz. belki öyledir. acı çekmek, hayatı gri ve güvenilmez gösterir.
hayır, buna inanmıyorum. bunu kabul etmeyeceğim.
hayat için vazgeçilmez olmayan, hayata bir yolla zarar mı veriyor?
hayır, bu da doğru değil. hiç de doğru değil!
tolstoy'un genel olarak insan türünü sevmek yolundaki ızdıraplarını unuttun mu?
ne kadar zaman geçti? hesaplamadım. yardım et.
diyelim ki seni seviyorum. aşk hissedebildiğimiz bir şey ama asla açıklayamayız. sadece "aşk düşüncesi" açıklanabilir.
insan kaybedebileceğini sever. kendini, bir kadını, ülkesini.
bugüne kadar insanlık, dünya, aşka giden bir yol bulamadı. o kadar aziz ki!
belki de burada olmamızın nedeni ilk defa insanoğlunu aşkın bir nedeni olarak anlayalım diyedir.


-snout, neden bize böyle azap çektiriyorsun?
-kozmik anlamımızı kaybettik. eskilerin böyle bir derdi yoktu. hiç neden diye sormadılar. sisifos'u hatırlıyor musun?
 *
-insan mutluyken, hayatın anlamı, sonsuzluk hakkındaki diğer şeylerle nadiren ilgilenir. insan bu soruları hayatının sonunda sormalı.
-ecelimiz ne zaman, bilmiyoruz; bu yüzden de acele ediyoruz.
-en mutlu insanlar, bu lanetli sorularla canını hiç sıkmayanlar.
-biz hayatı, onu anlamlandırmak için sorguluyoruz. henüz basit insanî doğruları korumak için gizeme ihtiyaç duyuyoruz. mutluluğun, ölümün, aşkın gizemi.
-haklısın belki. ama bunu düşünmemeye çalış.
-bunu düşünmek, ecelini bilmek gibi bir şey. zamanını bilmek bizi ölümsüz yapmaz.


yavaş yavaş her şey normalleşir. 
yeni ilgiler, yeni aşinalıklar bulurum. 
ama kendimi onlara tam olarak veremem.
 *
-bana kalan tek şey beklemek.
-neyi beklemek?
-bilmiyorum... yeni bir mucize. 
şimdi iyi misin?
-evet, iyiyim.


yazılar nereye gitti?



k-pop veya k-dramayla, kısaca halyuu'nun bize getirdiği ne varsa onlarla ilgili olan yazılarımın neredeyse tamamını başka bir bloga aktardım:  

primary ve en sevdiğim üç dizinin yazıları hala burada. artık eskisi kadar ilgili değilsem de arada hoşuma giden bir şarkı olduğunda paylaşmak veya çevirisini koymak için bu blog güzel olacaktır. geri kalanlar burada devam edecek. 
her şey için teşekkürler.

Cumartesi, Ocak 28, 2017

çince öğrenmek isteyenlere ayrıntılı bir söylem


korkmayın. öncelikle hiç korkmayın. çince şimdiye kadar gördüğüm en kolay gramere sahip dil olabilir -şuan rusçayla kapışıyor. linguistic ilgimi çektiğinden dil yapılarına, fonetiklerine, dil ailelerine aşinalığım var. (linguistic için dilbilim demişler ama tdk'da dilbilim diye bir madde yok. dil bilim de yok.)

"çince’yi şarkılarda olduğu sürece seviyorum ama konuşma dilinde sevmiyorum. ayrıca 2500 tane harf var, git işine diyesim geliyor. çince öğrenene kadar latin dilleri ana dilim gibi olur." (12.09.2013) evet üç yıl önce bunu demiştim ve sonra kendimi çince öğrenirken buldum. ama olay uzaktan göründüğü gibi değil, bir yanlış anlaşılma var.  

çince iki farklı şekilde öğrenilebilir; biri ilk akla gelen orjinal alfabeyle yani kanji'yle birlikte başlayarak öğrenmek diğeri daha yaygın olan şekilde pinyin'le başlayarak öğrenmek. (pinyin: kanji'deki karakterlerin latin alfabesinde ünlülerin üzerinde tonlama işaretleriyle gösterilmesi). bizim okuldaki hocamız pinyin öğretiyordu ama ben elimden geldiği kadar kanji olarak da yazıyordum öğrendiklerimizi. ilk başta hiçbir yere varamayacağımı düşündüm bu şekilde, aklımda hiçbir şey kalmıyor gibi geldi. sonra elim alıştıkça çok da hızlı ve güzel yazar oldum, ne yazdığımı anlamasam bile. aynı birinci sınıftaki bir öğrenci gibi yani.

bir gün xingchi (benim çinli mail arkadaşım) bazı çince karaktler göndermişti, neye yazmış bu diye anlamaya çalışırken karakterleri hatırladım ve aslında 你好 (nasılsın?) gibi basit bir şey yazmış olduğunu anladım. o zaman gerçekten bütün o çabalarım boşuna değildi, kafamdan yazmaya çalıştığımda hatırlayamıyordum ama görünce okuyabiliyordum. bunun üzerine yazmaya devam ettim ama yazabilmek için değil, okuyabilmek için.

şimdi benim çince yazmaya ihtiyacım yok, en azından elimle. çinceyi okuyup anlayabilmek, konuşabilmek benim için yeterli. zaten klavye üzerinde yazmak çok kolay ama bunu şimdi açıklamayacağım çünkü durumu karıştırabilir. onun yerine çince'nin nasıl bir dil olduğunu anlatayım.

bir kere tek heceli bir dil olduğu için bizimki gibi ekler habire değişip durmuyor. bildiğimiz üzere türkçe sondan eklemeli bir dil. mesela  gitmek fiili üzerinden bir örnek:
ben giderim : qù
sen gidersin : qù
o gider         : tā qù

ya da bizde tekil şahıs çoğul şahısa geçerken her kelime farklı şekilde değişirken onlar tek bir eki tekili çoğula değiştirmek için kullanıyorlar
ben - biz : wǒ - wǒmen
sen - siz : nǐ - nǐmen
o - onlar : tā - tāmen

ayrıca almancadaki gibi bir die das der artikel mevzusu olmadığı gibi bay ve bayana göre kullanımlar değişmiyor. sonra korecedeki gibi büyüklerinle böyle konuş küçüklerinle şöyle diye de ayrılmıyor. sadece (sen) yerine nín (siz) demek tabi ki bizim dilimizde de olduğu gibi saygılı konuşma biçimidir ve yabancılarla konuşurken tercih edilir ama gördüğünüz üzere bu zor bir kullanım değil. 

 bu bağlamda ezberlemeniz gereken tek şey bizim hocanın "im" dediği bana göre artikel gibi olan miktar bildiren kelimelerdir. gel gelelim bunların da sayısı az değil ama genel olarak hepsi için gè kullanmak mümkün. biraz daha özele indiğimizde mesela kitap dergi gibi eşyalar için běn kullanılır, kalıcı bir nüfustan bahsederken kǒu (ör. aile), kalem ya da yemek çubuğu gibi çubukumsu maddelerden bahsederken zhī , vesaire. ki bu da çok mühim bir mesele değil, zaman geçtikte içgüdüsel olarak benimsenecek şeyler.  (ilgilenenler için geniş kapsamlı bir liste)

tonlama meselesine gelecek alırsak evet, dört adet tonlamamız var.
mesela ma üzerinden üçünü gösterelim:
mǎ : at
mā : anne
mà : lanet

bir de ma'da olmayan bir tonlama var onu shen üzerinden gösterelim:
shén : god

ama ek olarak da görev gören karakterler tonlamasız kullanılabilir, mesela 
ma : soru eki

şimdi durum karışık gözükebilir, ben bu tonlamaları nasıl ayırt edicem, bütün bu karakterleri nasıl ezberleyeceğim? ama hayır durun bekleyin. iki nedenimiz var, birincisi her karakterin bütün tonlamaları yok veya olsa bile yaygın kullanımda değil. ikincisi bu tonlamaları türkçedeki eş anlamlı kelimeler gibi, cümlenin geneline bakarak yorumlamak mümkün. elbette kolay değil ama mesela 你好吗?Nǐ hǎo ma? Sen iyi misin? (Nasılsın?) denildiğinde kimse buradaki ma'yı tonlaması olsun olmasın farklı bir anlamda almaz. tabi ki daha karmaşık cümlelerde tonlama problem olmaya başlıyor ama yine de çok dert edilecek bir şey değil. buna örnek olarak ben xingchi'yle pinyin'i tonlamasız kullanarak bazı şeyler yazdığımda (önce kelimeler, sonra cümleler) bunları anlamada hiç sorun yaşamadı. elbette onun anadili çince, bu normal. ama o da bana tonsuz yazdığında anlayabildim. yine de dediğim gibi daha uzun ve karmaşık cümlelerde işin rengi biraz daha değişiyor.

çincenin fonetiğiyle devam ediyoruz. telaffuz konusunda zorlanılabilecek bazı noktalar var, şimdi onları göstereceğim. biz alfabeyi "a, be, ce, de, ... ve, ye, ze" şeklinde okuruz. onlarda ise durum "bo, po, mo, fo, de, te, ne, le, ge, ke, he, ji, qi, xi, zhi, chi, shi, ri, zi, ci, si, yi, wu" diye.

"bo, po, mo, fo" yazıldığı gibi okunuyor. burada dikkat etmemiz gereken "e" olarak yazılanın "ı" olarak okunması, çince'de "e" sesi yok. yani bu "dı, tı, nı, lı, gı, kı, hı" demek oluyor. "gı, kı, hı" biraz boğazdan olmalı ama çok abartmadan tabi. "yi" yazıldığı gibi ve "wu" hafif bir "ü" hissiyle okunuyor.

türk olduğumuz için telaffuzunda zorlanmayacağımız üç ses işe şunlar:
ji : ci
qi : çi
xi : şi
 
zorluk derecesini biraz arttıran sesler:
zhi : cı
chi : çı
shi : şı
ri : rı

ama en zor kısım (ben dı, tı, sı deyip geçerim genelde):
zi : z ile d arası bir ses
ci : t ile s arası bir ses
si : sı gibi bir şey

bazı karakterleri telaffuz etmek hayli zor olabilir ama cümle içinde kullanırken çok daha rahat oluyor, o yüzden bunun da çok endişelenilmemesi gereken bir konu olduğunu düşünüyorum.

son olarak çincedeki cümle yapısı ve zamanlar hakkında da konuşup bitireceğim

hemen hemen neredeyse sıralama aynı İngilizce'deki gibidir:
我要学习韩语. wǒ yào xuéxí hányǔ.
i will learn chinese. ben çince öğreneceğim.

sadece zaman belirten sözcüğün yeri farklıdır, çince'de (türkçe'de olduğu gibi) hep başa gelir:
明天, 我要学习韩语. míngtiān, wǒ yào xuéxí hányǔ.
tomorrow, i'll learn chinese. yarın, ben öğreneceğim çince.

soru cümlesi de farklı ama kolaydır:
这是谁的书? zhè shì shuí de shū?
this is whose book? (whose book is this?) bu kimin kitabı?
这是我的书. zhè shì wǒ de shū.
this is my book. bu benim kitabım.

çince'de dört zaman var: geniş, geçmiş, şimdi, gelecek.
fiili olduğu gibi kullanırsak geniş zaman; wǒ qù. i go. ben giderim
"le" geçmiş anlamı verir, fiilden sonra gelir; wǒ qùle. i went. ben gittim.
"xiànzài" şimdi demektir, fiilden önce gelir; wǒ xiànzài qù. i'm going. ben gidiyorum.
"yào" istemek ve -ecek eki, fiilden önce gelir; wǒ yào qù. i will go. ben gideceğim.

bu kelimeleri bütün fiiller için kullanmak mümkün yani üç kelimeyle bütün zamanlar cepte.

evet, şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. ekleme veya düzeltmelere, sorulara açığım. en olmadı tek dönem kredi doldurmak için alınabilir, kolay bir ders ve hızlı ilerleniyor. kanji'yle uğraşmayacağınız sürece çantada keklik. taken for granted. 理所当然 Lǐsuǒdāngrán.

not: ki aslında kanji de zor değil; anne, kızkardeş, büyükanne karakterlerinde hep kadın karakteri (nü) ortaktır. öğrenmek, öğrenci, öğretmen, okul karakterleri birbirine çok benzer ve öğrenci-okul karakterlerinin içinde çocuk karakteri bulunur. hepsi birbiriyle bağlanarak büyüyor. üç bin kadar karakter var ama bin tane bilseniz bile rahatça okuduğunuzu duyduğunuzu anlarsınız.

mükemmel: insanlar + iki
karışıklık: dil + gizem

göç: büyük + yürümek + batı + durmak

söz vermek: kelimeler + adam + ot + yaşam + toprak


Perşembe, Ocak 26, 2017

memurun faslı


önce başlığı postmodern çerçevede bir tiyatro örneği yapacaktım ama sonra çok iddalı olduğuna karar verdim. çünkü evet burada bütün bir post tiyatro döneminden bahsedecekten değilim, hatta tiyatroda postmodernizm de değil konumuz. neyse, ne olmadığını söylerken ne olduğunu söylemiyorum. iyisi mi hemen şöyle sitede ne okuyup gitmeye karar verdiğimizi görelim:

"Geleneksel ortaoyunu tiplerinden Pişekar ve Kavuklu’nun çevresinden sahneye aktarılan oyunun birinci bölümünde memurumuz düşle gerçek arasında ki ince çizgiyi kaybetmektedir. İkinci bölümde eski zamanlarda vali olmak isteyen birinin uğraşsız emeline ulaşması ironik bir biçimde anlatılırken, üçüncü bölüm; bir patlıcan mevzusuyla menfaatlerin dört nala koşumunu seyirciye göstermektedir. Oyunun geriye kalan bölümlerinde ise; öğretmen- öğrenci, amir –memur, patron- işçi hatta iki sevgili arasında düzene sitem, güldürü öğeleriyle sıralanmakta, eşek olarak ölen birinin insan olarak dirilmesi güldürmekte, bir memurun hayatının eskiden ne kadar zor olduğu tüm oyun boyunca ele alınmaktadır."

yazanın coşkun ırmak yani öyle bir geçer zaman ki dizisinin senaristi olduğunu bilmek bana ne kazandırdı bilmiyorum. ya da bir sürü kitabı olması ki bu noktada hiçbiriyle en ufak bir karşılaşma yaşamamış olduğumu gördüm. ne beklemeliydim? hiçbir fikrim yoktu ve çok hafif kar yağan bir günde tiyatroya gittim. (bunu söyledim çünkü hava çok tatlıydı) orkestrada kimi görsem beğenirsiniz? eski müzik hocamı, adını hatırlayamadım ama bize keman çalardı, mozart genelde, onu hatırlıyorum. ordaysa perküsyondan sorumluydu. bir an genç hissettim ama çok sürmedi.


beş oyuncu sahneye gelip seslerini açmak suretiyle hahahoho yaptılar ama bu da oyunun bir parçasıydı ki o zaman bundan emin olamasam da -sonuçta daha yeni başlamıştı- bir üstkurmacanın varlığından şüphelenmiştim. oyun ilerledikçe zaman zaman kızların "düzgün oyna be" diye adamlara ayar verişi, önce geleneksek kavuklu ve pişekar rolünde çıkan iki oyuncunun "biz bunu beceremeyiz" deyip cübbeleri çıkarması,kız kılığındaki gencin yere düşüp balon göğüslerinden birinin yarıya inmesi ve sonra "fazla memesi olan var mı?" diye sorması, seyircilerin arasına girmeleri, orkestrayla sık sık muhatap olmaları, paşa olan kızın nişanların şıngırtısına kendini kaptırması ve bunun gibi zilyon tane şey seyirciye tiyatroda olduğunu bir an olsun unutturmuyordu. tamam abarttım arada kayışlar kopuyordu ama çok geçmeden yeniden dürtülüyorduk.

adında memur geçmesinden bile içinde politik anlamlar yüklü olduğunu tahmin edilebilir sanıyorum ama  sandığımdan çok daha fazlaydı. o eski memur ve işçi hikayesinin yanı sıra güncel olaylara da göndermeler vardı ama o konuyu burada deşmeyeceğim. hani hiç sanmıyorum ama benim "fazla" yorumlarım yüzünden kimse zan altında kalsın istemem.  hislerime göre ırmak'ın bu tiyatroyu yazarken kafasında bu yoktu sanki, yani tabi ki orijinal metni görmedim ve adamı da tanımıyorum ama oyuncular ne kadar iyi olursa olsun -ki kızlar pek iyi değillerdi, bunu itiraf etmem gerek- bazı tiratların havada kaldığını hissettim. öyle düşünmemin sebebi de tam olarak budur.

ortalama bir oyundan çok fazla şarkı türkü faslı vardı ve sonuçta sesleri fena olmasa da işleri şarkı söylemek olmadığı için bir süre sonra sesleri dayanılmaz oldu. (hani sesin kötüyse kısık söyle bari, arkadaşlarının arasında kayna, ne diye bağırıyorsun?) bir süre sonra artık sessizlik arzulamaya başladım. yine de asıl canımı sıkan bu değildi, elbette ben de çok defa güldüm ama salondakilere kıyasla yarı yarıya bile değil. neden? çünkü hep kaba komedi, oyuncuların görünüşleriyle konuşma şekilleriyle oynayarak kurulmuş bir komedi vardı. ve ben de nasıl bkm'yi güldür güldür ya da kural-cemcir ikilisinin işlerindeki bu fiziksel komediye saydırmışsam burada da sessiz kalmadım. (içimden tabi) bana göre bir kolay yoldan yapılan ucuz komedi ve gülmüyorum. doğaçlama gelişen fazla meme olayına bayağı güldüm ama, o da doğaçlama olduğu için ve aslında yine bedensel içeriği olsa da kafa işiydi.    

sonuç olarak gittiğim için pişman mıyım? hayır. ama daha iyisi olabilir miydi? çok daha iyisi olurdu. 



Perşembe, Ocak 19, 2017

neyi anlattım ben de bilmiyorum


not: her bölüm farklı zamanlarda yazılmıştır, bu resim de iki ay önce çekilmiştir. 

kodaline - high hopes

bu yazıyı yazıyorum çünkü yeni yıla girerken yazıyor olmak istiyorum, bütün yıl boyunca yazabilmek için. çoktan parmaklarım yoruldu, bütün gün boyunca ya ders çalışmak için ya da bir hikayeyi yazabilmek için parmaklarım klavyede gezindi ve şimdi fark ediyorum ki tükenmiş durumdalar. Bir de insanlarla konuşmak için yazmış olduklarım var. şimdi yalnızca işaret parmaklarımı kullanıyorum. geçen yıla girerken saçma sapan bir video izliyordum, dalmışım. bütün yıl saçma sapan videolar izledim mi, eh bilemiyorum, belki, olabilir. yalnızca iki dakika kaldığına göre bugünü saymayalım, on yedi gün sonra yirmi bir olacağım. ikibinonyedi. onyedi. hayatımın sayısı. bana ait olduğuna inandığım bir sayı.  on yedi yaşına geldiğimde hayatımı değiştirecek bir şey olacağını sanıyordum. olmadı ama şimdi dönüp baktığımda on yedi yaşım çok güzeldi. benim ben olduğum, mutlu olduğum, en çok özgür olduğum zamanlarımdı. saat dört sıfır ve artık takvimde 1.1.2017. havai fişek sesleri duyuluyor. bakmaya tenezzül bile etmiyorum. bu yıl bana ne getirecek? yirmi yıl sona erecek, hayatımın ilk çeyreği. en azından ben öyle sanıyorum. muhtemelen sıra dışı bir şey olmayacak, mutlu olabilsem, kendim olabilsem.

waldeck - memories

her an anılar yaratıyoruz, sonra unutuyoruz. bazen hatırlayabiliyoruz, bazen birileri sayesinde. hafızam pek iyi sayılmaz, artık çabuk unutuyorum. bu yüzden benim için hatırlayacak insanların olması güzel. az sonra sherlock'un yeni bölümünü izleyeceğiz. final haftasındayken ders çalışmak dışında her şey muhtemel vicdan azabı olsa da gün içinde çalışınca rahatlıyorsunuz. tamam çok bir şey yapmamış olabilirim ama hedefimdeki partı bitirmiş olmam yeterli bir şey gibi. üstelik yarın da çalışmaktan farklı bir şey yapacak değilim. bugün spotify açtım, reggae dub dinliyorum, aslında çok da dub içermeyen şarkılar. jerusalem, here i am.

vali - naar vinden graater

artık bir şeyler yazmam gerek. ne hakkında olduğunun bir önemi yok, izlediğim son film, yarım bıraktığım son kitap çince ya da zamanın nasıl geçtiği hakkında. önemli değil. artık bir şeyler yazmam gerek.

sabah gürültüyle uyandım, yan tarafta (yan olduğuna inanıyorum) bir takım makine sesleri (duvar delme sesi) beni anlamsız rüyalarımdan alıkoydular. bu sinirli bir sabaha uyandığım anlamına gelir. yataktan kalmak istemediğim halde daha fazla bu gürültüye tahammül edebilmem mümkün değildi. yorganı tekmeledim, saçımı topladım ve yüzümü yıkadım. tek başıma kahvaltı yaparken (çünkü ben tatilde bile olsam annem ve babam çalışmaya devam ediyorlar) bigbang theory izledim ve sherlock gerçekten bitecek mi kamooooon diye düşündüm. sonra bu senenin en güzel doğum günü mesajını aldım belki best message ever da olabilir, hafızam iyi değil. daha önce de bir kaç milyon kez söylediğim gibi sürpriz ve hediyeler umurumda değil sadece samimi bir kaç cümle. ihtiyacım olan bu ve bazen, bugün olduğu gibi, hiç beklemediğiniz bir anda gelir ve oturup kaç gündür yazmak istediğim halde becerememe karşın bu yazıyı yazmama neden olabilir.

finallerin korkunç gerginliği ve depresyona girmeme bile izin vermemesi sonucunda tatil başladığı anda depresif ruh hali üzerime çöktü. (şuan nordic folk dinliyorum anlamsızca). bundan yazarak kurtulabileceğimi sandım ama yazamadım. ne yapacağımı bilmeksizin ortalıkta dolanıp duruyor ve zaten üç hafta olan tatilim böyle geçmemeli diyordum. hastalıklı gibi günde üç milyon kez falan notlar açıklanmış mı diye kontrol ediyordum. çoğu açıklandı ve en ümitsiz olduğum dersten (çünkü üstten almıştım ve benim bölümüm bile değildi) a alıncaya kadar bu nevrotik tutumum devam etti. ki bu noktada roromiya'ya kucak dolusu teşekkürlerimi göndermeliyim çünkü gerekli bütün trickleri *bu noktada yazar sözlükten trick'in karşılığına bakıyor ve püf noktası olarak değiştiriyor* püf noktaları o bana söyledi ve ödev için de yardımcı oldu, o olmasaydı en iyi ihtimalle b- falan alırdım ve  hatamın da nerede olduğunu bir türlü anlayamazdım. teşekkürleeeeer roromiya!

tatil yapacaklarım kafamda belliydi. elbette kitap okumak, geri döndüğüm dernek işleri için ıvır zıvır, film izlemek, çince çalışmak ve yazmak. en başarısız olduğum noktanın yazmak ve okumak olması ironik mi bilmiyorum. aslında geçen senenin aksine dönem içinde verimli okumalar yaptım. tabi ki lisedeki gibi değildi, o haftada dört beş kitap okuduğum günler gibi ama fena değildi işte.

barış bıçakçı'nın "bizim büyük çaresizliğimiz"i okudum. kendimi en çok kaptırdığım roman bu ve orhan pamuk'un "beyaz kalesi"ydi ama pamuk'u okul için okuduğumdan saymıyoruz. hem çok güzel hem de yer yer olmamış dedim bıçakçı için ama hayli etkilendim. bilmiyorum neden ama çok içselleştirdim, yaşadım okurken. sonbaharın en güzel günleriydi ve üşüyerek bahçede çimenlerin üstünde otururken bir yandan şarkı söylüyordum. çok mutlu olduğum bir dönem, neden emin değilim. halbuki daha yeni yeni beni çok kötü etkileyen bir olay atlatmıştım. tabi burası şüpheli, hala zaman zaman yüzünü tahtaların arasından gösteriyor. geri dönüp yüzleşmeye cesaretim yok henüz.


arctic monkeys - old yellow bricks

bir dönem deli gibi strauss okudum, her fikrine katılmasam bile bir dönem strauss'un yeryüzündeki insan formu gibi gezdim (tövbeee kadsjdgrk). çinli arkadaşımın tavsiyesiyle, modern çin edebiyatının en önemli ismini okudum; lu xun. aylak adam lu hsun diye çevirmiş. (lu sin diye çeviren de var.) çince'de x, ş olarak okunur o yüzden hsun'u anlayamadım. (evet bir süredir çince uzmanı gibi davranıyorum.) bir delinin güncesi, kısa öykülerden oluşuyor. gerçekten çok sevdim, çok yakın hissettim. zaten aylak adam müthiş bir kapak yapmış. çin edebiyatıyla daha fazla haşir neşir olmak istiyorum ama bakalım mümkün olacak mı?

sürekli saçma ve kötü rüyalar görüyorum, mesela geçen gün zorla evlendirildiğimi gördüm ki ailem evlenmeme son derece karşılar (en azından önümüzdeki beş yıl içinde), böyle temelsiz bir bilinçaltı ürünü ve bütün gece ağlamaktan helak oldum. herhangi bir mantık çerçevesine oturtmayı beklemiyorum ama en azından bilinçaltıma nereden geldiğini anlayabilsem iyi olurdu. 


the doors - people are strange

yaşlandım edebiyatı parçalamadım bu yıl farkındaysanız. oldukça sıradan bir gündü. sıradan günlerin güzelliği biteceği için endişenmemeniz, çoğu zaman bu sondan bir çeşit huzur duymanızdır. artık yatağınıza gidebilir ve her şeyi yok sayabilir, bu dünyayla kurduğunuz bilişsel iletişime ara verebilirsiniz. kabus olmadığı sürece rahat bir teneffüstür. elbette bu aynı zamanda büyük ihtimalle yeni bir anınızın olmayacağı, teneffüste silinip gidecek bir gün olduğu anlamına gelir. bu da üzer, boşa geçip gitmiş bir gün gibi. neyin üzmeyeceğini soralım? sanırım bunun bir cevabı yok. belki sadece yarının daha güzel olabileceği umudu. edit: buraya bir ayten alpman - birazcık umut koyulmalıydı. 


Cumartesi, Aralık 24, 2016

dört eski ve bir yeni yıl



evet, biliyorum. kendimden utanmam gerekir. dördüncü yılımı kutlamayı unuttum. ama blogumu seviyorum, yazmaktan vazgeçmeyi düşünmüyorum. sadece... zaman ayıramıyorum.

bu 228. yazı. arama motoruyla bana gelenler listesinde "bir daha geri gelmemek" üçüncü sırada kalmaya devam ediyor, ilk sırada "arrakis blog" var. K-çift mimi birinci sırada yer alıyor, aslında onu silmeyi düşünüyordum. aslında bütün k-müzik k-drama yazılarını başka bir bloga aktarmayı düşünüyorum. bakalım, belli olmaz.

2016'ya yazdığım mektup:

"şuan hazırlıkta bir anlamda sürünüyorsun. kendi çapında bir şeyler yapmak için uğraşıyorsun. birçokları senin hızlı bir giriş yaptığını söylüyor, gel gelelim bazı şeylerin senin için ne kadar zor olduğunun farkında değil kimse. annen arıyor... kısa bir konuşmadan sonra kapatıyorsunuz. söyleyecek çok da bir şeyiniz yok. ev arkadaşların çiğ köfte akşamı yapmak istiyorlar. seninse uykun var, yarın da sinema derslerin. aslında uyumak istiyorsun ama mümkün değil. aslında şuan zion t'nin "eat"i çalıyor. bu adamı seviyorsun. bu adamı cidden seviyorsun. ama son zamanlarda neredeyse hiç denilebilecek kadar az k-müzik dinlediğini söylemek lazım. genelde kaiser chiefs'in bu ara. nirvana ve panic at the disco bir de. katıldığın derneğin akademi koluna girip yetmezmiş gibi blog işini üstlendin. merak ediyorum o zaman derneğin durumu nasıl olacak, koca bir yıl sonuçta. (now playing: zion t - zero gravity) sen hala o dernekte misin, kulağa tuhaf geliyor. bunu okuduğunda lisans eğitimine başlamış olacaksın büyük ihtimal. şuan kimlerle arkadaşsın, o zaman kimlerle olacaksın... bir şey sormak istemiyorum. tahminim yok. nerede kalıyorsun, ne yapıyorsun, nasıl gidiyor, sen anlat bana...."

2017'ye mektup:

"şuan hazırlıktaki rahatlığını özlüyorsun ama memnunsun, zor olsa da güzel lisans, severek öğreniyorsun, bu yüzden notların da iyi. bu sene ablanla birlikte kalıyorsun, enişten florida'ya gitti bir seneliğine. bazen ablanı dövesin geliyor. çoğu zaman ya da. lumineers - sleep on the floor dinliyorsun bugünlerde sık sık. türklere yöneldin, no land, adamlar, kaç canım kalmış, peyk. indie dinliyorsun, çince bazen, bir de yetmişler seksenler var tabi. k-müzik'ten daha da koptun. en son ne zaman dinlemiştin hatırlamıyorsun bile. dernekten ayrıldın ama oradaki arkadaşlarınla görüşmeye devam ediyorsun. okulda radyo pogramı yapıyorsun, bir avuç dinleyicin var. yalnız gezenin düşleri iki'yi yazmayı planlıyorsun. (böyle dememin sebebi sürekli yalnız takılman.) aslında üniversitede iki yakın arkadaşın var, biriyle aslında okulun ilk günü tanışmıştın, salı ve perşembe günleri yemek yerken edebiyat, sinema ve felsefe üzerine sohbetler yapıyorsunuz, beyniniz yanıyor tartışırken ama çok zevk alıyorsun bundan. diğeriyle hazırlığın son kuru tanıştınız, ilk gördüğünde biliyordun, o mühendislik öğrencisi olduğu için hiç ortak dersiniz yok, zamanlarınız da uyuşmadığından nadiren görüşüyorsunuz ama her gün konuşuyorsunuz. her şeyini paylaşabildiğin birisi. lise arkadaşlarınla görüşmeye konuşmaya devam ediyorsun. ilişkiniz tadını koruyor. bugünlerde politikaya geçip sinemadan çap yapmayı düşünüyorsun, sonra vazgeçiyorsun. hatta belki de sosyolojiden yandal? merak ediyorum bölümünü değişmiş ya da çapa başlamış olacak mısın? geçen iki dönemin sonunda ortalaman kaçtı? peki kısa film çektin mi hiç? hala mutlu musun? Xingchi ve Shohei nasıl? hala konuşuyor musunuz? aşık olmayı beceremedin değil mi? peki çöplük nasıl? kedin nasıl?" 

*** 

biri beni mimlemiş miydi? yoksa benim yüzsüzlüğüm yine iş başında mıydı? pek hatırlamıyorum ama bu mimi almış ve yazmışım, yayınlamayı unutmuşum herhalde. ben de bilmiyorum. kafamın pek yerinde olmadığını söylememe bile gerek yok herhalde. herkesi de mimliyorum.

1)kimse mükemmel değildir ama yine de eksikleri düzeltmek mümkün. huylu huyundan vazgeçmez mi dersin? yoksa şu huyumu değiştirsem hiç fena olmaz mı? nedir o huyun? 2017 için kendinde değiştirmek istediklerin neler?

yerli yersiz suçluluk krizlerine girişim. bundan kurtulmak istiyorum. tabi ki bu öze dönük eleştirelliğimin biraz azalması, bunlara bağlı olarak aşağılık kompleksinin benden fersah fersah uzaklara kaçması en büyük dileğim. insan kendi kendine hayatı zindan ediyor, tabi ki başkaları da boş durmuyor ama kendimizle uyuşabilsek her türlü taarruzdan sağlam çıkabiliriz bu işin bencesi.

2)meşhur alaaddin'in sihirli lambası oldu ya kucağına düştü. ve tabi ki 3 dilek hakkı verdi. dikkatli düşün, klavyenden çıkan her cümleyi gerçeğe dönüştürebilir. ne dilerdin?

sonsuz dilek hakkımın olması fksjgdkhjfnvs hayır bıkmadım.
buzzati'nin öyküsündeki gibi dünyadaki bütün güç sahiplerinin öteki tarafı boylamasıyla insanların güçlü olmamaya çalışması ve bunun beraberinde getirdiği barış dolu bir dünya.
sevdiklerime sağlıklı uzun ömürler, e bana da tabi.
herkesin ruh eşini bulup onunla tatlış bir hayat geçirmesi.

3)şimdi gerçek hayata dönüyoruz, evin, çocukların, kendin, kedin.. için yeni yılda neler yapmak var aklında? şimdiden düşünelim ki, yeni yıl kapıda hazırlıksız yakalanmayalım :)

ne evim var ne çocuğum. bana ne olacağını allah bilir. kedim öküzleşme yolunda ilerliyor ama aklı hala beş karış havada... yeni yıl diye bir şey yok. inanmıyorum. ama benim yirmi olacağım gerçeği var ki fena koyuyor. yirmi yaşımda ne yapacağım? mümkünse önce aşık olacağım, ortalama kasıp çapa başlayacağım, resim olayına ciddi bir biçimde el atacak ve en az beş tane öykü yazacağım, öykülerimi dergilere göndereceğim. bir sürü güzel film izleyip bir sürü güzel kitaplar okuyacağım. gezip tozacak ve de depresyonlara gireceğim. çinceyi ilerleteceğim ve bir dil öğrenmeye daha başlayacağım. olması mümkün şeyler genel olarak yani ama hepsi olur da ben yine aşık olamam.

4.piyangodan büyük ikramiye çıksa hepimiz dünyayı gezeriz değil mi? sen neler yapmak isterdin? bir de şöyle düşün, o istediklerin için çok  para şart mı? belki de değildir.

şimdi gerekenler var, gerekmeyenler var. bir kere büyük çapta yardım etmek istiyorsan şart. hele hele gezmek istiyorsan kesinlikle şart. ben bunu çok iyi anlamış durumdayım. sonra mesela kemana yeniden başlamak istiyorum, hatta gitar piyano falan da öğrenmek istiyorum. eee? para gerek.  demek ki neymiş, para lazımmış, biraz da saadet getirebilirmiş.

5.para para para. para harcamadan da gerçekleştirebileceğin hayallerin vardır elbet. haydi onları da paylaş, bekliyoruz.

bu soruyla üçüncü soru arasındaki fark nedir? yapmak istediklerim eşit değil midir hayallerime? zaten çoğu parasız hayaller, pek paralı hayalim yok gibi. ya ne saçma cümleler kuruyorum. neyse ben sadece yazmak istiyorum. film çekmek istiyorum desem, mesela o paralı hayaller kapsamına girer. biz fakirler yazarız, sinema lükstür. 

Salı, Aralık 13, 2016

aralığın beş günü




iki aralık

şimdi antalya'dan yazıyorum ama bu yazı yayınlandığında tabi ki istanbula dönmüş olacağım. tabi ki diyorum çünkü tatilim çok kısa ve burada internet yok. ki bu da tabi ki harika bir şey. günüm ananeme yardım ederek, kedimle oynayarak, fotoğraf çekerek ve bahçede anlamsızca koşturarak geçiyor. bir de kitap okuyor ve yapmam gereken ödevleri düşünüyorum. ama yalnızca düşünüyorum.

kedimin öküz kadar olmuş olması? ilk başta bana trip atıp sonra hemen barışması? tüyleri iyice uzamış ve yumuşacık olmuş. güneş batarken oturma odasında oturuyorduk, kucağıma aldım ve bu geldiğimden bu yana ilk kez bu kadar uzun süre sakince oturdu. benim bir parçam gibiydi, oda karanlık, o simsiyah. hırlamasının yavaşça sona erişi ve benim uykuya daldığını anlamam. sonra bir ses ve sıçradı. onu sakinleştirdim ama bir kere uykusu kaçmıştı.

fiziksel olarak büyüse de karakterinin iki ay öncekinden farkı yok. aynı alışkanlıklar, aynı oyunlar, aynı tavırlar. oğluşum hep çocuk kalacak. insanları sevecek, diğer kedilerden çoğu zaman korkacak bazen arkadaş olacak ve kin tutmayacak. balığı çiğ yiyemeyecek ama taze ekmeği çok sevecek. benim oğlum olduğunu delilikleriyle salaklığıyla hep belli edecek. ona nasıl bu kadar bağlandım? bir avuç olduğu zamandan beri birlikteyiz.

kış 445, bahar 1370, yaz 868, güz 465 (mevsimlere göre çektiğim fotoğraf sayısı)

yedi aralık

gerçekliğinden emin olamadığım bir kaç gün daha geçiyor yavaşça. bu aralık da gidiyor, bu yıl da bitiyor işte, xingchi'den mail gelmiş olup olmaması beni çok da bağlamıyor artık. bayhan'ı görmek beni kahkahalara boğmuyor. ev kendi kendime özgürce takıldığım bir yer değil. sabahları sövmüyorum artık neden okul var diye, okulu sevdiğim için değil. belki her zamankinden daha çok kaçmak istiyorum oradan. ama şikayet etmek, isyan etmek falan güzel şeyler bunlar. insanı hayata bağlıyorlar. karşıtlıklar renk getiriyor. şimdi tek kelime edemiyorum. hala lisedeymişim gibi her sabah dokuzda derse giriyorum. tanımadıklarımı görüyorum, biraz tanıdıklarımı, daha çok. bazılarını diğerlerinden ayırıyorum, bazılarını fark etmiyorum bile. yalnızca o bilmem kaç bin insandan biriyim. hiçbir özelliğim yok beni onlardan farklı kılan. hepimiz insanız, genciz, öğrenciyiz. solumdaki rusça sağımdaki endonezce konuşurken bile aynıyız. ama bir fark olmalı. bizi biz yapan o küçük dokunuşların yumuşaklığı kadar birbirimize bakıyoruz. fark nedir bilmiyorum.

on aralık

bu  hafta o kadar kötü geçti ki güzel bir şey olsa da sevinsem diye düşünüp bir şey bulamıyorum. cumaya kadar dört belgesel izleyip response paper yazmalı, cuma akşamı da oturup tarih ödevini yapmam gerek ki söz konusu ödevin ne olduğunu bile anlamadım.

uzun zamandır görüşmediğim bazı arkadaşlarımla görüştüm. beni görünce hepsi çok güzel tepkiler verdiler, şaşırdım. çok da samimi değiliz aslında (uzun süredir görüşmedik, aramadık, mesaj da atmadık) ama sanırım ukala ve agresif kabuğumun altında yatan salağı biliyorlar artık, gıcıklıklarıma gülüp geçiyorlar. birlikte birçok şey paylaşmışız, bunu yeni fark edince tuhaf hissettim. yorulduğum için arkamı dönüp giden bendim. yine de aslında hiçbir şekilde borçlu hissetmemem gerek, aldığım sorumlulukların hepsini en iyi şekilde yerine getirdim ama nedense suçlu hissediyorum işte, yardım etmediğim için o karışık zamanlarda. müdahale edemeyeceğim mahrem sorunlardı bunlar ama mantığım bunu anlamayı bile kabul edemediği için en kolayı başımı çevirmekti. yine biliyorum ki konuşmaya devam etsem de hiçbiri beni dinlemeyecekti. çünkü onlar beni hep yabancı gördüler.

yirmi bir otuz: gök mü gürledi? kuşlar niye korkunç bağrışmalarla kaçıyorlar? sirenler ve ambulans sesleri. 

on bir aralık

gerçeklikten kaçmak için elimden ne gelirse yaptım ama nereye kadar gidebileceğiniz belli. odanızda yalnız kaldığınızda, daha da kötüsü yatağınıza uzandığınızda sizi yakalayıveriyor. yorganı çekerek farklı bir dünya hayallerine dalmaya çalışmak sonuçsuz. bazen yaşama sabredebilmenin tek nedeni. bazen gerçeklikle karşılaştığınızda taraf değiştirip size kurşun sıkan bir hain. bunu da ritüelden sayabilir miyiz?

on üç aralık

yılın en kötü haftasını geçirdikten sonra işte buradayım. bugün rabia olaylarıyla ilgili bir belgesel izledim, sessizce ağlamak zorunda kaldım ayıp olmasa da sesli ağlamak. ne yönetmen farkındaydı durumun aslında ne de yapımcı. ne de rabia olaylarına katılmış olan ve konuşurken ağlayan mısırlı kız. çok sevdiğimden değil goffman'ı ama bugünlerde sık sık haklıymış gibi geliyor, bu samimiyetsizlik ancak oyun içinde erimemiş bir oyuncudan ya da en başında yaşamda iğreti duran bir oyundan akabilir. bu tiyatronun bir parçası olmayı reddediyorum.

bir de kar yağdı az önce istanbul'a. azıcık da olsa ilk kez olduğu için, bir sevinç çığlığı attım ve sokaktaki insanlar bana baktı. ufak bir kar tanesi doğruca dilimin ucuna kondu.

kar neden yağar kar?