Cumartesi, Ağustos 27, 2016

kore müzik tarihi: popun gelişimi ve rock müzik


En son trotu ortaya çıkarmıştık. 1945'te Kore Japon işgalinden kurtulup güney ve kuzey olarak ikiye bölününce batı kültürü Güney Kore'yi etkisi altına almaya başladı. Artık bar ve kulüplerde batıdan gelen şarkılar çalıyordu. 50-53 yıllarındaki Kore savaşından sonra Amerikan askerleri Kore'de kaldı ve bu süre boyunca Amerikan kültürü Kore'de yayıldı ve onların müzikleri daha makbul oldu. 1957'te Amerikan Güçleri Kore Ağı radyosu yayına başladı. Kore; blues, jazz ve rock'n roll ile haşir neşir oldu. Ekonomi ilerledikçe müzik trendleri oluştu ve şarkıcılar daha geniş kitlelere performans sergilemeye başladı. Beatles dalgası Kore'ye ulaşınca ilk rock grubu Add4'un da kurulmasına vesile oldu oldu. 


Shin Jung Hyun'un kurduğu grup aslında müziğe ellili yıllarda başlamıştı, zaman içinde rock müziğe koreye dair bir şeyler katabildiğini gördüğünde 1962'de grubu kurdu. Bu yüzden kendisi rock'ın dedesi olarak tanınır. Altmışlarda ve yetmişlerde de psikedelik rock müziğin başını çeken kişi olmuştur. Oğulları da kendi gibi ünlü gitaristler olmuşlar ve hatta en büyük oğlu Shin Daecheol ünlü heavy metal grubu Sinawe'yi kurmuştur. 1968'de Seul'de ilk yetenek yarışması yapıldı. Bu yıla kadar Add4 büyük bir başarı elde edememişti, tabi sonra işin rengi değişti, *bir fincan kahve*  ve *bu bir yalan* gibi hayli ünlü şarkıları oldu. Bir de bu yıllarda müzik piyasasına atılan Song Chang Shik var, geleneksel solfeji reddetti ve melodileri yeniden yorumladı. Bu melodileri geleneksel sistemler yazmak zor olduğundan önceden var olmayan notalar yarattı.

Bazı koreli şarkıcılar uluslararası arenada boy göstermeye başladı. 1961'deyse Han Myeong Suk'un şarkısı *sarı tişörtlü çocuk* fransız şarkıcı Yvette Giraud tarafından coverlanmıştı ve japonya'da da oldukça popülerdi. Kim Sisters, Amerika'da çıkış yaptılar ve Ed Sullivan'ın ünlü programında yirmiden fazla performans sergilediler. Kim Sisters üyelerinin ikisi gerçekten kardeşti; Sue ve Aija. Diğer üye ise kore savaşından önce de ünlü bir şarkıcı olan Lee Nanyoung idi. *Mokpo'nun göz yaşları* Amerika'da çıkış yapan bir başka şarkıcı henüz on dokuz yaşında sahneye çıkan Patti Kim'di. 1963'te yayınladığı *aşkın simgesi* popüler olmuştu. Sonraki yıllarda "nisan bir kere geçmiş" "aşkın övgüsüne şarkı" *sevgili maria* *seni unutmam* gibi ünlü şarkıları oldu. 34 yaşında evlendiğinde yetmiş kadar albümü beş yüzden fazla şarkısı vardı.

Yetmişlerde müzik piyasası hükümet tarafından baskı altındaydı, ağır bir sansür vardı. Shin Junghyun uyuşturucu suçlamalarından hepse girdi. Altmışlarda orduya katılarak müzik hayatına devam eden Han Daesoo 74'te yeniden piyasaya girmesine rağmen iki albümü (Upuzun yol, Lastik ayakkabı) hükümet tarafından banlanınca kendini sürgün ederek Amerika'ya taşındı. Ancak sonrasında bu albümlerin şaheser olarak kabul edildi ve *bana biraz su ver*  *mutlu bir dünyaya* şarkıları gençliğin marşı oldu. Han Daesoo sonrasında New York'ta Genghis Khan isimli bir rock grubu kurdu ama grup pek fazla sürmedi. 89'da "Infinity" isimli bir albüm yayınladı. Caz gitaristi Jack Lee ile çalıştı, doksanlarda kore müzik piyasasında yeniden göründü ve daha deneysel bir tarz ortaya koydu. Kore'nin John Lennon'ı olarak bilindi.

Trot müzisyenlerinin popülaritesi artarak devam etmişti. Lee Mija, 2003'te Kuzey Kore'de ilk defa performans sergileyen sanatçı kariyerinin başlarındaydı.Bir de muhtemelen kore magazinin en acayip adamı Nahoona var. (Japon mafyası tarafından iğdiş edildiği söylentisi çıkınca en sonun canlı bir yayında pantolonunu indiriyor.) Bir de elbette ilk tanıdığım şarkıcılardan Tae Jin Ah. Hala sahneye, hatta nadire de olsa müzik programlarına çıkıyor. Kendisi zaten içinde YMC'nin de bulunduğu bir şirketler grubunun kurucusu. Ben de seviyorum şarkılarını.

Yetmişlere dönersek zorlu dönemde rock camiasında ışığı parlayan tek grup Sanulrim (dağ ve yankı kelimelerinin kombinasyonu) oldu denebilir. Daha üniversitedeyken oluşturdukları grubun adı Mui'ydi ve üç üye kardeşti. 77'de MBC'nin üniversiteler arasında düzenlediği bir yarışmayla halka kendilerini açtılar. (yarışmada söyledikleri şarkı: lütfen kapıyı aç) Bu yarışma modern festivallerin de öncüsüdür. Aynı yıl ilk albümlerini yayınladılar ama psikedelik ve hard rock gibi halkın alışık olmadığı bir tarza yöneldiklerinden yadsındılar, yine de yetmişlerde sanatçılar marihuana kullanımından tutuklandıkları için bu çemberine dışında kalan Sanulrim'in dönemin en önemli grubu olduklarını söylemek mümkün. 2009'da baterist olan en küçük kardeş trafik kazasında ölünce grup dağıldı. Aralarından biri ölene kadar müzik yapmaya devam ettiklerini düşününce duygulanmadan edemiyorum.


Seksenlere geldiğimiz olaylar biraz daha değişti. Ballad şarkıcıları ön plana çıktı, rock geri planda kaldı. Buna rağmen rock müzik piyasası kendi içinde ilerlemeye devam etti, heavy metale yöneldiler. Baekdoosan, Boohwal ve Sinawe gibi üç efsanevi grup kendilerini gösterdiler. (Ki ilginçtir üçü aynı sene çıkış yaptı.) En ilginç hikayeninse Baekdoosan'a ait olduğunu düşünüyorum çünkü grubu kuran Yoo Hyeonsang'a sevdiği kadının ailesi trot şarkıcısı olacaksın diye baskı yapıyor ve adam da oraya yönelmek durumunda kalıyor, bu yüzden otuz yıllık grubun yalnızca dokuz albümü var. (Ama bence çok güzel trot şarkıları var adamın. Bir de yaşlı halinden bir sahne izleyelim.) Müzik tarzları ise geleneksel müzikle metalin karışımından oluşuyor. *women driving highway* (Kişisel olarak çok da metal sevmem, muhtemelen bu yüzden en sevdiğim şarkıları in my life) Beatles Code'un ilk sezonun CN Blue ile aynı bölümde yer almışlardı. (O da bayağı ilginç CN Blue'ya rock grubu demek bile zorken metalcilerle çıkarıyorlar.) İlgilenenler için en iyi parçalar playlisti ve bence gerçekten bunlar en iyi parçaları.

Sinawe'den devam etmek istiyorum. Oldukça uzun ve karışık bir öyküsü var kendilerinin. Sayısız üye değişiminin içinde yer alanlar Im Jaebeom, Kim Jeongsoo,  Kim Bada ve Seo Taiji gibi herkesin bildiği isimler. (Hepsine tamam da bass gitardan hiphop a geçen seo taiji'ye ne demeliyiz? eline de yakışıyor) Grubun eski zamanlarına bakınca o zamanları hiç bilmediğim halde nostaljiyi hissediyorum. İşte size bir adet 1987'deki performansları. Birçok ünlü şarkısı var grubun, 2012'de de I am singer2'ya katılıp ilginç coverlara imza attılar. *aşka veda* Son zamanlarda Kim Bada yürütüyor grubu diyebiliriz ki kendisini belki bu yüzden belki diğer şarkıları yüzünden çok seviyorum. O yüzden bu da 2015 Sinawe'sinden bir tat olsun. 

Boohwal'e gelirsek... Rock rock rock izleyin diyormuşum. (Grubu anlatan dört bölümlük mini dizi.) Grubun adı önce "the end" iken Kim Tae Won, Boohwal yani diriliş olarak değiştirmiş. Haklarında söylenecek çok şey var o yüzden ben az şey söyleyeceğim. İlk vokal Sinawe'nin de vokalliğini yapmış Kim Jeong Soo idi. Sonra Charisma ve Little Sky'da da yer aldı, en sonunda amaaan dedi solo yaptı. Tatlış bir adamdır, hemen bir playlistİkinci vokal Lee Seung Chul'dü. O bin tane cover'ı yapılmış o harika Heeya şarkısı işte onun zamanında çıktı. İşte size 1996 ve 2002 versiyonları. Coverların tabi ki en kralı Ailee'ninkiydi. Ama tabi ki bir başka müthiş cover da benim kara sevdam Guckkasten'dan geldiği için onu da paylaşmadan edemiyorum efendim. (Ben buralarda yokken Guckkasten ünlü olmuş, hatta Hyunwoo King of Mask Singer'a katılmış, Radio Star'a çıkmış, Lol şampiyonaları için şarkı yapmış, neler oluyooor?)

hee-yah, bana bir bak
alıştın beni sevmeye, değil mi?
benden nefret ettiğini söylesen bile biliyorum yüreğini
gitmeden önce beni sevdiğini söyleseydin, canım yanabilirdi
geriye baktığımda, benden nefret ettiğini söyleyişin hüzünlüydü
yağmurun ortasında gittin, hiçbir şey söylemeden, çok üzgün görünüyordun
bakışın, beyaz yüzün ıslanıyor ve üşüyordun
bakışın, her gece rüyalarıma takılıp kalıyor, seni hala özlüyorum
hee-yah, bana bir bak
ah, hee-yah, lütfen bak bana

Bir ara Park Wan Kyu geldi tek albüm için. Birçok OST'si olan bir adamdır, Boohwal'den ayrıldıktan sonra solo yapmıştır. (Ne çektiler ama di mi?) Lonely Night performansını şuraya bırakayım. Ve Jung Dongha sekiz yılla en uzun süreli vokali grubun. 2014'te gruptan ayrıldı ve aynı yıl kendi solosu Begin albümünü yayınlamıştı. (İki yıl mı, tarihe bakmasam geçenlerde diyecektim.) O da harika bir albümdür ama ayrılmasının acısı tazedir. Şimdi vokal Kim Dong Myun, onunla da bir albüm gelsin isteriz, Purple Wave'den bu yana dört yıl geçti öhöm. (Grupla ilgili daha ayrıntılı bir yazı için keypapshowGrup olarak bir de Black Hole var, onların da adını anmamış olmayalım. İki senelik bir MV, bu şarkılarını pek seviyorum. 

Rock müzik böyleydi ama dediğimiz gibi seksenleri domine eden ballad şarkıcıylarıydı. Lee Kwang Jo *yakın olmak için çok uzaksın* albümüyle üç yüz binden fazla sattı. Gerçekten de çok güzel bir şarkıdır. Ali bunu immortal song'da coverlamıştı. Sonra sesine aşık olduğum bir adam Lee Mon-se vardı. (Bunu aynı gün doğduğumuz için demiyorum, gerçekten.) En son yayınladığı New Direction albümünü bile aşkla şevkle dinledim. İlgilenenler için bir playlistOld Love şarkısını da Bada coverlamıştı. (Kim Ba Da değil, kız olan Bada, SM Bada.) Moon Myungjin de *ağaçların gölgesinde duruyorşarkısını coverlamıştı. 

leylaklardan gelen güzel kokuyu kokladığımda
unutamadığım o anı acıyla sardı kalbimi
ve ağladım otobüsün camına yaslanarak
ağaçların gölgesinde duruyor solan hatıran
sonbahar geldiğinde soğuk yağmuruyla
sabahın soğuk esintisinde, unutuluyor
öylesi güzel bir dünya, asla unutmam aşk hikayemi
kuruyan ağaçların gölgesinde, asla unutmam o kokuyu
öylesi güzel bir dünya, biliyordun seni nasıl sevdiğimi
kayan yıldızlarla gökyüzünün altında



Bir playlist de Byun Jinseob için gelsin. Dönemin ünlü şarkılarından biri de Lee Yong-hoon'un *Gwanghamun'un şarkısı*ydı. Tabi ki bir de Cho Yong Pil vardı. 80'de başlayan Asya Müzik Forum'unda birinci olmuş, Hong Kong ve Japonya'da performans sergilemişti. "Pencerenin dışındaki kadın" Kore'deki hitlerinden biriydi ve New York'ta bile söylemişti.  Ama ben Mona Lisa'ya aşığımdır, Hatta Guckkasten reklamı iki olsun, onun da coverını yapmışlardı. En iyisi Kim Bada ve Seo Moon Tak'inkiydi. Bir de gerçek Kim Taewon ve onu oynayan No Min Woo'nun bir performansı var ki Kim Taewon hatırına koyuyorum. 

her şeyimi versem bile kalbi ulaşabileceğimin ötesinde mi?
gülümsemen olmadan, senin adın mona lisa
böylesi bir acımayla sana baktıktan sonra
etrafında dönüp durmak zorunda mıyım?
göz yaşların olmadan, senin adın mona lisa
bütün anılar hala benimleyken gidemem
hiç durmadan fısıldayarak yanında kalırım
ama bu yetmez
aşkımı kabul etmenin hiçbir yolu yok mu?
mona lisa'm mona lisa'm, bu bakışını sevmiyorum
aşkımı kabul etmenin hiçbir yolu yok mu?
mona lisa'm mona lisa'm, beni çok üzüyorsun

En son da 2013'te Bounce hit olmuştu. O sene Gayo Daejun'da hep birlikte söylenmişti. Hatırlayınca duygulandım yahu. Henüz KARA ve 4Minute dağılmamış, Jia ve Hyunseung ayrılmamış, SNSD dokuz, EXO on iki kişiydi. 

Seksenlerde trot şarkıcılarının en ünlüleri Jo Hyun Mi ve Epaksa'ydı. Jo Hyunmi'nin ilk albümün *yağmurlu yeondongyo köprüsü* sizlerle. Trot severlere bir playlist bırakalım. Geçenlerde otuzuncu yılı için güzel bir albüm yayınlamıştı. (geçenlerde: geçen sene) Epaksa ise tekno-trot takılıyordu. Kaç yıl geçerse geçsin espri anlayışı yaşayan bir adamdır. Ama ben onun yaptığına müzik demeden önce düşünürüm. O yüzden bu adam niye ünlüydü onu da anlayamam.

Evet bu yazı oldukça uzun oldu ama ele aldığımız dönem uzun ve doluydu. Bir sonraki yazımızda hiphop ve indie ortaya çıkacak, hallyu wave doğacak, beklemede kalın!

Sanullim kardeşler

Pazartesi, Ağustos 22, 2016

missing noir m



Müthiş bir şey abi, müthiş diyerek başlamak istiyorum. Diziyi öylesi beğenip sevdim ki onu White Christmas'dan sonra ikinci en iyi Kore dizisi ilan ettim. Resmen her dosyada hönkürdüm ve her dosyanın sonunda "ya bu çok harika bir dizi" dedim. Ama buradan happy ending oluyor sonucunu çıkarırsanız büyük yanılgıya düşersiniz, aman. Hatta sırf öyle olmuyor diye bazı arkadaşlar iftira atmışlar final kötü diye. Çok ayıp çok. (Gene spoiler vermiş oldum ben di mi?) Bence finaldeki hissiyat ikinci bir sezonun olabileceğiyle ilgiliydi. Belki de yalnızca biz öyle olmasını istediğimiz için öyle düşünüyoruzdur. Yine de her şekilde iyi bir sondu. Beğenmeyenlere cidden şaşıyorum. Turşu ile birlikte heyecanla takip ettik, ilk kez birbirimize "aman spoiler verme" dedik. (Yine de dayanamayıp zaman zaman verdik. Siz bize bakmayın, biz normalde bunu her saniye yapıyoruz.)

Üç ana karakterimiz var. İlki daha önce Haeunde Lovers'ta savcı olarak izlediğim arkadaş. (ben öyle bir dizi mi izledim? Haa Geonil var diye, sahi o ne yaptı? Aneeeey! ig'sinde son paylaştığı resimde kore cumhuriyeti ordusu yazıyor, askere mi gittiğğğğğğ? Oha hem de Nisan'da. İyi bari askerden dönmeden fark etmişim -.-) Bu kez Gil James/Gil Soohyun olarak karşıma çıktı. Aşırı zeki bir arkadaşımız (Sheldon IQ'süne sahip, 187) bir nedenden dolayı FBI'ı bırakıp Kore'ye geliyor ya da gelmek zorunda kalıyor ki uzun süre bu neden izleyici için bir muamma. İlk bölümlerde kanlı bıçaklı olmama rağmen finale kadar öyle içime işledi ki son bölümde fangörle bağlamıştım bile. (Bestseller: "10 adımda antifandan hardcore fana nasıl geçilir?")



İkincisi neredeyse ilk gördüğüm andan itibaren "çok seviyoruuuum" diye höykürdüğüm yerel polis. (müthiş tanım vol.1) Arkadaşı ilk kez Running Man'de seyretmişiz Turşu'yla, bana söyleyene kadar hatırlamamıştım. Orada da çok sevmiştik, aynen devam etti o yüzden muhabbetim. Special Affair Team Ten'deki Dedektif Baek'in bir başka versiyonu gibiydi, onun biraz daha tecrübesizi ve evlisi ve yakışıklısı.

Üçüncüsü ilk kez Shout Up Flower Boyband'de Sung Joon'un sevdiği liseli kızı oynayan kız. (müthiş tanım vol.2) Onu bir anda bu kadar büyümüş, polis memuru görünümlü hacker olarak bulunca karşımda, biraz şaşırdım tabi. Ama her ne kadar Jang Hyuk'la oynadığı filmden hoşnut olmasam da kızla bir sorunum yok. (Spoiler vermiş olucam ama o filmde kızın ölmesi dünyanın en sinir bozucu şeyiydi. Sen öl Hyuk, sen öööööl) Hatta seviyorum diyebilirim, bu diziyi izlemeye karar verirken olumlu bir itki verdiğini de söyleyebilirim. (itki vermek, evet, kendi dilimi üretiyorum da) Ayrıca on bölüm James'le aralarında bir şey olacak diye bekledik ama tık yoktu. Nam Ye Ri ile Şef Yeo arasında olmasını beklemem gibi. (Yani aslında bir şey vardı ama o kadar minik minik minikti bunun benim kendi paranoyamın meyvesi olmadığını söyleyemem.) 


Ama bu dizilerin belki de en iyi yanı bu, bir aşk sokuşturup, utanç verici romantik sahneler ekleyerek kaliteyi düşürmüyorlar. Gerçi TEN çok da kaliteli değildi, kurgu açısından vesaire bakarsak, bunu yalnızca MNM için söylediğimi varsayalım. Bütün dizi boyunca o muhteşem karanlık havayı muhafaza ettiler. TEN belki daha eski olduğu için mi bilinmez, sıkıntıları boldu ama MNM... Başka bir şeydi. Soranlara 2015'in en iyi dizisi diyorum. Ve tabi ki Oltii'nin eşlik ettiği o müthiş Kim Yoon Ah OST'si...

saykoyuz tabi, ayıpsııın

Perşembe, Ağustos 18, 2016

special affair team: ten


Şimdiye kadar kore polisiye dizileri arasında en çok izlenmiş olanıdır herhalde. Ama ben bu diziye Missing Noir M'i beklerken başlamıştım çünkü MNM hafta bir bölüm geliyordu. Ve tabi ki MNM kadar mutteşem olmasa da yine de güzel olduğu için devam ettim. Hem iki acayip sevilesi karakteri de vardı.

Konuya gelirsek söz konusu TEN ekibinin çözülemeyen ya da oldukça gizli çözülmesi gereken dosyaları çözmesinden ibaret. Tabi ki bu sırada ekip lideri Yeo Ji Hoon'a hayatı zehir eden F dosyasını da izliyoruz. (ki spoiler vermek gibi olmasın ama çözülmüyor bu dosya. Biliyorum çok saçma, polisiye dizide çözülmeyen dosya mı olurmuş? Bunu söylüyorum ki sonra dizi bitince canınız sıkılmasın, belki üçüncü sezon olursa artık bilemiyorum.) İki sezon boyunca adını duyacağınız bu dosyaya adının verilmesini nedeni kurbanların hep kadın olması (female) cinayetlerin cuma günleri (friday)  işlenmesi ve kurbanların yüzlerinin (face) bağlanması sonucu boğularak ölmeleri. İşin en komik yanı, biliyorsunuz ki Kore alfabesinde F harfi yok. O yüzden kahramanların habire "epı" demesini de gülerek izliyorsunuz.



Başrolde az önce bahsettiğim ekip lideri Yeo'yu görüyoruz, Jo Sang Wook tam rolüne oturmuş, ona gıcık olmam için hazır bekliyor. Ben de hiç gecikmeyip daha ilk bölümden uyuz oluyorum. Akademide profesörlük yapan Yeo, beklendiği üzere acayip iyi bir polistir ve tabi ki hakkında korkunç söylentiler vardır. Ayrıca polisler arasında küstahlığıyla da ün salmıştır. Canavarları yakalamak için canavara dönüştüğü sanılmaktadır ve zaten dönüşmediğini kim söyleyebilir? (bence alası olmuş. a şapkalı.) İlk sezon sonu ikinci sezon başı gibi ortalıkta görülmediği bölümler ise hiç kendisini özlemediğimi de belirtmeliyim. 

Diğer karakterimiz Dedektif Baek ise yirmi yıl sınırda çalışmış, tecrübeli mi tecrübeli bir polistir. Tabi ki müthiş karakteriyle beni kendisine bağlamıştır. Satoorisiyle adamı öldürmektedir. (Satoori: ağız - bizim günlük hayatta şive olarak kullandığımız şey) Bayılıyorum ya. İkinci sezonun bir bölümünde yoktu, geri gelmeyecek diye nasıl korktum anlatamam ve eğer gelmeseydi diziyi izlemeyi bırakmayı düşünüyordum. Doksa'sız TEN ekibi  mi olurmuş efenim? Tadı tuzun kalmaz o kovalamacaların, meh. muk. ıh.


   

Dizinin maskotuna geldi sıra. Park Minho'yu (Choi Min Shik) kadroyla koymakla ne iyi etmişler, insanın yüzünü güldüren sevimli mıncık bir velet. Genelde ayak işleri yaptırıldığı için bezmiş durumda. İkinci sezondu adı Eunlu bir şey olan polis gelince biraz terfi eder gibi oldu ama tabi ki Dedektif Baek için o işlere bakan kişi daima Minho'dur. İkisinin ilişkisi dizinin en büyük eğlencesi.


Ekipteki yegane bayan Nam Yeri ise insanların yüzlerini okumakta iyidir. En temel görevi insanların evini ve eşyalarını inceleyip çeşitli ipuçları bulmak ve kişiliklerini analiz etmektir. Bazen Şef Yeo ile arasında bir şey olacak gibi geliyor, bazen Minho'yla çoktan aralarında bir şey olmuş gibi davranıyorlar. Valla ben anlamadım bu kadının olayını ama neyse. 

Bir de tabi ki ilk sezonun sonuna kadar benim fangörllük yaptığım adli tıp uzmanımız var. Hatun gibi hatundu ama sonra... Yanlış kişiye aşık olmuş ne yapalım, öyle sinirlendim ben de işte, terk ettim onu. Buraya kadarmış, başladığı kadar hızlı bitti. *çıldırmış izleyici modu*

Efsane OST'leri vardı, her şey bir yana şarkılar bir yana. o müthiş playlisti de şöyle bırakıyorum. diziyi izlemeseniz de olur ama bu şarkıları dinlemeseniz olmaz. jinsiiiiiiiiilllll *gözden kalp fışkırması*


Salı, Ağustos 16, 2016

kore müzik tarihi: geleneksel müzikten pop müziğe


Evet, yeni bir yazı dizisi başlıyor efenim şuan, bu da ilk partı. Neden diye sorabilirsiniz? Neden günümüz k-pop endüstri hakkında yazmak yerine yıllaaaar öncesini konuşuyorsun? Kore geleneksel müziği bilinçli bir şekilde dinlemeye ne zaman başladım? Sanırım 2012 yazıydı ve ben güzel bir torrent bulmuştum, hatta arkadaşlarım bu ne ya falan dinliyordu ama benim hoşuma gidiyordu işte. Bu yazıyı yazma nedenimse şu hepsini bir bütün olarak görüyorum ve folk müziği de trotu da doksanları da seviyorum. Aslında başka ülkelerin de müzik tarihiyle ilgileniyorum ama okuyucu kitlemi de hesaba katmak durumunda olduğumu düşünüyorum. Şimdi, başlayalım.  

Üç krallıktan önceki Kore'ye dair bilinen pek bir şey yok, yalnızca müziklerini enstrüman kullanmadan yaptıkları geçmiş kayıtlara. Goguryeo krallığı ile başlıyor bizim hikaye. Geomunga dedikleri aleti icat etmişler önce, uzak doğu filmlerinde görmüşüzdür, şu beş telli uzun tahta var ya hani. 1145'te başkan Wang San-ak tarafından guqin denilen Çin enstrümanından çarpılarak. (bu icat deme konusunda şüphelerim var.)  Daha dördüncü yüzyıldayız. Kuzey Wei Hanedanı ile ilişkiler gelişince bir başka dönemi olur müziğin, krallığın yıkılışına kadarkiyse bir başka dönem. Dinleme şansı bulduğum en eski korece şarkı bu dönemde kral yuri tarafından bestelenmiş "Hwangjoga" (sarı  kuş), kral şarkısında aşık olduğu prensesi anlatmakta. 

"ne güzel bir manzara izlediğim,
bir çift bülbül yan yana uçan
oysa benim kadar yalnız bir ruhla
olabildiğim mucizeler"

Baekje döneminden kalan tek şarkı "Jeongeupsa" King's Daughter Soo Baek Yang dizisinde ost olarak kullanılmıştı. Lee Sang Eun yorumu da çok güzeldir, onun için tık. Bu dönemde Japonya'dan müzisyenler çağrıldığını, aynı zamanda Mimaji isimli bir adamın Çin'de dans ve müzik öğrenip 612'de japonya'ya göç ettiğini biliyoruz. 2001'de Japon İmparatoru Akihito Japon kraliyet müziğinin kökeninin Baekje dönemi müziği olduğu söylemişti. Silla üç krallıkla birleşmeden önceyse müzikleri gayageum demekmiş, bu dönemdeki Ureuk isimli müziği de getiren mühim şahsın on iki bestesinin ismi aktarılsa da şarkılar miras kalamamış. Ama Ureuk üç müridine şarkıları, dansı ve gayageum çalmasını öğretmiş. Dönemin sonlarında ünlü alim Choi Chiwon yerel müzikteki beş şiiri kaydetmiş, bir de sarayda yapılmış bale gösterileri var. Ayrıca budist ve şamanların da müziğinin yaygın olduğunu görüyoruz üç krallık döneminde.

O hep duyduğumuz ünlü Joseon zamanına gelecek olursak, kurulduğu dönemde hanedan konfüçyüsçülüğü destekleyen budizm karşıtı bir tutum benimsemişti, bu müziğe de yansıdı. (yeak) Joseon için yeni kutlama şarkıları yapılsa da halk Goryeo döneminden kopamadı. Joseon dönemi müziğinin en önemli ismi şüphesiz Park Yeon adında ilk yaptığı iş bağımsız bir müzik organı kurmak ve kore tarzı bir gösterim yaratmak olan adamdı. Diğer yandan elit tabakayı eğlendirmek için var olan müzisyenler vardı, Jungin isimli bir adamın gelip şiirleri enstrümanlarla söylemesiyle uzun şarkılar aktarılmaya başladı. Ama bu dönemde yapılan büyük savaşlar pek bestenin de kaybolmasına yol açtı. Ülke büyürken müzik piyasası küçüldü.

Pansori Joseon döneminde ortaya çıkan en önemli tür olabilir çünkü halk seviyordu. Sonrasında aristokratlar ilgi göstermeye başladı. Pansoriyi hepimiz biliyoruz, yerel müzikal gibi bir şey. Gösteriler hala oldukça ünlü. İdoller arasında pansori bilen pek fazla görmedim, hatta tek bildiğim Eunjung. Bir de Sungmin'le Hyorin'in bir gösterisi olmuştu. Kore folk müziğinin diğer ayakları ise davul çalarken dans edip şarkı söyledikleri pungmul, durak olmadan uzun süre enstrüman çaldıkları sanjo, vokal eklenmiş bir versiyon jeongak, çiftçiler için nongak, şamanistik müzik shinawi ve cinler olsun hayaletler olsun onları idare etmek için yaptıkları şamanistik dans salpuri'dir.

İmparatorluk yıkıldıktan sonrası zor ama ilginç zamanlar çünkü önce pop müzik, ardından Japonlar geldi. 1800'lerin sonunda ve 1900'lerin başında Kore pop müziği ile tanışıp kaynaşmaya başladı, önce batı melodilerine korece sözler yazdıkları changga denilen bir tür ortaya çıktı. "Simcheonnga" (anne ve kardeş) gibi, bana kalırsa gerçekten çok etkileyici. Immortal Song'taki muhteşem bir yorum için tık. Sonra 1910-45 döneminde Japonya, Kore'yi topraklarına kattı ve onu sömürgesi haline getirdi. Sanat her zaman toplumu yansıtmıştır şüphesiz, şarkılar da insanlar baskıya karşı hissettiklerini anlattı. En ünlüsü "Huimangga" (umudun ülkesi) isimli şarkı, birçok yorumunu dinledim, en çok söylenen şarkılardan biri olsa gerek ama An Chi Hwan bir başka söylemiş, Deulgukhwa da bir başkaydı. Sinawe'den rock versiyon ve son olarak Song Jung Mee'nin harika sesinden...

"güzel bir gece millet
bu şarkıyı hepinizin yaşadığı çorak zamanlara söyleyeceğim
şimdi yetişen nesil ayrıcalıklarını inkar ettiğinde
kendiniz olduğunuz için yine de devam edin yaşamaya,
ve sevmeye
umudun ne, rüzgarın içine atılan ve dünyayı silken?
altın ve şöhretin ihtişamıyla tatmin olur muydun?
mavi gökyüzü ve parlak ayın altında biraz kafa yordum
fark etmek için bütün hayatların önemini
ama kısacık bir bahar rüyası işte"

Bilinen ilk pop albümü Park Chae-seon ve Lee Ryu-saek tarafından 1925'te çıkartılan "Yi Pungjin Sewol" (şu gürültülü zamanlar) olmakla birlikte kendisini bulamadım. Koreli bir besteci tarafından yazılan ilk şarkı "Nakhwayusu"  (akan suya düşmüş çiçekler) Lee Jeong Suk tarafından 1926'da yayınlanmış. Yirmilerin ortasında ise Japon bestekar Masao Koga geleneksel Kore müziği ve gospeli karıştırarak enka denilen bir tür ortaya çıkarmış, biz şimdi bu türe trot diyoruz.

Daha önce de söylemişimdir, yine söylemek istiyorum. Ben cidden trotu aşırı seviyorum, inanılmaz bir neşe ve enerji veriyor bana. (Mesela Bigbang'teki biasımın Daesung olmasının nedeni çok ama o Gwisoon'un da az yeri yok yani. Bakın şimdi gecenin köründe aklıma gelince youtube yaptım, yine daesung aşkım depreşti. Saat on iki buçuk ben dans ediyorum.) Benim için trotun ayrı bir yazı konusu olabilitesi ve benim bütün sevdiğim şarkıların reklamını yapabilitem var ama yapmiciğim tabi ki. Hepimiz cha cha cha'yı, shabang shabang'ı duyduk zaten, seven araştırmasını yapmştır ama derseniz paulcüm sen bize bir trot listesi yap, yaparız tabisi. Ama şimdi onun yerine yazıyı bitirip kendimi trot dinlemelere salacağım. Görüşmek üzere!

Pazar, Ağustos 14, 2016

aidiyet (ya da işsizliğin can sıkıcı laneti)


tabi ki söyleyeceklerim modern çağın pisliklerini içerecektir. (modern çağ, günümüz toplumu... hım peki.) geçmişten gelen adam yazmıyor bu blogu, ben yazıyorum; oturduğum yerden boncuk boncuk , nefes bile almakta zorlandığım bu sıcakta, evimde, yatağımda oturmuş olan ben. yani öyle gizemli, mistik bir durum yok. bunu söylememin nedeni şu, bazen okurlar bloggerları ya da işte takip ettikleri neyse, kendi kafalarında bir karakter haline getiriyorlar ve olduklarından daha önemliymiş gibi. halbuki hepsi pijamayla yazıyor. bunu kimseyi küçümsemek için söylemiyorum elbet, niye söyleyeyim, ben de işte bana üç beden büyük erkek tişörtüyle yazıyorum, yalnızca sosyal medyada ya da internette ne görürseniz görün unutmayın, sadece insanlar.  artistlik yapıyorlarsa da kes lan traşı deyin yani acımayın. yalnız konuyu niye  buraya getirdim şuan, beynim eridi herhalde. ama yatakta yazmak güzel, william faulkner  ve michael morpurgo da yataklarında yazarlarmış. bir de sandalye sırtımı ağrıtıyor.

esas konuya dönecek olursak... neredeyse herkesin kendine dair farklı tanımları vardır. kimisi cinsiyet, kimisi ırk, kimisi din, ideoloji ya da yaşam tarzı olarak bir şeylere ait olduğunu düşünür ve kendini kadın, jamaikalı,  şintoist, obskürist ya da hippi olarak tanımlayabilir. ama tabi ki tek bir şekilde tanımlamak zorunda değilizdir, hem fenerbahçeli hem vegan olup hem de agnostik olabiliriz. hatta komünist bir müslüman olmak dahi mümkündür. (bkz.semir arslanyürek) hatta ırkçı komünist müslüman olmak bile. (bkz.ismet özel) her şeyden öte zaten insanın fıtratında vardır bir şeylere ait olmak isteği, olamadığında bazen kimlik, genelde aidiyet problemi yaşar, oradan oraya savrulur, herkese "hayır bi'kerem" der. kendi ne olduğunu bilmediğinden başkalarının bilmesine de tuhafına gider, nasıl falancısın sen der, kızar, küser ve köşesine çekilip kendisinin neci olduğunu ne olduğunu bulmaya çalışır.

aidiyet problemi akıl baliğ olduğunda ortaya çıkabileceği gibi ömrün sonuna doğru da çıkabilir. (tdk aidiyet için ilişkinlik, ilgi demiş, peki.) ikincisi düşük ihtimaldir çünkü hayatlarının sonuna gelmiş insanlar neye ait olduğunu değil neye ait olacağını düşünmekle meşguldür. genellikle ergenlik ve sonrasında "ne oluyor yaaa" sorularının başgösterdiği dönemde arayışa girilir, önce bir kimlik edinilir, ardından bir şeye ait hissedebilirse onda hayli inat edilecektir. yine de yaşlı bir insanın inatçılığı kadar değil. ancak nereye gitse "yok bana göre değil," diyen gençler, öyle demese bile kendini kimseciklerden sayamayan gençler önce sıkıntılı bir kimlik problemi süreci, hadi bunu çözdüler diyelim çünkü bu aidiyetten daha kolay çözülebilen bir sorundur, sonra da haliyle aidiyet problemi yaşarlar. birilerinin onları "sen bunlardansın, bucusun" gözüyle bakmasına ayar olurlar çünkü değillerdir işte, dileyelim ki katil olmasınlar.

evet, anlaşıldığı üzere ben de "kendini hiçbir şeye ait hissedemeyenler"e aidim. (evet kadınlar kısmına da. ve çocuklar. ve  gençler. ve yetişkinler.) tabi ki burada şu soru gelecek, demek ki bir yere aidim, öyleyse hiçbir şeye ait değil değilim. bir şeye ait olduğuma göre de hiçbir şeye ait olmayanlara ait olamam. nur topu gibi bir paradoksunuz daha oldu. epimenides, zenon, fermi, ateşten set, çay yaprağı, thesus'ın gemisi, shrödinger'in kedisi derken artık listeye bu da eklensin. yok yok. şaka yapıyorum tabi. bu yalnızca sokrates'in "tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir" başlığı altında incelenecek. (şimdi tekrar düşündüm de kedimin adını iyi ki erwin rudolf josef alexander schrödinger koymamışım. elbette. ona yalnızca şişi diyecektim.) bu paradoksumuzu şimdilik bir kenara koyacağım çünkü zaten eriyen beynimin burnumdan akmasını istemiyorum. bana daha lazım. ayrıca bu söylediğim şüphelerim gerçekliğinden de şüpheye düşürecektir sizi çünkü yalın gerçekler yalnızca gerçektir. (gerçek. evet, tabi. öyle bir şey varsa.)

bir de bir şeye ait görünmekten çekinenlerimiz var. bunların nedenleri çeşit çeşit olup durumları ekseriyetle aynı ya da benzerdir. bir şeye aitlerse de "yoo değilim," derler. kimi zaman bu ortamın getirdiği bir çekingenlikle söylenir kimi zaman farkındasızlıktan. (farkında olmamaktan daha güzel.) bu arkadaşların acilen ait oldukları şeyi sorgulamaları gerekmektedir, eğer soruşturma olumlu geçerse aidiyetlerinin arkalarında durmalı, olumsuz geçerse yeni bir arayışa girmelidirler. ya da hiçbir şeye ait olmadan da mutlu mesut yaşayabilirler. ama normal bir insan psikolojisi bağlanmak, ait olmak ister. kriz anında baston olarak kullanıp köprüyü geçebileceği bir şey. yoksa kriz anları uzar da uzar ve sonucunun ne olacağı bilinmez. (köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek doğru değildir, dayı olan ayı bir daha ayı olmak istemez ve elinizde dayı olmuş bir ayıyla yapabilecekleriniz sınırlıdır.)

hiçbir zaman düşüncelerimi ifade etmekte çok da iyi olmadım. yanlış yerlere gidebileceğini düşününce canım sıkıldı, yarım da kaldı. o yüzden bu yazıyı okuduysanız tenk yü so maç, anladıysanız oskar goz tu yu. ama yani öyle işte. acayip rüzgar esti bugün, uçuyorduk. (evet yazıya başladığım gün bugün değil.) neyse ben gideyim şimdi, evet unutun bunu iyisi.

konuyla ilgili daha oturaklı, açıklayıcı ve hepimiz kardeşiz temalı bir yazı için tık.


morpurgo'nun yatağı (cr:sabitfikir)

Pazartesi, Ağustos 01, 2016

yıl ortası kitap uçuşu mimi

sen alo demeden önce'nin ucunun kıvrılmış olduğunu gördüğümde yaşadığım acı...

Orijinal ismi mid-year book freakout olsa da bunun, bence böyle Türkçesi daha hoş. Bayadır yapılan bir mimmiş bu ama ben ilk defa geçen gün hayata dair her şey isimli blogda gördüm. Sonra tabi ki aaa ben bunu çalsam ne güzel olur dedim. (mimlenmiş olma ihtimalim olmadığını hepimiz biliyoruz şimdi, gerçekçi olalım) böylece yüzsüzlüğüme arsızlık katarak çalmış bulunuyorum. başlıktan da anlayacağınız üzere yılın ilk yarısında okuduklarımız üzerinden soruları cevaplıyoruz.

1. Şu ana kadar okuduğun en güzel kitap? 

Ya tabi bu bayağı zor bir soru çünkü bir sürü çok  güzel kitap okudum ve aralarından seçim yapmak beni üzecektir ama hadi bakalım. O zaman bir yabancı bir Türk...

Gabriel Garcia Marquez - Başkan Babamızın Sonbaharı
Hasan Ali Toptaş - Heba

2. Şu ana kadar okuduğun en iyi devam kitabı?

Ben okumamak seri

3. Okumak istediğin ama henüz okuyamadığın yeni çıkan bir kitap?

Şimdi yeni derken ne kadar yeni olması lazım? geçen sene bu sene gibi çıkmış olanlardan:

Yan Lianke - Lenin'den Öpücükler
Murakami - Sputnik Sevgilim

4. İkinci yarıda çıkmasını çok beklediğiniz bir kitap?

Geleceğe dair çok bir beklentim yok benim ama mesela Ben Okri'nin diğer kitapları da çevrilse güzel olurdu diye düşündüm.

5. Sizi hayal kırıklığına uğratan kitap?

Dostoyevski - Ezilenler

Şimdi fyodorcuğum da zaten çok memnun değilmiş bu kitabından. Ama tabi sefil hayatı içinde para da lazım. Ne yapsak ne etsek, yapıştır bir aşk romanı. Yani gene de fena değildi ama fyodor'dan daha iyisini beklerdim.

6. Sizi şaşırtan bir kitap?

Heinrich Böll - Yolcu Sparta'ya Varırsan Eğer

Tamam adam nobel almış falan filan bu yazarın en bilinmeyen eseri diyebilirim ve ayrıca daha önce hiç okumadığım için bir beklentim yoktu. Ama çok güzeldi yaaaaaa

7. Favori yeni yazarınız?

Coetzeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeee
Bir de Böll bir de Buzzati. Bütün kitaplarını okumam lazım ya.

8. En yeni kurgusal aşkınız?

Andrey Platonov - Mutlu Moskova

Bu soruyu tam anlayamadım ama aklıma Moskova'ya aşık olan şu ufak mühendis miydi neydi o geldi. Kitap zaten genel olarak çok güzeldi.

9. En yeni favori karakteriniz?

Mihail Bulgakov - Usta ile Margarita

Herkesin pisliğini ortaya çıkaran şeytan tabi ki.

10. Sizi ağlatan kitap?

Ursula K L Guin - İçdeniz Balıkçısı

Bir tane hikayede çok duygulanmıştım ama aslında duygulanacak bir şey yoktu.

11. Sizi mutlu eden kitap?

Dino Buzzati - Tanrıyı Gören Köpek

İçinde çok tatlış öykülerin olduğu okudukça güldüğüm bir kitap.

12. En beğendiğiniz kitaptan uyarlanan film?

 Revenant'tan iyi olabilecek bir film çıkmaz herhalde?

13. Bu yıl yazdığın favori kitap yorumun?

Bu noktada gülmeden edemedim, zaten iki tane kitap yorumu yazmışım, biri hyperion diğeri ses ve öfke. Şu tembelliğimi yenebilsem yazabileceğim neler neler var da ah işte.

14. Bu yıl satın aldığın en güzel kitap?

Gabriel Garcia Marquez - Yaprak Fırtınası

(ya hangi kitabı bu sene aldım bilmiyorum kiiii.. bazılarında tarih yazıyor ama bazılarında yazmıyor. en son bunu alıp okudum o yüzden bunu yazıyorum.)

15. Yıl sonuna kadar neleri okumak istiyorsun?

Italo Calvino - Sen Alo Demeden Önce
Franz Kafka - Babaya Mektup
J M Coetzee - Romancının Romanı
Kenzaburo Oe - Kurbanı Beslemek
Jose Saramago - Görmek
Herman Hesse - Gertrud
Paul Auster - Yazı Odasına Yolculuklar
Alber Camus - Başkaldıran İnsan
Haldun Taner - Çok Güzelsin Gitme Dur
Ali Şeriati - Dua
Füruzan - Berlin'in Nar Çiçeği
Mahir Ünsal Eriş - Olduğu Kadar Güzeldik
Hasan Ali Toptaş - Harfler ve Notalar
Sait Faik Abasıyanık - Mahalle Kahvesi
İhsan Oktay Anar - Yedinci Gün
Selim İleri - Bir Denizin Eteklerinde

Yani efenim bu liste daha çooook uzar o yüzden şimdilik bu kadar yeter diyorum. Bu okumuş olduğum ya da okuyacağım kitaplar içinde bir değerlendirme yazmamı istedikleriniz var mı? Ya da genel olarak kitap değerlendirmesi yapmamı istiyor musunuz ya da ne bileyim bugün hava sizin orada da çok sıcak mı falan?

Bu mimi öncelikle canı çeken herkese ardından Tawannanna, Keyaki, Karga ve Kız, Küçük Feylesof ve Alice Lawliet'a paslamak istiyorum. Umarım görürsünüz. Lütfen görün. Gör...

Cumartesi, Temmuz 30, 2016

"yine japon filmi mi izliyorsun?" #10




Suicide Song 2007

Baştan sona acayip bir film. Tür olarak satirik korku filmi diye geçiyor ve ilginç olarak AKB48 üyelerinden birçok kişi var. Aslında filmin konusu karmaşık görünmüyor, bir şarkı var ve bu şarkıyı dinleyenler intihar ediyor. Dergileri kapanmak üzere olan bence sayko sayılabilecek bir takım gazeteciler de bu olayın peşine düşüyor. Ama kesinlikle sıradışı bir film. Ne demek istediğimi ancak izleyince anlayacaksınız. İlk başta film çok karışık ilerliyor ve parçaları birleştiremediğiniz için "ne oluyor ya?" şeklinde bakıyorsunuz ama bu ilginizi toplamanızı sağlıyor. En azından benim öyle oldu. 

Yusuke Isaya'nın rolü muhteşemdi, oyunculuğuna hayran kaldım. Kızlardan Sayaka Akimoto iyiydi, başroldeki kıza, sanırım adı Yuko ayar oldum, diğer başroldeki Ryuhei Matsuda'ya da. Ne varsa yan rollerde var. Yine de manyak bir film. Mistik tarafı oldukça yoğun ama o dünya içinde bir mantık var. Bu tarz filmlerden genelde çok hazzetmem ama yine de beğendim.



A Cheerful Gangs Turns to Earth 2006

Bunu arkadaşımla izledik ve ikimiz de çok gülsek de pek kaliteli bir film olduğunu söyleyemem. Ama en azından abuk olması için abuk yapılmış bir film ciddiyetle yapılıp da abuk olan bir filmden beş bin kat iyidir. Ve sonuçta bizi oldukça neşelendirip bir kaç gün beğenmediğimiz bütün şeylere "hiç romantik değil" dememize sebep oldu.

Oyuncu kadrosu pek dikkat çekici olan dört farklı ve ilginç kişiliğin birlikte yaptıkları bir banka soygunu üzerine. Takao Osawa (yalan dedektörü), Kyoko Suzuki(aşırı hassas zaman algısı), Koichi Sato(geveze bir romantik) ve Shota Matsuda(cepçi). Film zaten saçmalıklarla dolu olduğundan gülüyoruz ama daha komik olan şey benim "bir de böyle böyle oluyormuş hahaha" dediğim her şeyin olmasıydı. Filmin sonuna doğru arkadaşım artık "yuh be yuh" falan diyordu. Kısacası biraz eğlenmek istiyorsanız güzel bir seçenek olabilir.

Platinum Data 2013

Bunu da yine aynı arkadaşla izledik ve karakterlerin adlarını aklımızda tutamadığımız için saçma sapan lakaplar taktık. Misal başrol için bücürük, mıncık, ufaklık gibi oldu, özür dileriz Kazunori Ninomiya, zaten minik de olsan sevdim ben seni, önce aşırı gıcık olsam da. Evet bütün film birbirimize soru sorduk, "bu kimdi, hangisiydi, ne oldu, anlamadım, kaçırdım, çişim geldi iyi izle anlatacaksın" şeklinde. Anlaşıldığı üzere son repliğin sahibi tabi ki benim, filmi durduracak kadar mühimsemiyorum ama ne olduğunu da anlamam lazım, habire de çişim geliyor her zamanki gibi.

Yıl 2017, başrolümüz zeki bir adam, hükümet için bir yazılım üretiyor, bir dna parçasından kişinin bütün bedensel haritasını ortaya çıkarıyor. Ama ya yazılımcının kendisi bir cinayetin şüphelisi olursa? Dedektifi ise Etsushi Toyokowa oynuyor. Senaryosu iyi bir film. Sürükleyici olabilir. Aaa bir de Kiko var, GD'nin Kiko'su evet.


Cut 2011

İzlediğim en iyi Japon filmlerinden biriydi. Gerçi her ne kadar japon oyuncularla japonyada çekilmiş bir film de olsa İranlı yönetmen Amir Naderi'ye olduğu için japon filmi dememeliyim belki de. 31.istanbul film festivalinde ülkemizde de gösterime girmiş ve altın lale için yarışmıştı. Başrolde Hidetoshi Nishijima var, fakir bir sinemacıyı oynuyor, sinemayı yalnız para kazanmak için bir araç olarak göre herkese savaş açmış kendi dünyasında. Abisinin ölümü ve ondan kalan borcu ödemek için dayak yemeye başlaması filmin hikayesinin temelini oluştursa da bundan daha fazlası var. Ben çok etkilendim ve bir gün yeniden izlemek isterim.



Niini No Koto Wo Wasurenaide 2009

Aslında çok klasik bir senaryo ama gerçek hayatta bunun olduğunu bildiğimiz için ve zaten gerçek bir hikayeden uyarlandığı için çok etkileniyorsunuz. Film boyunca salya sümük, etrafta peçeteler, altyazıyı okuyamama gibi yan etkilerle bitirdim. Zaten ota b*ka ağlayan biri olarak çok da şaşırtıcı değildi.

Karakterimiz gencecik bir çocuk olan Keisuke (Ryo Nishikido), küçüklüğünden beri fizikçi olmak ister ve bunu yapamaması için hiçbir neden yoktur, oldukça başarılıdır. Liseye başladığındaysa bir sürprizle karşılaşır, beyninde bir tümör vardır ve en fazla bir yıl daha yaşayabilecektir. Ama Keisuke ve ailesi tümörle savaşamaya karar verir. Bu film Keisuke'nin sekiz yıllık mücadelesinin filmidir.  

Adrift in Tokyo 2007

Ya da diğer adıyla Tenten. Arada böyle hoş filmler çıkmasa karşıma bu random film izleme işini nasıl devam ettirirdim bilemiyorum. Gerçi bu parttaki filmler iyiydi. Özellikle Cut ve de bu film. Şimdi eminim sizin de benim gibi aklınıza şu çizgi karakter olan Tenten gelmiştir, ee haliyle tabi. Ama gelmesin. Ore Ore'nin yönetmeninden. Diğer filmlerini de izlemek istiyorum ama nerede bulabileceğim hakkında bir fikrim yok. Şöyle japon filmlerini ingilizce altyazılı izleyebileceğim güzel bir site önerebilirsiniz, süper olurdu.

Başrolde Joe Odagiri var, boş beleş bir hayat süren Fumiya sekiz yıldır öğrencidir. (resmen geleceğim) Borcunu ödeyemediği bir gangster vardır ama bildiğimiz gibi değil. Bu adamın amacı bir yolculuğa çıkmaktır, karakola doğru bir yolculuk.  Ve borcu karşılığında Fumiya'dan onunla gelmesini ister. Film Yoshinaga Fujita'nın aynı isimli filminden uyarlanmış. Öyle güzel bir film ki sessiz sakin, huzurlu. Bir gün bir film çekeceksem eğer böyle bir şey olabilir diye düşünüyorum.