Pazar, Haziran 16, 2019

hayatımdaki değişiklikler

Arik Brauer, The Rainmaker of Mount Carmel, Vienna 1964

diye sormuştu sel, geçen lise grubu oturıyorduk. hayır dedi wpos, hala aynı bokuz. aynı anda evet, dedim bense. değiştik. gerçek bu, özümüz değişmemiştir, dedi sel. öz ne ki? ben bazı değerlerin evrenselliğine inanırım ama bunun dışında ne kişiye ait bir ortak öz ne de bütün insanlığa, inanılası gelmiyor. neden korkuyoruz değişmekten? apaçık bir farklılık gözler önünde, neden buna rağmen "özüm aynı" diye düşünmek istiyoruz bilmiyorum. yani gerçekten bilmiyorum. insan kim olmak isterse o olur.

tatlı bir giriş şarkısı

dört yıl evvel, hazırlık okurken gittiğim film akademisindeki senaryo hocası bir şeyler yazdırmıştı bize. şimdi onu görünce ne kadar değiştiğimi bir daha anladım. on yedimde kendimi bulduğumu, bundan sonra pek değişmeyeceğimi sanıyordum. büyük değişimler yok elbette yine de ama nasıl ölçeriz bilmiyorum.

hayatımda değişiklik yapan insanlar:

buna cevabım ortaokuldaki matematik öğretmenim ve babam olmuş. çok ilginç. evet lise dönemimde hocamın bana söyledikleri kafamda yankılanıp duruyordu ama yıllar geçtikçe onu tamamen unuttum. babam cevabı daha da ilginç çünkü evimizde baskın ebeveyn hep annem olmuştur. ama belki babamın pasifliğinin beni etkilediğini düşünmüş olabilirim. yine de bu çok dolaylı. karakter olarak ona benzediğim için belki bu çıkarımı yaptım.

şimdi herkesin yanına eklenecek birisi daha var elbette. aşık olmak değil sadece uzun süreli bir ilişki ve tabi ki o kişi hayatımı çok değiştirdi şüphesiz.

hayatımda değişiklik yapan keşifler:

"mutlu olmayı öğrendiğimi fark etmek, kim olmak istediğimi fark etmek, aslında kendimi sevmediğimi fark etmek" yazmışım.

mutluluk hala büyük bir keşiftir benim için. hala bazı anlarda durup aslında mutlu olduğumu farketmeye devam ediyorum. ve her defasında o keşif hissini yaşıyorum. ne kadar kötü giderse gitsin işler, o kadar da kötü değil.

kim olmak istediğim de hakeza öyle. ve dışarıdaki değiştiremeyeceğim hayat şartlarını da bir kenara koyarsak olmak istediğim kişiyim diyebilirim. kendimle ilgili sorunlarım ise devam ediyor, bazı konular çözülse de yenileri ortaya çıkıyor. yine de eskisi kadar kendime takıntılı olmadığımı düşünüyorum. boş yapıyorum yani artık, salıyorum. benim ignore kabiliyetlerim çok yüksektir bu arada. duymak istemediğimi duymam, görmek istemediğimi görmem.

bunun dışında yeni keşiflerim şunlar:
ilişkiler çok zoooooooorrrrrrrr
insanın aşık olduğu insanla zaman geçirmesi çok güzeeeeeeelllllll

hayatımda değişiklik yapan kararlar:

"pişman olmadan yaşamak istediğim" yani evet hala bunu istiyorum, bunun anlamı "hiçbir şeyi yapmaktan korkmadan yaşa" demek.
"hukuk değil sinema seçmiş olmam." bu kesinlikle hayatımı değiştirdi. dünyanın en mutsuz insanı olabilirmişim onu farkediyorum. çok şükür sinemayı da politikayı aldığım felsefe ve sosyoloji derslerini de okulumu da seviyorum. üniversite hayatımdan memnunum.
"her şeyin bir süreç olduğu" bununla neyi kastettiğimi anlayamadım ama doğrudur yani dkfjhrfkdjsn

yeni olarak elbette erkek arkadaşım olabilir. ve şuan kesin olmasa da politikadan akademiye devam etmeyi düşünüyorum bu olabilir. (ama çok kaale almayın her ay değişiyor.)

bildiklerim:

"her şarta adapte olunabilir." hala bu bilgimden eminim.
"listeler asla sona ermez." bundan kesinlikle eminim khjfk
"başta kendim olmak üzere asla kimseye güvenemem." sanırım bu bayağı değişti. ama her zaman şüphe içinde yaşayacağımı da üzülerek görüyorum. sadece şimdi bunun üstesinden çok daha iyi geliyorum. at at arkaya atttt! -bundan kaçınmaya çalışmanın en önemli sebebi bu şüphenin sevdiklerime zarar verdiğini görmem.

yeni bilgi: hiçbir şeyi asla yapmam demeyin. aşık olduğunuzda sevgilinizi alıp arjantine kaçın.

inandıklarım:

"duygusal verilen kararların yanlış olma ihtimalinin yüksek olduğu" demişim ama artık buna pek katılmıyorum, yüzde elli elli diyelim. o aralar fazla pozitivisttim. özellikle insanlar konusunda sezgilerimi duygularımı takip etmek iyi oluyor. kendime karşı dürüst olmak, diğer insanlara karşı dürüst olmak. hepsi bir bütün.
"yalnız kalmanın bana acı vermeyeceği ya da vereceği acının beni memnun edebileceği" evet sayın seyirciler burada bir mazoşist kendini ifşa etti. yalnız kalmak bana acı verir. net. noktaaaa. bu kendimle baş başa kalmayı sevmediğim anlamına gelmiyor,  aksine, bayağı seviyorum. ama mutlak bir yalnızlık çok korkunç ve beni de üzer. bunu itiraf etmekten neden bu kadar çok korkmuş olduğuma şimdi anlam veremiyorum. neden bu kadar güçlü ve yetkin olmaya çalıştığımı da bilmiyorum. zayıf olmak aciz olmak başka insanlara ihtiyaç duymak dünyanın en kötü şeyi filan değil.
"insanların beni mutlu edemeyeceği" yalaaannnnnnnnnnnnnn. ediyorlar. sevdiğim insanlarla gayet de mutlu oluyorum. elbette kırılıyorum üzülüyorum. kesintisiz bir mutluluk olmasa da eğer insan beklentilerini değiştirmeyi bilirse sorun yaşamıyor.

yeni inanç: ne kadar sinirli ya da üzgün olursak olalım karşımızdaki insanı seviyorsak onu kırmaktan çekinelim, ona göre konuşalım.

nefret ettiklerim:

"insanları anlayamamak" yani evet bu ciddi bir sorunumdu. hala anlayamadığım insanlar var ama sanırım artık umurumda da değil akjfdfhkd
"insanların beni anlamaması" herkes zaman zaman yaşar bu sorunu, abartmaya gerek yok.
"sevgi konusundaki takıntım" aaah, evet, bu hala var sanırım. gerçi burada sevdiğim insanlara karşı aşırı bağlı oluşumdan mı bahsetmişim yoksa onlardan aynı bağlılığı sevgiyi ilgiyi beklememden mi bilmiyorum ama sanırım ikisi de biraz sorun. yine de nefret de etmiyorum canım o kadar değil

sevdiklerim:

"kendim (yalnızken)" ula ulaaaaaaaaaa... az önce tersini demedin mi oğlum? bu arada kendimi seviyorum artık, başka insanlarlayken de seviyorum. yani sevmediğim özelliklerim elbette var ama bu davranış bazlı. daha doğrusu bağlama göre değişir. büyük harflerle konjonktürel yazalım da kuul görünsün. 
"lise arkadaşlığım" doğru, hala da öyle. sanırım değişmeyen tek şey bu. dahası bunun yanına üniversite arkadaşlığımı da ekleyebilirim. erkek arkadaşımı da elbette. gerçekten çok şükür etmem gereken bir nokta, çok güzel insanlar var hayatımda. 
"rahatlığım" ehehehhe, doğru, hala aynı. okulun ortasında sere serpe uzanabilmemi seviyorum. derste tekerlikli sandalyeye ralli yapmamı, yoldaki ağaçlara tırmanmamı da. 
"sanat ve bilim" bu da zaten değişmez bir şeydir sanıyorum.
yeni sevdiğim şeylerden biri ise ota boka ağlamam. cidden. marvel filmi izlerken ağlıyorum arkadaşlar. bebek videosu izlerken ağlıyorum. acil yardım

genel olarak bakınca gerçekten büyümüşüm onu anlıyorum. birçok kompleksimden kurtulduğumu, iç huzur dedikleri şey varsa yaklaştığımı düşünüyorum. tabi hala birşeyler başaramamış olmanın verdiği bir aşağılık kompleksi zaman zaman nüksetmiyor değil ama olsun. bir itici güç de lazım bu hayatta yoksa yatağımdan kalkmazdım.

bundan tam mim olur ha. hala mimleme geleneği var mı? beni kimse mimlemediği için haberim yok. varsa buraya kadar okuyan herkes mimi üstüne alınsın.


ve son



Pazartesi, Haziran 10, 2019

bazı kitaplar



An Allegory (Fábula),  El Greco, 1580–85

neler okuduğumu hatırlamak için spotify listelerime bakıyorum. okuduğum çoğu kitap için orada bir liste oluşturuyorum. buraya okuduğum teorik-tarihsel metinleri yazmıyorum çünkü bunlar hakkında ne diyebilirim emin değilim. kitabın özetini çıkarmaksa anlamlı gelmiyor.

ennn sevdiklerimden coetzee'nin yavaş adam'ını okudum. ilk başlarda biraz sıkıldımsa da sonradan coetzee beni yakaladı ve hızlıca bitirdim. herkese göre bir kitap değil, sabır gerekiyor ve biraz avantgard sevmek gerekiyor sanırım.

murakami ortalama sevdiğim bir yazardı. sahilde kafka, imkansızın şarkısı, sınırın güneyinde batısında... hepsini orta derecede beğenmiştim. fakat koşmasaydım yazamazdım'ı okuyunca edebi kabiliyetini değil ama kendisini çok çok sevdim. çok samimi çok rahatlatıcı bir kitap olmuş. canımsın murakami, bundan sonra romanlarını da farklı bir gözle okuyacağım.

golding'in sineklerin tanrısı meşhurdur. hakikaten de çok farklı bir havası var, mistik değil de böyle ruhani mi desem ne desem. farklı. en son da kule'sini okudum. o da aynı öyleydi. gerçi bu romanında zaten başkarakterimiz bir başrahip, yani ruhani derken "literally" olarak da alabilirsiniz ama benim kastettiğim biçimsel haliydi. hakim bakış açısıyla anlatım var gibi görünüyor ama yok. yani sadece jocelin'i takip ediyoruz, onu biliyoruz, anlıyoruz. yine başta içine girmekte zorlandığım ama ikinci yarısını bir gecede okuduğum bir romandı. çok tuhaf ama adamdaki kule takıntısı size geçiyor yarabbimmm.

mişima'nın denizi yitiren denizci'sini okumuştum. beğendiğimi hatırlıyorum ama o kadar. dalgaların sesi, çok masalsı bir eserdi ama çok tatlıydı. çok güzel bir dünya, biraz tozpembe, biraz akiland ama olsun. arada böyle şeyler de gerek. ve konunun klişeliğine rağmen öyle güzel anlatmış ki mişima, okuyor yani insan. tam bir japon filmi.

platonov'un mutlu moskova'sına felaket bayılmıştım. inanılmaz güzeldi. çukur da öyleymiş. yani anlatamam okuyun muhakkak. inanılmaz ironik bir dil, eşsiz ayrıntılar, hem güle güle hem de içim acıyarak okudum. sscb'nin ilk yıllarında bir grup işçinin öyküsü, onların yanısıra köylülerin ve "devrim" sonrası toplumsal dinamikleri dibine kadar "trol"lemiş platonov.

geçmiş şimdi gelecek, hasan ali toptaş'ın öykü kitaplarından biri. okuduğum romanlarına göre en sevdiğim türk yazar olma ihtimali olan toptaş'ın (büyük ihtimalle o sadece kesin konuşmaktan çekiniyorum) okuduğum ilk öykü kitabıydı. bazı öyküler çok güzeldi, mesela "rüştü adlı bir karınca" "bu kent köyden küçük". esprili şeyleri seviyorum. ama bazı öykülerini de o kadar da beğenmedim be hasanım. üzgünüm. ama bu bana ümit verdi, kendi kötü öykülerim için bir ümit.  


bir blogger vardı, utku yıldırım, kitabı çıkmış, asker daha fazla elliot smith dinlemek istemiyor. onu aldım okudum. yeni yazarlar desteklenir, tabelası asacağım buraya. bazı öyküler çok tatlıydı, bazılarıysa o kadar değil. daha ilk kitabı sanırım. bundan sonrakiler daha da güzel olur diye umuyorum. "ıspanak sevgilim" hikayesi çok güzeldi ama sonuna doğru bozdu. onun dışında "gün" isimli öyküyü beğendim.

yeniden okuduğum üç kitap oldu. ya tamamen unutmuşum ama anlatamam, o kadar üzücü bir şey ki. sıfır hatırlıyorum sıfır. okudukça kafamda canlandılar ama zar zor. böyle olunca da ne diye kitap okuyorum tekrar bir sorguladım. resmen anlık bir zevk benim için, ötesi yok.

steinbeck'in inci'si bunlardan biriydi. önceki okuduğumda biraz üzüldüğümü hatırlıyorum. bu sefer hem koydu hem de etkilendim. çok masalsı, epik bir yanı var. bir yandan da hala çok gerçekçi bir öykü. steinbeck işte, her zamanki gibi inanılmaz.

sait faik'in son kuşlar'ını da ikinci kez okuduğum. sadece çok sevdiğim bir cümle vardı, onu okurken hatırladım. bu blogun sağ şeridinde yer alan "paltomun içinde üşüyen benliğime bir tükürüş tükürdüm" alıntısı bu kitaptaki "yaşayacak" isimli öyküden. belki büyüdüğümden mi bilinmez bu sefer o kadar da beğenmedim. belki diyorum içinden diğer kitaplardaki öyküleri daha güzeldi. ama hatırlamıyorum ki onları da. çok çok az. o zaman çok beğendiğim öyküleri şimdi okusam yine beğenecek miyim? korktum. okumamaya karar verdim. yalnız her zamanki gibi adalara gidesim geldi, yapma bunu sait. insanın canı çekiyor. 

bir de richard bach'ın hipnozcu'su. bayağı unutmuşum okuduğumu, ilk defa okuduğumu düşünerek elime aldım. okudukça hatırladım. güzel bir kitap ama biraz çerezlik galiba. pek etkilenmedim. yaşlandım herhalde.


evet böyle bu kadar
görüşmek üzere

Perşembe, Haziran 06, 2019

çok çok kısa sinema tarihi



uzun zaman sonra bir merhaba demek istedim. ne yazsam seçenekleri arasında kitaplar, filmler, çağdaş felsefe ve kişisel ağlamalarım vardı. şimdilik bunu seçtim, yani başlık fazlasıyla net sanırım. sinema okumayı düşünen varsa, ya da genel olarak sinemayla ilgilenen insanlar için derste izlediğimiz listeyi ve yanısıra birazcık da bilgi paylaşmak istedim. bu sırada müfredatı da biraz gömebilirim ama o kısmı siz çok takmayın.




Birinci hafta sinema öncesi neler vardı onu konuştuk. "The Cinema of Attractions" dediğimiz bir dönemden bahsediyoruz. Aslında benzer şeyler zaten varmış, elbette her şey gibi zınk diye ortaya çıkmamış. Gölge oyunları, magic lantern, cinema obscura, kinetoscope, panorama, diorama vb. O ünlü trenin gelişi filmini izleyen insanların treni gerçek sanıp kaçtığı rivayeti biraz efsane biraz da insanları fazla naif gösterme çabası olabilir. anladık anladık sinema bir devrimdir.

Sinemanın ilk yıllarıyla ilgili tatlı örnekler: 

Uncle Josh 1902
A Trip to the Moon 1902
Life of a American Fireman 1903
Great Train Robbery 1903


Bu haftanın filmi ise bana göre çok bağıntısız, sırf hoca sevdiği için biz de izlemiş olalım diye koyulmuş (bana kalırsa öyle tabi) The Artist filmiydi (Michel Hazanavicius, France, 2011).

Yönetmenin Le Redoutable, 2017 filmini pera sinemasında başka sinema sayesinde izlemiştik arkadaşımla. İkimiz de çok beğenmiştik ama bence ben bir tık daha fazla bayıldım. Biçimsel olarak da senaryo olarak da bir Godard filmi ancak bu kadar güzel yapılabilirdi diye düşünmüş, yönetmene hayranlık duymuştum. Kesinlikle tavsiye ediyor, Artist'e dönüyorum.


Artist filmi sessiz sinemadan sesli sinemaya geçiş dönemini anlatan bir film. Eğer Singin' in the Rain, 1952 filmini izlemediyseniz Artist'ten önce onu izlemenizi tavsiye ederim çünkü yönetmen klasik Hollywood sinemasına da özellikle de bu filme bir selam çakıyor. özgün ayrıntılarla eşsiz bir tat veren sahneler olsa da (rüya/kabus sahnesi gibi) çok da sevmedim, kusura bakma Michelciğim. Ben bir sinema tarihi dersi verseydim bu filmi izletmezdim. 


Not: Sinema tarihindeki ilk film L'Arrivée d'un train en gare de La Ciotat (Trenin Cioatat İstasyonu'na varışı) değil, La Sortie de l'Usine Lumière à Lyon (İşçiler Lyon'daki Lumiere Fabrikası'ndan ayrılıyor)'dur, 1895. 


Bir diğer izlediğimiz film ise Hugo oldu, (Martin Scorsese, USA, 2011). Scorcese sevdiğim bir yönetmen olmadı hiçbir zaman. Shutter Island'ı izlediğimde on beşimdeydim ve o zaman çok etkilemiştim ama şimdi bir şey hissetmiyorum. Hugo ve diğer filmleri için de aynı şeyleri söyleyebilirim: grupla eğlenerek izlenilir. Hugo çocuklarla da izlenebilecek bir film. Ama ne bileyim, benim gözüme felsefe kaçmadı yani izlerken. Keyifle izledim çünkü o anki beklentim sadece kafa dinlemekti. Bana bunu sağladı. Bu kadarlık bir film. Evet, bu filmi de izletmezdim dersimde. 


Üçüncü hafta derse gitmedim. City Lights izlendi. Filmi izlemiş olduğum için direk kendi kişisel görüşümden bahsetmek gerekirse ben de dünyanın çoğunluğu gibi Chaplin'i seviyorum. Hem gülüyorum hem de değerli olduğunu düşünüyorum filmlerinin.  En çok da elbette sosyoekonomik durumunu apaçık göz önüne serdiği için. City Lights'ın başlangıcında modern sanat eleştirisi de güzeldi. Ringe çıktığı sahnede annemle kahkahalara boğulmuştuk. Sinema tarihi söz konusuysa bir Chaplin filmini izletmek şarttır. 



Dördüncü haftanın konusu Alman Dışavurumculuk akımıydı. Nazilerin iktidara geçmesinden evvel ama yavaşça güçlendikleri dönemde duygusal perspektifin gerçekliği şekillendirmesi üzerine kuruluydu. İfade etme biçimleri oldukça abartılıydı. Karakterler genellikle çılgın profesörler, kumarbazlar, suçlular, vampirler gibi marjinalize edilmiş kesimdendi. Oldukça avantgard ve biçimsel bir akım. Filmlere hakim olan karanlık, uzayan gölgeler ve gerçekdışı geometrik şekillerle izleyiciye katharsis yaşatmaktan uzak. Gergin müzikler film boyu devam ederken, sanatsal elementler işlevlerinin önüne geçiyor. En ünlü örnekleri Cabinet of Caligari 1920Metropolis 1927. Bizim izlediğimiz ise bir vampir filmi olan Nosferatu'ydu. (F.W. Murnau, Germany, 1922).

Bir yirmi otuz dakika izledim herhalde sonra çıktım.Yani cidden çok sıkıldım kimse kusura bakmasın. Oyunculuklar filan çok tiyatral, bugün izlemiş olduğum onca filmden sonraaa çekilmezdi. Bence diğerleri için de öyleydi. Yukarıda saydığım özelliklerin tamamını bulabilirsiniz bu filmde. Sınavda çıkmayacağını düşünerek hayatıma devam ettim. Ben Metropolis'i izletirdim dersimde sanırım.


Sonraki hafta Soviet sinemasından bahsettik. Ben de çalışmamı bu hafta üzerine yazmıştım. Filmimiz Battleship of Potemkin (Sergei Eisenstein, USSR, 1925). Montage hareketi ve constructivism, dönemin en etkili akımları diyebiliriz. Hikaye şöyle, Sovyet hükümeti ABD'den gelen her filmin olduğu gibi izletilmesini istemez ve kurguculara bu filmleri bir elden geçirin emrini verir. Bunlar da filmi kesip biçerken anlamları bile değiştirirler zaman zaman. Böyle böyle derken montajın neleri değiştirebileceğini bir filmde anlamın üretilmesi sürecinde ne kadar etkili olduğunu anlarlar. Ünlü Kuleshov etkisi denilen çalışma da bunun bir örneğidir. Olay basit, aynı adam yüzü farklı imajlarla ardıardına gösterilir ve seyirci farklı anlamlar çıkarır.


Eisenstein bu Montage hareketine Hegel-Marx sosu katarak level atlatır. Diyalektiği imajlar arasında bir tez-anti-sentez süreci olarak görür ve anlamın böyle üretildiğini hem yazar hem de çeker. Battleship Potemkin isimli başyapıtında imajların bir araya getirilerek yeni bir anlam üretildiğini sıkça görürüz. Eisentein profesyonal olmayan oyuncularla çalışmıştır ve abartılı oyunculuklar yoktur. İnsanların yüzlerini yakın plandan görürüz, bir "kitle" değildir insanlar, her biri değer taşır. Yanısıra anakarakter diyebileceğimiz birisi de yoktur, topluluğun/komünitenin hikayesidir anlatılan. Yazdığım ödevi buraya bırakıyorum. İngilizce ama zaten özetini yaptım.


Yazı fazla uzun olmaya doğru gidiyor, ben bunun ikincisini ayrıca yazayım.


Cuma, Nisan 05, 2019

bir zamanlar anadolu'da ölüm ve yaşam ikiliği



Bir Zamanlar Anadolu’da, Nuri Bilge Ceylan'ın altıncı uzun metraj filmi Cannes Uluslararası Film Festivali'nde Grand Prix  (Altın Palmiye'den sonra ikinci büyük ödül kabul ediliyor) ödülünü kazandı. Filmin ana temasını belirlemek biraz güç olabilir fakat benim değerlendirmemde bu film, insan ve doğa çatışması bağlamında hayat ve ölüm ikiliğini ironik bir dille anlatıyor.
Ceylan bir röportajında "Hem bizim toplumumuzda hem de batılı toplumlarda ölüm izole edilmiştir." diyor. Filmdeki senaryoyu ele aldığımızda ilk başta detektif hikâyelerine benzer bir suçun ana çatışma olduğu düşünülecektir. Aslında ironi tam olarak buradadır, aranan kişi katil değil kurbanın cesedidir. Bu kayıp, görünmeyen, gömülü ceset (bu sıfatlar önemli) bir grup adam tarafından gecenin bir yarısı, uçsuz bucaksız tepelerde aranıyor. Şöyle bir yorum getirmek mümkün; ölüm, toplumsal kodlar ya da günlük yaşam rutinleri tarafından bastırılmış durumda.
Temsilleri bu bağlamda inceleyecek olursak, filmin büyük bir kısmı gecede geçiyor, birçok kültürde karanlık ölümü, bilinmeyeni ve bilinemeyeni temsil eder.  Gündüz ve ışık ise bilineni, bilgiyi temsil eder. Mesela aklın, bilimin ve medeniyetin çağı kabul edilen aydınlanmayı ele alalım. Işık ve aydınlık bize bunları hatırlatır. Elbette bütün bunların kurulmuş, inşa edilmiş semboller olduğunu unutmamak gerek. Filmden örnek verirsek, kocaman karanlık dağlar arasındaki arabaların minik ışıkları doğa ve insan arasındaki mücadeleyi gösteriyor sanki.
Kasabadakiler ölüme daha aşina gibi görünüyor. Arap Ali'nin kavunları cesedin yanına büyük bir rahatlıkla çekinmeden koyması hiçbir iğrenme ya da korku hissetmediğini gösteriyor. Ya da muhtarın morg istemesi kokan bedenlerden şikâyet etmesi bile başlı başına ilginç. Belki şehirli diyebileceğimiz daha eğitimli insanların ölümle daha büyük sıkıntıları var, mesela savcının.
Cinayet bizi direk ölüme götürse de filmdeki tek unsur o değil. Filmin boyunca süregiden savcının hikâyesi de aslında ölümle ilgilidir. Savcı geçmişiyle ilgili yalan söylemek istese de yüzünde yara izleri karanlık bir geçmişin ipucunu bizlere göstermektedir. Doktor savcının ısrarlarına karşısında bu ölümün bir nedeni olduğunu ne kadar ısrar etse de, aslında savcının bu denli profesyonelce olmayan tavrı - otopsi yaptırmamış olması- bir başka ironik noktadır. Burada bize gösterilmek istenen durum ise profesyonelliğin ya da rasyonalitenin sevilen birinin ölümü karşısında çaresiz kalmasıdır.  
Köpeği iki kez görüyoruz, ilkinde kurban henüz hayattayken, ikincisinde kurbanın bedeni bulunmadan hemen önce. Siyah köpek birçok kültürde ölümü temsil eder, özellikle Avrupa mitolojilerinde. En ünlüsü Yunan mitolojisindeki Kerberus'tur, Hades'in tazısı. Seyirci köpeği ikinci görüşünde cesedin orada olduğunu anlar.
Yaşam ise hareket eden şeylerde bize sunulmuştur; farları yanan arabalarda, nehir boyu yuvarlanan elmada, rüzgârın uçurduğu poşette. Elektrik kesintisi yüzünden karanlıkta oturduklarında, muhtarın kızı bir kandille gelir, odaya ışık ve hayat getirir, uykularından uyandırır. Ceset sabah bulunur çünkü bilgi ışıkla gelir. Ölen cesedin karşısında yapılan espri (Savcının Clark Gable esprisi) yaşama doğru bir teşebbüstür.
Zaman ve mekân bir filmin sahnesini/dekorunu (setting) incelemede iki temel araçtır. Mekân western filmlerini çağrıştırmaktadır. Çıplak dağlar, uzun yollarla kırsal bir alan “terra incognita” denilen hiçbir yerde olduğumuz hissini veriyor. Canlılık belirtisi bir ses ya da hareket eden bir şey yok. Her yer sessiz ve sakin. Bir çöl gibi, Anadolu stepleri “hiçbir yerinde ortasında” ymışız gibi hissettiriyor.
Filmin ilk seksen dakikası,  gece yerleşim yerlerinden çok uzakta ve bu karanlıkta geçmektedir. Aynı zamanda bilinmezlik, belirsizlik, güvensizlik anlamına da gelen bu “karanlık” pek çok şeyi gizliyor. Yaklaşık on erkekle birlikte kafa karıştırıcı bu yerde bir ceset aramak ironik görünüyor. İşaret, iz ya da tabela yok, ağaç bile yok diyebiliriz. Filmin sitesinde, şu pasaj var: "Kasabalarda hayat, bozkırın ortasında sürdürülen yolculuklara benzer. Her tepenin ardında "yeni ve farklı bir şey" çıkacakmış duygusu, ama her zaman birbirine benzeyen, incelen, kıvrılan, kaybolan veya uzayan tekdüze yollar..."
Film zaman zaman küçük bir kasabada bürokratlar arsındaki güç hiyerarşisi ve onun yarattığını nefreti izletirken bir satirik komediye dönüşür. Bu güç ilişkileri erkekler üzerinde bir baskı da inşa eder. Savcıyı prostat olduğunu ima ederek aşağılarlar, doktor otopsi sırasında kendisinin karar veren otorite olduğunu göstermek ister, bahsettiğimiz Western filmlerindeki erkeklik mitine de gönderme ise bu noktalarda ortaya çıkar.
Peki ya filmde kadının rolü nedir? İlk bakışta önemli bir kadın karakterin olmadığı görüntüsü sizi yanıltmasın. Ne olduğumuzu ne olmadığımız üzerine kurarız. Bir kendilik inşası için bir diğer/öteki fikrine ihtiyaç duyarız. Filmde kadının olmayışı, erkek olmanın anlamını ve önemini de zayıflatır. Bir sürü erkeğin arasında erkek olmanın bir anlamı yoktur.
Kadınların ekranda çok fazla görünmese de film boyunca çok etkili olduklarını görmek mümkün. Bütün çatışmalar kadın merkezlidir; bu durum komiserin sözlerinde de açıkça dile getirilir, doktorun boşandığı eşi, komiserin azar işittiği karısı, savcının ölümüne neden olduğu eski karısı ve elbette onun için cinayet işlenen kadın.
Film noir'daki motiflere oldukça benzer kadın figürleri kullanılmış. Gülizar, kurbanın karısı, sadece suçun merkezinde değil, aynı zamanda yerel bir “femme fatale” olarak adlandırabileceğimiz bir kadındır. Çekici,  baştan çıkarıcı ve gizemli. Gülizar'ın sonlanmasına neden olduğu evlilik bile onun yerel “femme fatale” olarak bağımsızlık talep etmesine uygun görünüyor.
Cemile ise masumiyetin vücut bulmuş hali gibidir. Film noir'daki komşu kızı “girl-next-door” tiplemesine uyar. Bir melek gibi güzel, becerikli, tanıdık, güvenilir. Cemile katile çay verdiğinde, katil ağlamaya başlar. İyilik perisi gibi ortaya çıkan merhametli, ayrım yapmayan davranışından dolayı katilin pişmanlığı yüzeye çıkar ve ağlama bir tür nedametin göstergesidir.
Yaşam ve ölüm, bu iki kadının temsilinde sunulan bir ikilik olarak kendini gösterir. Gülizar, yerel “femme fatale”, cinayetin sebebidir ve ölümü getirir. Cemile ise yaşamdaki masumluğu, gençliği ve saf bir güzelliği sergiler.
Işıklandırma da iki zıtlığı anlatmak için kullanılır. Medeniyeti simgeleyen araba farları karanlık bilinmeyen doğanın içinde ne kadar küçüktür, bu tasvir insanın yetersizliği ve acizliği olarak da yorumlanabilir. Belirsizlik bütün filme sarar. Gömülen cesedin yeri, savcının geçmişi, hatta asıl amacı bu olduğu halde otopsi bile gizemleri ortadan kaldırmaz. Işığın hep yetersiz olduğu uzun gece çekimleri karamsarlık hissini arttırır.
Doktor tuvalet ihtiyacını görmek için uzaklaştığında, bir şimşek geceyi aydınlatır ve antik bir heykeli ortaya çıkarır. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir, gecenin karanlığı çok şeyleri gizler ve bazı şeyler bilinmediğinde daha iyidir.
Kapanış sahnesinde, otopsi devam ederken, bir yandan çıkarılan organların sesini duyarız, öbür yandan ise pencereden bakan doktorla birlikte bahçede oynayan çocukların sesini. Bu iki ses, ölümün ve yaşamın sesi birbirine karışır.

Pazartesi, Şubat 18, 2019

şimdi beni alkışlayın

metroda birisi benim adım ebruli şarkısını söyledi, gerçekten de güzeldi sesi, şarkı da zaten güzel olunca kapattım kitabı. şarkı bitince şöyle dedi: "evet şimdi beni alkışlayabilirsiniz".

tabi ki şarkı gün boyunca dilime takılmış oldu. ben ezginingünlüğü versiyonunu daha çok seviyorum.

sonra lanthimos'un festivalde biletleri anında tükenmiş olan son filmini izledik, the favourite. açıkçası lanthimos filmi diye gitmeseydim fazlasıyla beğenirdim ama işte çıta o kadar yüksekti ki tatmin olmadım.

sarah karakteri -lobster'daki kadın- çok fazla karizmatikti. emma stone da kraliçe de çok iyi oynamıştı. ama mesele oyunculuklar değil benim için, e tabi önemli de. sinematografi de muhteşemdi. yani bir dönem filmi olarak çok çok çok başarılı. ama genelde lanthimos filminden çıkınca (dogtooth, lobster, the killing of a sacred deer. üçünü de sinemada izledim) dizlerim tutmaz, kalbim atmaz hale gelirdim. bu sefer bir iki esnedim ve yürümeyi çabuk hatırladım. uyarı! spoiler olabilme ihtimali olan kısım: finali etkileyiciydi evet -çünkü insan bir şeyi değiştirdiğini kazandığını sanar, ama yalnızca bir anlık uyuşukluktur bu, gerçekte acizlik güçsüzlük içinden çıkılması mümkün olmayan bir durumdur-

filmden sonra bir yemek yiyip italyan konsolosluğundaki jazz konserine gittik. konsolosluk pera müzesinin hemen yanında, siteden rezervasyonla ücretsiz olarak birçok etkinliğine katılabilirsiniz, çok da tatlı insanlar. konser iyi hoştu ama küçük bir salon için fazla bir drumdı. biraz kafamı şişirdi desem yalan olmaz, drum sesinden viyolonseli piyanoyu duyamamak çok kötüydü. bitmeye yakın kalkalım dedik, yanımdaki kadın kolumdan tuttu: "nolur gitmeyin çok güzel nolur gitmeyin..." dedi ve tabi ben kalakaldım.

***

resmin hiçbir alakası yok sadece tatlı buldum
insanlar başka zamanlarda yaşamak istiyorlar. buna hayret ediyorum, ben yaşadığım zamandan memnunum. musluğumdan su istediğimde sıcak akıyor, her gün duş alabilirim, okul okuyabilir (bir kadın olarak), istediğim işte çalışabilir, istediğim kitap ve filme kolayca ulaşabilirim. böylesi bir bolluğun şükrünü etmeyenlere şaşırıyorum.

margaret atwood'un the handmaid's tale romanını okuyorum. gerçekten etkileyici bir eser. dizisine de başladım, paralel gidiyorum ama farklılıklar var. yine de eğleniyorum bu farklılığı görmekten. henüz diziden dört bölüm izledim ama oldukça başarılı olduğunu düşünüyorum. roman biraz daha duygusal/lirikken dizi daha çok politik/epik kategorisinde yer alabilir. ve ben diziyi daha çok beğenmiş bile olabilirim ama henüz izlemediğim çok bölüm var, sonrasında ne olur bilemiyorum, karar vermek için erken. eğilimim bu diyelim.

***

deli gibi skyrim oynuyorum.


help.

Cumartesi, Şubat 09, 2019

elektrikli battaniye

(resimler 22 ocak'ta çekilmiştir)

kapının önünde bekliyorum, karşımda ayağında klasik bir ayakkabı  ve şimdilerde moda olan "etnik desenli" şalvarıyla bir teyze oturuyor. bir yandan simit kemirip bir yandan kitap okumaya çalışıyorum. kitap mı çok sıkıcı yoksa ben mi havamda değilim, bir türlü kendimi kaptıramıyorum. birçok yahudi pratiklerine aşinayım, anlaması zor gelmiyor bu yüzden. yani sorun başkaydı, anlamadığımdan değildi sıkılmam. (yanlış anlaşılmasın, narsistik libidomla alakası yok. elbet anlamadığım için sıkıldığım birçok kitapla da karşılaştım. her neyse.) 

sonra bir anons duydum, kapı numarası değişmiş, adıyaman'a giden uçağın önündeymişim hayli zamandır. teyze benimle antalya'ya gelmeyecekmiş yani. biraz üzüldüm, kalkıp doğru kapıya gittim. üç kişilik bir ailenin yanında oturdum, oğlan lise çağındaydı. "es kommt" demelisin, dedi baba "niye es ist kommt" diyorsun. çocuk çok da hatırlamadığım argümanlar sundu, es ist kommt olduğunda ısrar etti. ben kafamda şöyle kurdum: sanırım baba çocukluğunda almanya'da yaşamış, işçi göçlerinden biriymiş. baba benim kitap okuduğumu görünce oğluna laf dokundurdu, "bak diğer gençler kitap okuyor, sen elinden telefonu bırakmıyorsun," diye. ergenlik çağının isyanı şöyle dedi: "önce sen bırak, sonra bana söyle."

bir saatlik rötarın ardından nihayet uçağa bindik, gözlerimden uyku akıyor. yemek servisine kadar yarı baygın oturdum. çay içince açıldım, kitabı yeniden elime aldım. akmıyor ya rabbim. yine de baktım yarılamışım. bendeki de ne ısrar ne inat. tatilim dört günlük, iki adet kitabım var. seçme şansım yok demek istiyorum. uçaktan indim, her yer dümdüz. istanbul'da böyle düzlük nerede, en azından sur içinde bulunmaz. belki daha uzak kısımlarda. ne zaman gelsem hayran kalıyorum bu düzlüğe. tramvay hemen yakında, bir kullan at bilet alıp biniyorum. en son durağa gideceğim, neredeyse bir saat demek. insanlar iniyor biniyor, yanımda oturanlar bin kez değişiyor. bir grup kız biniyor mesela, hepsi güzel şık giyimli kızlar ama öyle tuhaf şey ki şu moda, birini diğerinden ayıramıyorum. bayağı kolektif yaşayan bir grupmuş. bilekte biten botlar, ten, kısa kareli pantolon ya da etek. sonra saçları da aynı. simsiyah, omuz hizasında, kısa kahküllü ve esmer ten. hani fordist dönemdeki fabrika egemenliğinin sonucu olan standart üretimi yerini post-fordist dönemde esnek ve kişiye özel hissettiren üretim şekli almıştı? bu akademik iddia çoktan kalıplaştı ama bir sorun var sanki. bir başka sorun da bir şeyler ingilizce öğrendiği için türkçe anlatmaya gelince afallayan bende. ne konuştuklarıysa ilgimi çekmiyor, biraz dedikodu kokuyor, kulaklığıma şükür.

bir başka ergenlik çağı tramvaya biniyor. belki liseli bile değil. önce kendinden emin bir görüntü sergiliyor, kulaklığını takmış dünya umurunda değilmiş gibi. sonra birden değişiyor tamamen. yüzü ağlamaklı oluyor, göz bebekleri titriyor. bana bakıyor. bir şey söylemek ister gibi. ben de kulaklığımı çıkarıyorum. "yanlış yöne bindim," diyor, "param yok, acaba bozuk paranız var mı?" sesinde korkuyu işitiyorum. ilk kez böyle bir durumda kalmış belli, az önce bir genç kızdı, şimdi küçük bir çocuk olmuş.

tramvaydan iniyorum, dedem beni bekliyor. kocaman bir kabanı var, havalı buluyorum, ördek yeşili filan diyeceğim ama ördek yeşili hangi renk tam olarak emin değilim. dedeme sarılıyorum, biraz kilo almış. hemen geliyor otobüs, şansıma, geç kalmış. yol boyunca kesik kesik sohbetlerimiz oluyor dedemle. şehrin nasıl hızla geliştiğini, göç aldığını, bir sürü karadenizli olduğunu, 67'de buraya ilk geldiklerinde 6-7 milletvekili çıkarırken şimdi 13 milletvekili çıkardığını anlatıyor. eski köyler şimdi mahalle olmuş, halk otobüsü önlerinden geçiyor. biraz da siyaset konuşuyoruz, "akp'ye rey vermeyiz, chp'ye de vermek istemiyoruz," diyor dedem. ananemin abisi koyu solcu, onları chp'ye iknaya çalışıyormuş. demokrat parti filan diyor dedem, 2019'a girdiğimizi, artık öyle bir parti olmadığını -yani işlevselliği açısından- anlatamıyorum. menderes filan diyor, "dede, menderes öleli 50 yıl oldu," diyemiyorum. dedem emekli öğretmen, aklı başında bir insandır. ama bu konularda fazla duygusal davrandığı su götürmez. yine de sessiz kalıyorum, ne diyebilirim ki? çok çok, oy verme, derim. hem, demokrasi de neymiş? sokrates'i öldüren düzen. (bence bu büyük bir geyik olmalı). dedi final essayinde 3 sayfa liberal demokrasilere güzellemesi yapan öğrenci.


hava kararınca hiçbir yeri seçemiyordum, ekrandaki duraklar da karışmıştı, dedem olmasaydı yolumu bulamazdım. ışıklar azalmıştı. bir zamanlar anadoluda sandım kendimi. dolunay tam daire değildi henüz. birkaç köpecik çıktı karşımıza, sonra eve geldim.

yemek yeme, pijamalara geçme seremonilerinden sonra ananemin abisi dediğim büyük dayıya gittik. kısaca dayı diyeceğim, siz 75 yaşında bir insan düşünün. kendisi fazlasıyla esprili şakacıdır, yani kendine esprili değil, herkesi güldürebilir. örneğin benim dedemin şakaları yalnızca ona komiktir. televizyonda her zamanki gibi türk sanat musikisi çalıyordu. dayının evinde üç kırgız vardı:

kırgız 1: şimdiye kadar dayının evinde çalışan kadın, yakında evlenecekmiş ve gidecekmiş. tatlı bir kadındı. ananeme yeleğini neden ters giydiğini sordu. "öyle denk geldi" cevabını alınca da çok güldü, biz de güldük. "yarın düzü denk gelir," dedi ananem. kadının ablası kırgızları buraya getirme işiyle uğraşıyormuş.
kırgız 2: kırgız 1'in oğlu. bu oğulun ismi de vardı: nuri. bahçe işlerinde dayıya yardımcı olacakmış. yirmi yaşındaydı. üniversiteye gitmiyordu. dil öğrenmeye çalışıyordu. odaya girdiğimizde kitap okuyordu. bana merhaba dedi gülümseyerek. sanırım yaş ortalamasının 89 olduğu burada ellinin altında birini görmek onu mutlu etmişti. şirin bir çocuktu.
kırgız 3: dayının evinde yeni çalışan olacakmış bu kadın da. ailesi kırgızistan'daymış. sürekli telefonuyla oynuyordu. saçları sarı boyalı, üzerinde dar bir siyah jean vardı.

mansur yavaş'ın ankara projeleri eşliğinde sobada kestane otantikliğimizden sonra biraz daha sıkılarak oturduk. yani ben sıkıldım. hayatımın böyle olduğunu düşününce korkunç bir şey. aslında bu dayı da emekli öğretmendir. aktif bir hayat yaşadı ama yine de hayatının sonunda televizyon karşısında pineklemekten kurtulamadı. korkutucu bir son değil mi? şimdi hayattan bir beklentisi olmadan, sadece oyalanarak gazete okumakla ve zeytinyağı satmakla yaşamına devam edecek.

elektrikli battaniye ile geçirdiğim gece boyunca uyanıp durdum. battaniye masumdur. gün doğarken uyandım ve uykumu almış hissettim kendimi ama yatak sıcaktı ve dışarısı soğuktu, ben de kalkmadım. bir iki lokma ile edilen erken bir kahvaltı, öğlene kadar pinekleme, kitap okuma çabaları.
yine dayılara oturmaya gittik. yine sobada kestane. badem, portakal ve ayva. yine trt müzik ve alaturka. kalınca bir kitap ilişti gözüme, bakayım dedim. rakı ajandası yazıyordu üstünde, ben de usul usul oturduğum yere döndüm.

kırgız 3 daha başlamadığı işten ayrılmış gitmiş. bir sorunu olduğu belliydi zaten. şimdi dayıya kim bakacak o araştırılıyor. nuri de bir yere gitmiş, yarın gelecekmiş. asıl adı nuri değilmiş tabi.
ananemin kulağına fazla oturmayalım diye fısıldadım. kalktık eve geçtik. dedem yine ali ihsan varol'un programını izliyordu. ben odama geçtim, kitabımı bitirdim. on oldu mu yatma vakti onlar için, ben de yatağımda film izliyorum. film izliyorum dediğim, stalker'dan bir bölüm. değişik bir film her izleyişimde (yani 20-30 dk bakıyorum aslında, ful izleme değil) başka bir kafa geliyor.

ertesi gün de benzer geçiyor. önce öğleye kadar olan vaktimi (çünkü gerçekten bir köy burası, gün doğumundan sonra uyunmuyor) film izleyerek geçiriyorum, full metal jacket. ordu eğitiminin çılgınlığını ve vietnam savaşının politik tutarsızlığını anlatıyor diyebiliriz. öyle aman aman bir kubrick hayranı değilim, beş altı filmini izledim sanıyorum fakat lafım yok, adam işini iyi yapıyor, bu da etkileyici bir filmdi. sadece bir yönetmen olma şansım olsa kubrick olmazdım herhalde, ondan daha ziyade emin olduğum şey hitchcook olmayacağım. sanırım aki kaurismaki olurdum, gülümsetmeyi seviyorum. 

sonra kitap okudum. david grossman'ın "bir at bara girmiş" isimli kitabını. komik ve felsefi bir kitap diye düşünmüştüm, adams aebler gibi bir şey. komik olduğu hakkında yanılmışım, sırf kitabın tamamı bir standup gösterisini anlatıyor diye komik mi olmak zorunda yani? daha çok üzücüydü. yani buna kara mizah da diyebiliriz ama benim gibi duygusal biriyseniz daha çok trajik derdiniz.

akşam yine dayılara gidiyoruz. çok anlamsız. sanırım ananemin yeğeni olan bir kadın geliyor. geçen sene küçük oğlu motorla giderken kaza geçirip hayatını kaybetmişti. kendisiyle hiç tanışmama rağmen çok derin bir acı duymuştum içimde -genelde verdiğim bir tepki değildir. geçen yazdı, bir kamptan eve dönüyordum, hava yeni kararmıştı. annem arayıp durumdan bahsetti. olduğum yerde kaldım, elimdeki spor çantası yere düştü. beni  bu kadar etkileyen şey neydi, aynı yaşta olmamız mı?
kadın iyi görünüyordu, konuşurken tam da antalya'da gibi hissettim nihayet. herkes doğru düzgün istanbul türkçesi konuşuyordu bu vakte kadar. ama o yerel ağzı dinlemek öyle zevkli ki.

ertesi gün saydam turp'a başladım. mo yan'ı ilk okuyuşum, tek kelimeyle muhteşem. öykülerinden oluşan bir kitap, inanılmaz iyiydi. gerçek ve olağanüstünün bu kadar doğal bir şekilde bir araya geldiğini daha önce görmemiş olabilirim. borges filan da bunu çok iyi yapar ama mo yan'ın farkı bence "büyülü gerçekçilik" değil de gerçekçi büyücülük yapması. gerçekten kendimden geçtim.

akşam gene dayılara gittik. birileri kuş avlamış, onlar yenecekti. ben zaten et yemiyorum, ama bir de kuş? çorbamı içip masadan kalktım ama yeterli değildi çünkü kuşları görünce, allahım çok korkunçtu gerçekten, bir bütün halinde yeniyor, aklım almıyor. her neyse, dayanamıyorum ben deyip eve kaçtım. gerçekten korkunçtu. aç olsalar da yeseler sesimi çıkarmayabilirim ama zevk için yemek, insanlığımızı gözden geçirmemiz lazım. teoride dedem de bana katılıyordu ama pratikte mideye indirmesine engel olmadı.

ertesi gün son gündü. zaten bir şey yapmadan gitme vakti geldi. ananem de bir iş için merkeze gidecekti, nuri'nin de işi varmış. hep birlikte gittik. durakta beklerken bal gibi bir kediyi sevip durdum. kucağımda mayıştı da mayıştı. nuri çok tatlı ve saf temiz bir çocuktu. biraz rusça üzerine konuştuk biraz da ingilizce. neden bilmiyorum sanki kardeşimmiş gibi hissettim, insanın içinden öyle bir sevgi geliyor. sympathique.

onlar bir yerden sonra benden ayrıldılar, ben kulaklığımla havaalanına vardım, yağmur deli gibi yağıyordu ama kitaplarım ıslanmadığı sürece sorun yoktu.


Pazar, Ocak 27, 2019

ders çalışıyorum bir sn.


(daha önceden yazıp taslaklarda bıraktığım bir yazı. savur gitsin dedim kendime. kaybedecek neyimiz var?)


min zhen - siyah kedi -18.yy - kağıt üstüne mürekkep

buraya mantıklı tutarlı bir şey mi yazmalıyım? yani kendi içinde demek istiyorum. sadece aklıma ne eserse yazsam olmaz mı? mesela şuan kafamı yormak ZORUNDA olduğum şey neo-pluralism imiş (neomarxism sana da geleceğim, bekle). aslında bu bloga her zaman politik düşüncelerimi yansıtan şeyler yazmaktan uzak durdum. nedennnn.. çünkü kendimi çoğu zaman apolitik olarak tanımlardım ama kamon, hangimiz apolitiğiz ki gerçekten. yoo bunu aristocu bir biçim şehirle sosyal hayatla ilgili her şey politikaya dahildir mantığıyla söylemiyorum, tabi o da var ve genelde politika dediğimde bunu kastediyorumdur ama benim kastettiğim, maruz kaldığımız bir afiş hakkındaki düşüncemiz bile yönetmekle-iligili-şeyler-anlamındaki-politika üzerine bir yargıya zorlar bizi. yani elbette aslında apolitik filan değilim, hatta oldukça politik olduğumu söylemem bile mümkün çünkü bana söyleyeceğin her ideolojiyi bırakın ide parçacığı üzerine bir yargıda bulunacağım (yüzde 98.7si de olumsuz olacak). yine de kimse beni zorlamadıkça açacağım bir konu değil ve bu blogda da kimse beni bunun üzerine konuşmaya zorlamıyor xiè xiè dà jiā.

şimdi ders çalışayım.

zamanında pluralizm/çoğulculuk kelimenin kendisinden anlayacağımız üzere (fazlasıyla açık) birçok görüşü kucaklasa da bunlar yeterli görülmemiş birileri tarafından (neomarksistler, elitçiler, yeni sağcılar -yani yeni sağcı doğru bir çeviri mi onu bilmiyorum bayağı bodoslama çeviri çünkü bknz. new right). bu yüzden şimdi neopluralistlere göre yani, şunları da göz önüne almak zorundaymış; post-endüstriyel toplum, tercih edilen kapitalist sistemdeki serbest piyasa doktrinini modasının geçmiş olması, ve tabikisi büyük şirketlerin aşırı derecede yönlendirdiği batı demokrasilerinin çarpık çurpuk poliarşileri. (poliarşi. türkçesi yok. çoğulcu yönetim tarzı. çünkü neden çünkü MODERN SANAYİLEŞMİŞ toplumlarda bir elit yönetimi olmamalı, BİRDEN FAZLA ELİTİN YÖNETİMİ OLMALI. tabi bunlar DEMOKRATİK şekilde seçilmeli. böylece bir elit grubun mutlak otoritesinden kurtulmuş oluyoruz. ne kadar da mutlu ve huzurluyuz.)

neomarksizme gelelim. kullanılan diğer çağırımlar BATI MARKSİZMİ ya da MODERN MARKSİZM. felsefesi: marksizmden ayrılmadan marksizmi eleştirmek. dediler ki "bikerem marksizm tek bir gerçeğin var olduğunu iddia etmiyor tm mı?" ve lenin ağlıyor. sonra diğer teorilere bakıp hepsini TEK BİR GERÇEĞİN VAR OLDUĞUNU kabul ettikleri için eleştirdiler. tabi ki bir TOPLUMSAL ADALETSİZLİK mevzusu var. amaa bu yeni arkadaşlara göre ekonominin diğer faktörlere önceliği/üstünlüğü yok (feeling of all is gone). kim jong un bunu beğendi, artık vicdanı rahat bir kapitalist olabilir. ama tarih önemli. tarih. tarihsellik. tarihsel materyalizm.

patriachy, etatisme, governance, failed state ve bu bölüm sonu. bir sonraki bölüm:

DEMOKRASİ VE MEŞRUİYET 

*** 

burada ders değiştiriyorum.  şimdi konumuz kolonileşmenin tarihi. main points: characteristics of new colonialism. motivations of europeans. actors in the age of colonialism. partition of africa. the berlin congress (1885). colonial conflicts.  

açılış için sahneye rudyard kipling'i davet ediyoruz. kendisi BEYAZ ADAMIN YÜKÜ isimli şiirini okuyacak, koca bir alkışşşş

sırtlan beyaz adamın yükünü
en iyi evladını gönder
oğullarını sürgüne gönder
esirlerin ihtiyaçlarına hizmet etsinler diye
ağır üniformalar içinde beklesinler diye
çırpınan halkın ve vahşilerin tepesinde
yeni yakalanmış suratsız insanların
yarı şeytan ve yarı çocukların

sırtlan beyaz adamın yükünü
katlanmak için sabırla
dehşetin tehlikesini örtmek için
unutmadan gurur gösterisini
basit ve anlaşılır bir konuşmayla
yüzlerce kez açıklığa kavuştu
başkasının menfaatini aramak
ve çalışmak başkasının kazancına

...

soru: şair burada ne demek istemiş?
cevap: (aşırı bir vurguyla okunacak) beyaz adamın vahşi barbar ilkel toplulukları adam etmesi gerekir; onlar medenileştirmesi, ilerletmesi gerekir. bu zorlu görevi yaparken elbette bazı zorluklar olacaktır fakat bu kutsal görev ahlaki bir zorunluluktur. zavallı beyaz adam!

emperyalizm seni çağırıyor



Çarşamba, Ocak 16, 2019

mümkünsüz


9 şubat 2017

bu kimin öyküsü bilemiyorum. elbette sizleri tanımadığım için bunu hangi niyetle yaparsam yapayım benim hakkımda olacak. bu arı soktuğu için öleceğini sanıp korkusundan bayılan arkadaşımın öyküsü de olabilirdi. aslında bunu severdik ve gülerdik, absürd bir şekilde yazardık.

az sonra yemeğe giderim, yalnız başıma tabi, bir de kedi olur yanımda oturan. klasik bir ellili yaşlar kedili teyzesi olacağımı düşünürdüm. yalnızlık deyince aklıma bunun gelmesi tuhaf mıdır? her neyse, düşündüğüm buydu ama sonra dedim ki kendine, sanki şimdi de öyle yaşıyorum. ilginç kitaplar var rafta ama hiçbiri ilgimi çekmiyor. kulağımda tanımadığım bir kadının sesi var. sözleri anlayamıyorum pek, odaklanamıyorum da. elime bir ismet özel geldi, bir iki satır ve sonra inanılmaz bir öykü doğar mesela. arada olur böyle şeyler olmaz mı? çok nadirdir tamam, bunu inkar eden yok. ama mümkünsüz değil. onun yerine doğuda mizah diye bir kitabı çektim aldım, bir iki karıştır, geri koy. havamda değilim, ortada. kolum da ağrıyor galiba. yoldan geçen birini durdurup hayatını anlat diyesim var.

bugünlerde kafama takılan bir şey var mı? yani aşık olamayışım ve geçmişten kalan hüzünler dışında. yeni bir soru? avluda bir tane vardı. fakat başkasına ait gibi geldi, emin olamayınca almadım ben de. orada bıraktım. sahibi alır diye düşünüyorum. ama yokluğunu fark etmeme ihtimali de var. çok da mühim bir soru değildi. her neyse, soruyu orada bıraktım. 

16 ocak 2019

2012 aralığında yazmaya başlamıştım ilk kez. hesaplayamıyorum şimdi altı yıl mı oldu yedi mi? ne korkular vardı içimde o zamanlar. ilk kez yazdıklarımı insanlarla paylaşacaktım. annem babam yazıp yazıp duruyorsun da bir şey göremiyoruz derlerdi. korkuyordum elbet. sırlarım ortaya çıkacaktı, gizlediğim bene dair daha birçok şeyler. banner mı deniyordu onu bile unuttum, değişeyim diyorum, benim için fazla neşeli fazla genç. ne diyordum? evet, yazdım, hep bir kendimden, hep trajediden. hubris hep içimde ve hamartia hayatımın toplamıydı.

saat 04.48. uyudum uyandım. tatilim başladı. filmleri beynime dayadım. düşünme düşünme düşünme. kim olduğumu nereye gideceğimi bilmesem ne olur. zeki miydim gerçekten öyle diyorlar, elimden tutsalar büyük bir filozof olurmuşum. şimdi ne oluyorum? elimden tutmadılarsa. ben pek inanmıyorum. çalışmak emek vermek büyülü ve yüce bir şey gözümde. belki de bu yüzden tembellik ediyorum. yani tabi, modernizmi filan da suçlayabilirim bunun için.

bazen durur ve düşünürüm, bu anı yirmi yıl sonra bile hatırlayacağım derim. ama işin aslı, hatırlamıyorum. melankoli içinde geçen anlar birbirini takip eder, her biri eşsizdir, bir film sahnesi bu diye düşünürüm, nasıl çekeceğimi planlarım. fakat gerçek şu ki her biri kafamdan hiçbir iz bırakmadan uçup gidiyor. hatırladıklarım yalnızca aksiyonun yüksek olduğu hatıralardan ibaret. yalnız çok uzak geçmişten, çocukluğumdan anımsadıklarım önemsiz sahneler. aynaya baktığım bir fotoğraf karesi beliriyor zihnimde ya da oyuncaklarımla oynarken.


resimlerin hepsi chungking express'ten.

güzel filmler kısmındayız.

habemus papam/bir papamız var (2011), papa seçilen ama olmak istemeyen bir kardinalin komikli öyküsü.

die welle/dalga (2008), otokrasinin ne olduğunu anlatırken bir çeşit oyun kurmaya karar veren öğretmen ve öğrencileri üzerinden faşizmin duygusal kökenlerini araştırıyor.

kiarostami'nin nema-ye nazdik/yakın çekim (1990) filmi, ünlü bir yönetmen gibi davranıp dolandırıcılıktan suçlanan bir adamın öyküsünde gerçek ve kurguyu sorguluyor.

daha az bilindik olduklarını düşünüp bunları vurgulamak istedim. bunlar dışında çok tatlı, muhakak tavsiye edebileceğim, zaten oldukça ünlü filmler olduğunu düşündüğüm liste şöyle uzuyor:

jean luc godard - band a parte (1964)
jim jarmusch - dead man (1990)
wong kar wai - chungking express (1994)
tim burton - edward scissorhands (1990)
coen kardeşler - o brother where art thou (2000)
mike nichols - the graduate (1967)

ve lanthimos'un bütün filmleri ağzınızı burnunuzu kırmak için idealdir.

Cumartesi, Eylül 08, 2018

kolay değil dönmek

geçen sene bugünlerde çektiğim bir resimdi ve
ilginç
şuan tam olarak ne hissettiğimi anlatıyor


deneme 1 

kaç kez geri dönmek istedim, bundan daha çok kez yeniden yazayım diye geçirdim aklımdan. aradan geçen dört aydan fazla zaman olmasa daha kolay dönebilirdim belki. yazmayı bıraktım mı tamamen bilmiyorum belki de. en son ne zaman yazdığımı hatırlayamıyorum. sadece buraya değil, herhangi bir yere, herhangi bir şekilde.

hayatım hiç beklemediğim bir yönde şekillenirken ben tuhaf bir bilinmezlik içine sürükleniyorum. yirmi yıl aşk nedir diye sorduktan sonra yirmi birinci yıl cevabımı aldım.

deneme 2

buraya son yazımı yayınladıktan sonra beş koca ay geçti. o günden  iki gün sonra bir arkadaşım -burada kendisinden tiyatro ile ilgili kısımlardan küçük bey veyahut ferit diye bahsetmiştim- birlikte gittiğimiz bir konser sonrasında bana birtakım duygularını ifade etti. sonrası sancılar kıvranmalar ikimiz için de hem çok güzel hem zorlu bir dönem.

deneme 3

kolay değil dönmek

deneme 4

ne yaptım bunca ay? gönüllü ders anlattığım vakit geçirdiğim çocukların yanına gitmeye devam ettim. leyla ponçik'i sevdim bol bol her defasında. sonra dersler vardı tabi, onların ödevleri. tiyatroya iki defa gittim, pek güzel oyun yoktu. film festivalinde beş tane film izleyebildim, çok öveceğim bir film olmadı. radiogram tatlı bir filmdir. namme de etkileyici idi. felaket olanlar: düğünümüz var ve dört köşeli üçgen.

denize gittik dün, beni de arı soktu. böyle de bir talih. ha yine yüzdüm rahatça atladım zıpladım orası ayrı. ama gittikçe kötüleşiyor. zehir yayıldı.

deneme 5

yedi ay oldu.

yazmak istiyorum ama unutmuş gibiyim. nasıl nasıl yeniden bulurum kendimi?

kemana başladım yeniden. en son bıraktığım yere kadar geldim üç derste. bu kadar çabuk toparladığım için sevindim ama sonra final dönemi girdi araya. şu aralar yine kendime hoca arıyorum.

latin çiçeklerim açtı. susuzluktan hoşlanıyorlar. bol güneşi ve rüzgarsız havaları seviyorlar.

aşk üzerine güzelleme yapacak değilim. ama daha önce düşünmediğim ve hissetmediğim şeyleri deneyimliyorum bunu inkar edemem. bir insanla her anı birlikte geçirmek arzusu. eskiden hep sıkılacağımı düşünürdüm. çok acayip bir şey.

deneme 6

bir ay oldu rahat elime kemanı almadım yine. bazen kavga ediyoruz hemen barışıyoruz ama bu üzüldüğümüz gerçeğini de değiştirmiyor. başta ağlıyordum alışık değildim buna. bir de zaten hemen dolar gözlerim. zamanlar her şeye alışıyorsun. alışma, demişti. ama elimde değil. her zaman ağlayamam. annemin yüzüne bakarken ağlasam olmaz ki.

fransızca öğrenmeye başladım. kitap okuyorum film izliyorum her zamanki gibi işte. onda bir değişiklik yok.

deneme 7

sanıyorum yedi yıldan fazla oldu. bu odada bir şeyler yapmak, yazmak, okumak, resim yapmak, uyumak. hiç bu kadar zavallı olmuş muydum hatırlamıyorum. kalemler boyalar önümdeyken hiçbir şey çizememek. kitaplara öylece bakmak. cümle kurmaktan bile acizim. sanki söyleyecek hiçbir şeyim kalmadı. halbuki aşık oldum ben. bana çok ilham verecekti çünkü tam da beklediğim gibi bütün duygularımı doruklarında yaşıyorum. belki mesele budur. belki şuan hayatı yaşıyorumdur  ve yazmak arka planda kalmıştır. düşünüyorum da ne zaman yazsam bunlar arka planda kalmış olduğum anlardı. gözlemci ya da bir yabancı. şimdi hayatın içinde miyim?

merak ettiğim bir şey vardı. daha önce hiç aşık olmamış bir insan aşık olduğunda bunu nasıl anlayacak? bu yüzden sorardım nasıl bir duygu diye. şimdi bana sorsalar şunu derim kısaca, aşık olduğunda anlarsın ve şüphe duymazsın, merak etme. bunu biliyordum diye düşündüm. aşk diye bir şey varsa budur. bütün geceler uyumadan önce onu düşündüğün düşlediğin bir şeydir. başka şeyler sana eski verdiği zevki vermez olur. hayatta yapmayı sevdiğin ne varsa birkaç ton renksizleşir. ancak onunla birlikteyken renkler gerçekten renktir.

deneme 8

yoruldum. hiçbir şey yapamıyorum.

skhizein diye bir kısa film var. fazla güzel. kendimden mi uzaktayım? bütün düzenim bozuldu mu gerçekten? elbette çok değiştim. bundan memnun değil miyim? değil miyim?

bildiğim bir şey varsa kendi başıma kaldığımda böylesine mutsuz oluyorsam işlerin yolunda gitmediğidir. çünkü ben, ben paul muad-dib yalnız kalmaktan büyük zevk alırım. çünkü kendimi -en azından zihinsel olarak severim. kendi sınırlarım içerisinde mutluyum. her zaman yapacak çok şeyim olduğu için canım sıkılmaz.

ya da bunların hepsi, yani ben kendimden 91 cm uzaktayım.



Perşembe, Aralık 21, 2017

bir kadının suya değiyor ayakları

20.12.17

bir buçuk ay olmuş yazamadım bloguma, ben bile sandım ki bıraktım blog yazmayı. on ikisinde beşinci yılı doldu blogumun. beş yıl be kardeşim, sözde en güzel gençlik yıllarım, on altı yaşındaydım bu blogu açtığımda, şimdi yirmi bir. ama genelde son sınıf sanırlar beni ya da daha asistan filan. zaten ben de kendimi hissetmiyorum. yani o veya bu yaşta, öyle veya böyle, hissetmiyorum. şuyum diyemiyorum, adımdan bile şüphe duyuyorum. bugün hoca sınıfta adımı çağırdı, anlayamadım, kimden bahsediyor, birkaç saniye kafam bomboştu, sonra elimi kaldırdım, "benim!" dedim ama neden emin olamıyorum bir türlü aradığı kişinin ben olduğumdan? ne zamana kadar benim, nerede bitiyor sınırım?

the neighbourhood - sadderdaze

her sene önceki seneden yazdığım mektubu değerlendirip sonraki seneye bir mmektup yazıyorum. (zaten okul yüzünden bu yılın bittiğini bile ancak idrak edebiliyorum, aralık yirmi bir olmuş.) tabi ki bunu bırakacak değilim ama bir de ilk yazdığım mektubu okumak isterim. 


2017'ye mektup:

"şuan hazırlıktaki rahatlığını özlüyorsun ama memnunsun, zor olsa da güzel lisans, severek öğreniyorsun, bu yüzden notların da iyi. bu sene ablanla birlikte kalıyorsun, enişten florida'ya gitti bir seneliğine. bazen ablanı dövesin geliyor. çoğu zaman ya da. lumineers - sleep on the floor dinliyorsun bugünlerde sık sık. türklere yöneldin, no land, adamlar, kaç canım kalmış, peyk. indie dinliyorsun, çince bazen, bir de yetmişler seksenler var tabi. k-müzik'ten daha da koptun. en son ne zaman dinlemiştin hatırlamıyorsun bile. dernekten ayrıldın ama oradaki arkadaşlarınla görüşmeye devam ediyorsun. okulda radyo pogramı yapıyorsun, bir avuç dinleyicin var. yalnız gezenin düşleri iki'yi yazmayı planlıyorsun. (böyle dememin sebebi sürekli yalnız takılman.) aslında üniversitede iki yakın arkadaşın var, biriyle aslında okulun ilk günü tanışmıştın, salı ve perşembe günleri yemek yerken edebiyat, sinema ve felsefe üzerine sohbetler yapıyorsunuz, beyniniz yanıyor tartışırken ama çok zevk alıyorsun bundan. diğeriyle hazırlığın son kuru tanıştınız, ilk gördüğünde biliyordun, o mühendislik öğrencisi olduğu için hiç ortak dersiniz yok, zamanlarınız da uyuşmadığından nadiren görüşüyorsunuz ama her gün konuşuyorsunuz. her şeyini paylaşabildiğin birisi. lise arkadaşlarınla görüşmeye konuşmaya devam ediyorsun. ilişkiniz tadını koruyor. bugünlerde politikaya geçip sinemadan çap yapmayı düşünüyorsun, sonra vazgeçiyorsun. hatta belki de sosyolojiden yandal? merak ediyorum bölümünü değişmiş ya da çapa başlamış olacak mısın? geçen iki dönemin sonunda ortalaman kaçtı? peki kısa film çektin mi hiç? hala mutlu musun? Xingchi ve Shohei nasıl? hala konuşuyor musunuz? aşık olmayı beceremedin değil mi? peki çöplük nasıl? kedin nasıl?" 

çok sevgili 2018 aralık ayındaki paul;

al işte şimdi de birinci sınıfı özler oldun, rahattım diyorsun, şimdi okul dünyan olmuş gibi, işin gücün ödev sınav sunum. hayatını sorguluyorsun her sabah ve akşam, okul, neden? bu sene de ablanlasın, aranız daha iyi. yılın başında derneğe yeniden girdin, okuma grubu yürüttün. yarın da ikinci okuma döneminin son toplantısı var. yazın o dernekle kamp yaptın, yetmiş öğrencinin karşısında durup onlara felsefe, sosyoloji, psikoloji anlattın. şimdi bir başka eğitim projesindesin. güz geldi, gönüllülüğe başladın. cumartesi günleri risk altındaki liseli çocuklara ders anlatıyorsun. bu onlardan çok seni mutlu ediyor, besbelli. okuldaki sosyoloji kulübünün yönetim kuruluna da dahil olmuş buldun kendini. radyo programını bırakalı çok oldu, hemen sıkıldın zaten. arkadaş çevren de ilişkilerin stabil. politikadan çapa başladın, sosyolojiden de yandala. kendi bölümünü, sinemayı seviyorsun ama ödevleri yapmak zor oluyor senin için, çok vakit alıyor çünkü seninse hiç zamanın yok. gün niçin yalnızca yirmi dört saat? hiç kısa film çekemedin tabi. öykü bile yazamadın doğru dürüst, iki tane belki. xingchi ile eylülden beri konuşmuyorsunuz ama beklediğinden uzun bile sürdü zaten. shohei daha uzun aralıklarla ancak daha istikrarlı yazıyor sana. kedin antalya'da, aylardır görmedin, artık senin kedin bile değil, bunu düşünmek çok acı verici, düşünmemek için kafanı başka yerlere odaklıyorsun. çöplük ise bahardan beri karşına çıkmadı. aşık olmayı da beceremedin pek tabi ama hoşlandın bence birinden ya da sadece inanmak istedin hoşlandığına, herkese anlattın ama kimse de inanmadı işte. çok inanıyordun bu yılın senin yılın olabileceğine. on yediye çok inanıyordun. bir yandan çok şey oldu, olmadı diyemezsin ama her geçen gün daha da bulanıklaşıyor her şey, bilincin eriyor, kişiliğin oturacağına dağılıyor, yargılar koymakta zorlanıyorsun, yargı koyamayınca üzerine kafa da yoramıyorsun. soru bile soramıyorsun artık eskisi gibi, bu yüzden belki, yazmayı da beceremiyorsun. yağmur yağmasa, ağlamasan bir oyun izlerken, sen denizin kıyısında dururken biri gelip "atlamayacaksan orada durma ıslanırsın," demese yaşayamayacağını sanıyorsun. var olmuş olmaktan memnunsun biliyorum fakat hayatta hiçbir şeye inancın yokken ne kadar daha toplumsal kodların normal bulduğu bir hayat yaşamaya devam edebileceğini sanıyorsun? ama bunun dışına da çıkamazsın çünkü sistem-dışı olma ihtimaline bile inanmıyorsun. karamsar mıyım diye soruyorsun kendine? sadece gerçekçiyim diyorsun. gerçek buysa, hiçbir şey iyi olmayacak, her şey düzelmeyecekse eğer, hiç umut yoksa gerçekten, ne için uğraşıyorsun? hayattaki amacım insanların kafasını karıştırmak diyorsun, onların hakikat varsa eğer ona bu yolla ulaşabileceklerini varsayarak. peki sen bu mükemmel karışık kafanla hakikati görebiliyor musun?