Cuma, Aralık 13, 2019

yedi ve son


hugo simberg en etkilendiğim ressamlardan biri ve giderayak onu paylaşmasam olmazdı
bu tablonun adı "yaşamın akıntısı üzerinde" (1896). bilgenin ve deneyimin sembolü olan günlükleri taşır,
nazik ve kibarca, gündelik bir melankoli içinde ölüme doğru yollanır 

bazı şeylerin bitmesi gerekir. bazı şeyler solarak yok olup gider. bu blog da böyle yavaş yavaş bitti. umarım benim bir şeyler yazmamın sonu da olmaz bu. eğer bir gün bir kitabım olursa burada paylaşırım, belki benim yazdığım bir şeyi okumak isteyen birisi olur. belki de olmaz. umarım olmazsa da üzülmem. her neyse, o zaman kadar zaten fazlasıyla boşladığım bu blogu devam ettirmenin anlamı da yok gibi görünüyor. o yüzden bu işe bir son vermenin vakti geldi. son aylarda sadece okuduğum kitaplardan bahsediyordum ama bunu 1000kitap hesabından ve instagramdan yapıyorum zaten (saydamturp kullanıcı adım ikisinde de.) twitter'da ise gecelerin şantiye şefi olarak bulunuyorum.

bu sene biterken kısaca son sözlerimi de söyleyeyim. yazdan beri okuma aşkım geri geldi ve sonbaharda da yaz kadar bol okuyabildim. az önce senenin 84. kitabını bitirdiğimi farkettim -yani okuma listeme baktıktan sonra- ve mutluyum. 2020'de bunun 120 civarında olmasını planlıyorum ama göreceğiz hayat. yazmaya henüz tam olarak dönememiş olsam da deniyorum, en azından film çekiyorum. ki bir şey yaptığımın göstergesidir bu. yine de bir şekilde bir yerde yazacağımı biliyorum. çizeceğimi de çünkü muhakkak aşırı sıkıcı bir ders oluyor. dünden beri de telefonla arama mesafe koymam gerektiğine kesin kani olup bir uygulama indirdim space diye, günde bir saat bakma izni verdim kendime. önümüzdeki sene de bunu kullanmaya devam edip hayatımda boşa vakit harcamak istiyorsam bunun duvara bakmak olmasını istediğime karar verdim ve işte buradayız. bir diğer mevzu ise my significant other ile ilgili. sanıyorum ki önümüzdeki sene kendisiyle ilişkimizde daha ciddi noktalara ilerleyeceğiz. ailelerin tanışmasıyla işe başlanabilir. sonrası... belirsiz. iki senedir birlikteyiz ve evet sonunda nihayet uzun süreli ilişkinin bugını buldum. ne kendimi ne de onu üzmediğim güzel günlerdeyiz. tabi onun hayatında işlerin iyi gitmesinin de etkisi yok değil.

*siyaset başlıyor*

bunlar olumlu şeylerdi. bir de olumsuz kısım var ki belki bunların hepsini bastırıp gözüme uyku sokmuyor, aklımdan çıkmıyor. hiçbir zaman siyaset konuşmayı tercih etmedim blogda. ama bugün siyaset benim kişisel alanımın tam ortasına taht kurdu. istanbul şehir üniversitesi'nin bir öğrencisi olarak, en azından birkaç cümle kurmak isterim ama kimse okumak zorunda değil. belki haberlerde gördünüz belki de hiç duymadınız. en kısa şekilde, eski başbakan davutoğlu'nun hükümeti eleştirmeye başlaması ve yeni bir parti kurmasıyla birlikte (ki bu partinin alacağı oyun yüzde iki filan olacağı açık) hükümetin karşı atak olarak davutoğlu ile arasında bir gönül bağı bulunan şehir üniversitesi'ni (ki bugün bu üniversiteden kendisine çıkacak destek de yüzde beşten fazla değil) halkbank üzerinden zor duruma soktu (üniversite hesaplarını dondurmak suretiyle). bu da maaşların ödenememesi, bursların verilememesi demek. ama akademisyenler de öğrenciler de derslere ödevlere devam ediyoruz. üniversitenin hiçbir hukuk dışı uygulaması yok, twiterdaki şehir üniversitesi, şehir hepimizin hesaplarına bakarak ayrıntılı bilgi edinebilirsiniz. (televizyondan izledim demeyin yeter) normal şartlarda bir son sınıf öğrencisi olan ben gururla şunu diyebilirim ki üniversitemdeki eğitimden fazlasıyla memnunum ve okulun kalitesini diğer üniversitelerde okuyan arkadaşlarımda konuştuğumda da teyit ediyorum. eh, kampüse gelince zaten dragos kampüsünün resimlerine bakmanız yeterli. zilyon tane kulüp de var etkinlik de. neyse okulumu saatlerce övebilirim ama gerek yok. asla bu okula geldiğime pişman olmadım, aksine şükrettim. bu yüzden bugün okulumu savunuyorum. ve ülkedeki hukuksuzluk bu boyuta ulaşmışken artık bir silkinip kendimize mi gelsek diyorum?

bu blogdaki son yazım böyle olsun istemezdim. ama çok yoruldum çok öfkeliyim çok üzgünüm. hayatımda ilk kez ciddi anlamda yurtdışında yaşamayı düşünmeye başladım. kendi geleceğimden endişe duymuyorum, okulsuz da işsiz de olmaya hazırım ama ben, paul ya da yağmur, bu ülkeye olan ümidimi kaybediyorum.

*siyaset bitti*


tam yedi yıl oldu. ne tuhaf. on beş yaşındaydım bu blogu açtığımda şimdi yirmi iki (matematik akarrr). ergenlikten çıkıp bir genç ve hatta bir yetişkin oluverdim. tabi yetişkin olma koşullarını tartışabiliriz ama ailemden ayrı bir evde yaşıyorum kısmen de olsa ekonomik bağımsızlığım var (dı, bazı siyasi sebeplerden ötürü bursumdan da oldum). bunlar da bayağı bir sorumluluk demek ki beni yetişkin yapan şey bu olsa gerek.

bu yedi yılda çok şey yaşadım gerçekten çok da değiştim. her sene daha duygusal biri oluyorum mesela (ama bunun sonu yok mu? olsun lütfen, herkes içinde ağlamak hoş değil). aşırı asosyallikten kurtulduktan sonra bu aralar yine içime kapanıyorum. gerçekten ne yapacağım hala karar veremedim ama onda bir değişiklik yok. liseye başlarken yirmiden fazla alan gözüme makul görünüyordu, şimdi bu sayı yediye filan düştü ama üniversite bitirmek üzere olan biri için hala çok fazla. neyse, elbet yaparız bir şeyler.

bu blog olmasaydı ben yazdıklarımı insanlarla paylaşmaya başlayamazdım. benim hayatımda büyük bir adımdı atılımdı. burada tanıştığım insanlar, okuduklarım, bütün o etkileşimler, hepsi çok güzel bir parçası hayatımın. bu yüzden herkese çok teşekkür ederim. burada beni okumuş, yorum yazmış, bir saniyesini ayırmış herkese çok teşekkür ederim.

adamlar - doldum



Pazartesi, Kasım 18, 2019

bambaşka anlar


bahar 2019

birkaç ay evvel boyama kitabını önüme alıp boyama yapıyor, sonra gidip makale yazıyordum. şimdi tatil geldi, suluboyayla ufak tatlı resimler yapıyorum. o zaman laf etmeyen annem bu sefer çocuk musun sen, diyor. babam da çizimlerimi görünce kağıtları niye zayi ediyorsun demişti. fena değildir yaptığım resimler, insanlar beğenir ama bizimkilere göre boş iş. git hikaye mikaye yaz diyor annem onun yerine. onu da yapacağız elbet ama şimdi canım ne isterse o.

yazı yazarken farkediyorum. türkçem felaket kaymış. gramer imla hatası anlatım bozukluğu ne ararsan bende var. sık sık tdk'den kontrol ediyorum. insan anadilini unutur mu hiç? neyse ki annem yanımda. anne, diyorum, ölmeden evvel insanların şunu oğluma bırakıyorum diye yazdıkları şey neydi? vasiyet, diyor annem. türkçe kitap okuyup durduğum halde kelimeleri unutmam canımı sıkıyor.

kış 2017

"sanki dünya gerçekten de sadece kelimelerden mürekkepti; sanki böylelikle dehşet verici olanın da tehlikesi bertaraf edilebilecekti; sanki her parçaya bir karşı parça denk düşüyordu; her kötünün karşısında bir iyi, her hüznün karşısında bir mutluluk vardı ve her yalanın karşısında bir gerçek."

diyorlar ki sebald 2001'deki araba kazasında (ya da öncesinde anevrizmadan) ölmeseydi nobel kazanacaktı. (elbette 57 erken bir yaştır, nobelin yolu 88'e kadar uzanır, bkz.doris lessing) vertigo'yu okudum. komik ama lisedeyken bir doktor bana vertigo teşhisi koymuştu. kulağım çınlıyor, başım dönüyor, gözlerim kararıyordu. hala ara sıra olur. yine de bu teşhisin yanlış olduğundan eminim. neyse, bayağı bayağı ciddi beklentiyle başlamıştım. kitap üç bölümden oluşuyor; ilk kısım stendhal üzerine (yahu bu milletin stendhal'dan istediği nedir?), ikinci kısım sebald'ın kendisi ve üçüncü kısım kafka olarak kabul edilebilir. bu üç ruhun ortak noktası hastalıklı oluşlarıdır. kitabın adından anlaşılacağı üzere bütün içerik baş dönmesi ve mide bulantısıdır. (bundan bahsetmiyor, etkisi bu.) bundan çıkaracağımız sonuç sebald'ın şüphesiz çok iyi bir yazar olduğudur (hastalıklı ruhları yansıtma kabiliyeti açısından) yine de benim en sevdiğim yazarlardan biri olmadı ama diğer kitaplarına dair merak duyuyorum, muhtemelen austerlitz'le devam edeceğim. (satürn'ün halkaları ve göçmenler de listeye girdi.) zaten bunlardan kendisini ilk defa okuduğumu da anlamışsınızdır. o yüzden ne söylesem eksik gelebilir. kafam karışık. (dördüncü bir kısım da var aslında ama bu daha ziyade son sözmüş gibi geliyor bana.)

yaz 2017

vashti bunyan - if i were - same but different

değişiksin çünkü makarnayı sossuz ve yağsız seviyorsun. değişiksin çünkü günde zilyon tane sade soda içiyorsun. değişiksin çünkü et yemiyorsun.
değişiksin çünkü herkes uyurken ayaktasın. değişiksin çünkü arkadaş olmak istemediğin kişilerin yüzüne istemiyorum diyebiliyorsun.
değişiksin çünkü resim çekilmiyorsun. değişiksin çünkü tanımadığın insanlara karşı çok utangaçsın.
değişiksin çünkü sürekli kedilerle konuşuyorsun. değişiksin çünkü hep yalnız takılıyorsun. değişiksin çünkü bankta yatıp sesli kitap okuyorsun.
günde on kere, değişiksin.

current joys - kids

çok uzun yıllardır insan aşık olduğunu nasıl anlar diye düşünüyorum. aşık olduğunu iddia eden herkese de soruyorum ama cevabımı yeni buldum. aşık olarak bulsaydım keşke, belki de bulamamışımdır hala. yine de kendim için, neyin fark edeceğini buldum. bir sabah uyandığımda, telefonuma uzanıp ondan mesaj gelmiş mi diye bakacağım ve  bu mesajı heyecanla karşılayacağım. sanırım o zaman bir şeyler değişmiş olacak. ben sabahları fuck them all kafasını yaşıyorum, kimseyi ama kimseyi umursamak istemiyorum. bir gün birisini umursarsam diyorum, bu gerçekten de aşık olduğum anlamına gelmez mi?

güz 2018

bu bir hikayenin devamı olacaktı. fakat başını bulamadığım için, hikaye buradan başlamak durumunda.
her zaman üçüncü bir seçenek var mıdır diye sordu. vardır, dedim tereddütsüz. binlerce kez iki şık arasından hangisini tercih etmem gerektiğine, doğru olan nedir diye kafa yormuştum. her zaman üçüncü seçenek vardıysa zorum neydi?
peki olmadığının rasyonel temellendirmesini yaparsam ne olur diye sordu bu kez de.
çürütülemez olduğunu inanmam gerekir, dedim.
çürütülemeyecek bir şey yoktu sanırım. o zaman şöyle diyelim. üçüncü seçenek hem vardı hem yoktu.
kutuyu açana kadar. 
insan istiyor ki birine aşık olsun. olduğu zaman da istiyor ki keşke olmasın.
biri sizi sevsin diye uğraşmak ne tatlıdır, her zaman ümit içinde bir yandan sonu bastırmaya çalışırken, coşmamak için çaba sarfetmek, kontrol altında tutmak insanın kendisini, ne zordur ve ne hoştur.
en korkuncu ise sevilmek fakat yeteri kadar değil.
her zaman biliyordum, her ilişkimde, daha çok seven ben olurum. bu iki kere ikidir.

bahar 2017

eminönü vapuru, tramvayla karaköy.
kimsenin benim neden gittiğimi anlayamadığı siber güvenlikle ilgili bir zirveye gidiyorum. endüstrileşmeden önce ihtisaslaşma diye de bir şey yoktu. o zaman kimse orada ne halt edeceğimi sormazdı.
ben öyle yaşamak istiyorum.
canım ne isterse onu bilmek ne isterse onu yapmak. akademisyen, virtüöz, ressam, yazar, editör yönetmen olmak istiyorum. istiyorsam gerçekten istiyorum da olacağım.

kış 2018

ben de tatlı şeyler yazmak isterdim
ama karamsar değilim diyorum gerçekçiyim ben
inanmıyorum kendime de ama
nerede duruyorum inanmıyorum
umutsuzluk mu fark umut umuyoruz umacağız
kurtuluş yok mu yok dediler, ben de inanmıyorum
yoksa neden çaba gösterelim gösteresin gösterme
şimdi çok uzatamam lafı şarjım yüzde on
peki bir oyunu oynuyoruz truman show diyor aman ne klişe üff
oyunları bozalım oynamayalım dahil olmayalım
sisteme sistem sistemik sistemizasyon
intihar etsen filan kitleleri imha etsen 
deli olsan suçlu olsan dilenci olsan mesela
al işte yine bir sınıfa koydular seni iyi mi iyisi mi
en güzeli
var olma hiç ol hiç hiç
tövbe de haşa allah yaratmış bir kere
allah affetsin o zaman demek ki varız
akbil basabiliriz amcalara o da para vermek ister sonra
ya da torunlarının oynadıkları tiyatroları dinleyebiliriz amcaların
neden kızlar boşandıklarında baba parasına muhtaç kalmasınlar diye
ekonomik bağımsızlıklarını kazanmalarının şart olduğunu
dinleyebiliriz yine amcalardan
sonra halkımızla yüzleşebiliriz maratonda koşabiliriz
ve beşiktaşta firar edebiliriz ayağımızda çip
ve planlar yapıp iş günü gelince
hasta olabiliriz
bir şiir yazmış adam iki yüz elli altı mısra
sonra olmuyor demiş vazgeçmiş
uyumsuzmuş ve münzevi ve de aylak
tam ideal tipiymiş camus'nun
kalkmış roman yazmış
şimdi yoksun saat on
sahil kırılmış yoksun yanımda
kırılmış derken yani belediye kırmış kaldırımları
birden fark ettim yanımda olsan iyiydi
yani konuşalım istemiyorum açıkçası allah biliyor ya
öyle sessizce yürüyebilirdik
yani seninle yürümeyi seviyorum sanırım
varlığını seviyorum yani
seni, yeni bir şey değil

yaz 2018

shohei'nin en sevdiği şarkılar:
The pillows / ストレンジカメレオン(Strange chameleon)
ハヌマーン(Hanuman) / ワンナイト・アルカホリック(One night alcoholic)
THE NOVEMBERS(this is the one I told you before) / 今日も生きたね(You live again today)
Toe / Ordinary Days
How to count one to ten / Time goes by

güz 2018

sinema gelecekteki muhtemel kariyerimin başlıca alanı olduğu için, elimden geldiği kadar bu alanda kendimi  geliştirmek istiyorum. üniversite eğitimi buna birçok imkan sunsa da yeterli olmadığı aşikâr. sinema öğrencilerinin hayatları boyunca sinemayla kalabilmeleri için gereken teşvik ne yazık ki ülkemizde kolay bulunan bir şey değil. bununla birlikte sinemaya yalnızca mesleki olarak ilgili olduğu, para ya da kariyer getirecek bir araç gözüyle de bakmıyorum. (tabi ki yine de sinema da bütün sanat dalları gibi araçtır ve sanat, toplum ya da sanat için değil insanın bizzat kendi benliği içindir. şüphesiz bu benim inandığım şey.) ailemin etkisiyle gelişmiş olma ihtimalinin hayli yüksek olduğu bir sanat ve sinema sevgisinin karakterimi ve hayatımı etkilemiş olduğu ve etkileyeceği pek de inkar edilemez. gerçek sanatın ne olduğuna dair spekülasyonların havada uçuştuğu bu güzide(!) yüzyılda bir de diğer insanların bireysel bakış açılarıyla izlediği filmler üzerinde onlarla birlikte merak etmek, düşünmek ve öğrenmek isterim. ayrıca farklı filmlerini izlediğim söz konusu yönetmenlerin ve yönetmenlerin seçilen filmlerinin seçilme nedenlerini de merak etmekten kendimi alamıyorum.

güz 2017

yine dedikodu yapalım azıcık diye açıyorum ağzımı.
ablam uzun süre ney üflemeye çalıştı sonra vazgeçti ama bu sırada edindiği alışkanlıklarını sürdürdü. bunlardan bir tanesi de bir ney atölyesinde vakit geçirmekti. uzun süredir dinleyip durduğum bu mekan hakkında pek de bir meraka kapılmadım ama ablam beni oraya götürmek ve şizofren olmadığını ispatlamak istediği için ben de ufak bir ziyarette bulunmayı kabul ettim.
sanat kalabalıklar için değilmiş, kalabalıklar için yapılırsa sanat olmazmış.
onların dinle işi yokmuş, din silinip yüklenebilen bir app'miş ve maneviyat paketlenip biz dünyaya gelmeden önce içimize konulurmuş. bu da telefonun ana yazılımıymış.
kıçım!!!

kış 2017

bu kimin öyküsü bilemiyorum. elbette sizleri tanımadığım için bunu hangi niyetle yaparsam yapayım benim hakkımda olacak. bu arı soktuğu için öleceğini sanıp korkusundan bayılan arkadaşımın öyküsü de olabilirdi. aslında bunu severdik ve gülerdik, absürd bir şekilde yazardık.

az sonra yemeğe giderim, yalnız başıma tabi, bir de kedi olur yanımda oturan. klasik bir ellili yaşlar kedili teyzesi olacağımı düşünürdüm. yalnızlık deyince aklıma bunun gelmesi tuhaf mıdır? her neyse, düşündüğüm buydu ama sonra dedim ki kendine, sanki şimdi de öyle yaşıyorum. ilginç kitaplar var rafta ama hiçbiri ilgimi çekmiyor. kulağımda tanımadığım bir kadının sesi var. sözleri anlayamıyorum pek, odaklanamıyorum da. elime bir ismet özel geldi, bir iki satır ve sonra inanılmaz bir öykü doğar mesela. arada olur böyle şeyler olmaz mı? çok nadirdir tamam, bunu inkar eden yok. ama mümkünsüz değil. onun yerine doğuda mizah diye bir kitabı çektim aldım, bir iki karıştır, geri koy. havamda değilim, ortada. kolum da ağrıyor galiba. yoldan geçen birini durdurup hayatını anlat diyesim var.

bugünlerde kafama takılan bir şey var mı? yani aşık olamayışım ve geçmişten kalan hüzünler dışında. yeni bir soru? avluda bir tane vardı. fakat başkasına ait gibi geldi, emin olamayınca almadım ben de. orada bıraktım. sahibi alır diye düşünüyorum. ama yokluğunu fark etmeme ihtimali de var. çok da mühim bir soru değildi. her neyse, soruyu orada bıraktım.

kış 2019

bazen durur ve düşünürüm, bu anı yirmi yıl sonra bile hatırlayacağım derim. ama işin aslı, hatırlamıyorum. melankoli içinde geçen anlar birbirini takip eder, her biri eşsizdir, bir film sahnesi olur diye düşünürüm. fakat gerçek şu ki her biri kafamdan hiçbir iz bırakmadan uçup gidiyor. hatırladıklarım yalnızca aksiyonun yüksek olduğu hatıralardan ibaret kalıyor, bazen onlar bile değil. yalnız çok uzak geçmişten, çocukluğumdan anımsadıklarım önemsiz sahneler. aynaya baktığım bir fotoğraf ya da oyuncaklarımla oynarken.

Çarşamba, Ekim 02, 2019

eylül okumaları

kitapların bir kısmını koyabildim ancak çünkü diğerleri ailemin evinde kaldı

şimdiden özledim tatili. son senem olması gereken ama olmayan bu senede artık okuldan tamamen bezmiş olduğumu anlıyorum. bu hafta kampüs içinde sürmek için bisiklet alacağım, belki motive olurum ajkdsjhksjf (gerçekten çok yorucu oluyor bu arada, bisiklet büyük nimet)

eylül yoğun bir aydı ama verimli okumalar yaptım. Ortalama günde bir seksen sayfa yine sanırım. youtube’dan kitap dinlemek gibi çamaşır asmayı katlamayı eğlenceli kılabilecek bir yöntem buldum. genelde daha önce okuduğum ama pek hatırlamadığım kitapları dinledim: hugo’dan bir idam mahkumunun son günü (tabi ki ağladım) ve hemingway’in yaşlı adam ve deniz’i gibi. turgenyev’den ilk aşk’ı ve zweig’dan olağanüstü bir gece’yi dinledim ki ikisini de sevdim diyemem. ortaokul, hadi arttıralım lise seviyesi olabilir çünkü ben lisedeyken zweig’ı okuduğumda sevmiştim. turgenyev’in babalar ve oğullar’ı da o zaman okumuş bayağı sevmiştim. ileride belki yeniden okurum diye düşündüğüm bir klasik. sıra gelirse tabi.

bunun dışında daha önce yarım bıraktığım bazı kitapları tamamladım ki bunu yaptığım için kendimle bayağı gurur duyuyorum.

bunlardan biri camus’nun sisifos söyleni’ydi. niye yarım bıraktığım benim için de meçhul bazen sadece öyle kalıveriyor işte.  sisifos tanrılar tarafından çok ağır bir kayayı dağın tepesine kadar itmekle cezalandırıldı, her zirveye vardığında kaya aşağı geri yuvarlanıyor ve sisifos da onu yeniden zirveye itmek zorunda. sonsuza kadar bu döngü içine hapsolmuş sisifos mutsuz mudur peki? camus hayır, diyor. 

ben daha önce yabancı ve veba'yı okumuştum ki onları okumuş olmam camus'nun ne demek istediğini anlamamı kolaylaştırdı. camus'nun felsefesi eserleriyle çok iç içe. heidegger ve sartre gibi tanrısız bir varoluşçu olan camus bu kitabında niçin yaşamalıyız, hayat yaşanmaya değer mi, neden intihar etmemeliyiz, başkaldırma neden önemli, uyumsuz uslamlama/akıl yürütme nedir, uyumsuz insan nasıl olmalıdır ve uyumsuz yaşam biçiminin zirvesi neden sanat bağlamında bir yaratımdır sorularına cevap veriyor. not: tahsin yücel'in çevirilerini genel olarak beğensem de bu kitaptaki bazı kavramların çevirilerini kafa karıştırıcı buldum (ulam, kılgısal, saltık vb.). keşke daha yaygın kullanılan eşanlamlılarını tercih etseydi.

yarımlardan ikincisi berger’dan görme biçimleri ki bu kitabı çok sevip ilk essayin üzerine makale bilem yazmıştım. ama sonra niye yarım bıraktım ben de bilmiyorum, zaten başlayınca bir solukta bitirdim. çok çok güzel, sanatla ilgileniyorum diyen herkesin kesinlikle okuması gereken bir kitap.

üçüncüsü pamuk’un kara kitap’ı. bazen sadece doğru zaman olmuyor kitapları okumak için. özellikle ben elime aldığım kitabı en fazla üç günde bitirmek isteyen sonrasında sıkılmaya başlayan biriyim. e öyle olunca da kalın kitaplarda ya adam gibi zaman ayırıp bitireceğim ya da hiiiç girişmeyeceğim. kara kitap’a okul zamanı başlayıp üç günde de bitiremeyince atmıştım kenara. fakat şimdi tatilde kafam rahat başlayınca sular seller gibi aktı. ne kadar eşsiz bir insan olarak kendimiz olabiliriz, bu mümkün mü soruları üzerine kurulu bir roman. pamuk benim çok sevdiğim bir yazar değil zevk meselesi ama romanı nasıl ince ince işleyerek yazdığı apaçık ortada. bol bol da eski istanbul tabi her zamanki gibi.

dördüncüsü ise nietzsche’nin deccal’iydi (anti-christ). yani niçe artık şişirdiği için bir yerden sonra sıkıyor ince bir kitap olmasına rağmen, anladık nefret ediyorsun hristiyanlık ve ona dair her şeyden. hele bazı yerler argümanlar bile yoktu sadece nefret kusma seanslarıydı. o yüzden bu kitabı tamamlamak bile zordu benim için inceliğine rağmen. beni şaşırtan kısmı -bunu duymuş ama okumamıştım- islam’a dair olumlu şeyler söylediği kısımlardı çünkü islam dünyadaki yaşamı ve bedeni evetliyordu.

ve son olarak da tezer özlü’den yaşamın ucuna yolculuk. zamanlama cidden önemli. yarım bıraktığım zaman pek sevmemiştim bu kitabı ama bu sefer hayli hoşuma gitti ve bu intihar muhabbeti biraz şişirse de (bir yandan da camus konuşuyor) keyifle okudum.

Bunların dışında on tane yepisyeni kitap okudum eylül’de.

refik algan - umursamaz uykucu (yky yayınları, 148 sayfa)

sait faik hikâye ödüllü yazarın okuduğum ilk kitabıydı. adını magriette'in tablosundan alıyor: le dormeur téméraire. içinde stoku (story haiku, kısacık öykülere verilen bir isim ben okri tarafından) denilebilecek öyküler ya da metinler olduğu gibi on sayfalık öyküler de vardı. beğenmekle beğenmemek arasında gitgeller yaşadım sık sık. başarılı olduğun düşünsem de duygusal olarak pek etkilenmedim metinlerden. belki daha erken yaşlarda okusaydım daha çok hoşlanırdım diye düşünüyorum.

marcel proust - swann'ların tarafı (yapı kredi yayınları, 430 sayfa)

kayıp zamanın izinde serisinin ilk kitabı. ben bu seriye başlamayı istiyor fakat hakkını veremem diye korkuyordum. acayip yersiz bir korkuymuş, böyle düşünüp başlamaya çekinen varsa derhal başlasın lütfen. aşırı ünlü bir kitap herkes övgüyle bahsediyor o yüzden pek bir şey diyecek değilim. çok çok etkileyici gözlemlerin tasvirlerin, insan psikolojisine ve toplumsal dinamiklere dair çok ince tespitlerin olduğunu söylemeliyim ama yine de biraz abartılmış gibi geldi bana, yani 9/10 luk değildi benim için, 8 makul bir puan olabilir. bir ve üçüncü bölüm çok güzeldi ve inanılmaz aktı. kitabı elimden bırakamadım, bu bakımdan akıcı olduğunu da söyleyebilirim kesinlikle. ancak ikinci bölüm gereksiz uzundu. sonlara doğru bir an önce bitsin bu aşk hikayesi dedim çünkü bence çok fazla tekrar vardı, aynı şeyi değiştirip değiştirip anlattı. sinirlerim bozuldu biraz. ikinci kitabıysa kış tatilinde okumayı planlıyorum. çünkü dediğim gibi beş yüz sayfa ve ben elimde sürünsün istemiyorum.

william shakespeare – macbeth (antik batı, 110 sayfa)

yıllar önce okuduğum zaman değerini anlayamamıştım, belki o zaman tiyatroyla bu kadar ilgilenmediğim içindi. bu okuyuşumda adeta izledim oyunu ve özellikle bazı tiratlar çok etkileyici geldi. tek üzüldüğüm, türkçe çevirisinden sonra orijinalini de okuduğumda fark ettiğim aşırı kötü ve hatta eksik olan çeviriydi. diğer yayınevlerinin çevirilerini de çok beğendiğimi söylemem zor. hiçbir çeviri anlamı tam karşılamıyor çünkü biraz da şiirin doğası bu.

“sanki ağlayan bir ses duydum: 'uyumayın artık!
macbeth uykuyu öldürdü!' -masum uykuyu,
kaygılar yumağını çözen uykuyu,
her günün ölümünü, yorgunlukları yıkayanı"

"methought ı heard a voice cry, “sleep no more!
macbeth does murder sleep”—the innocent sleep,
sleep that knits up the raveled sleave of care,
the death of each day’s life, sore labor’s bath"

susanna tamaro - kökler, yollar ve yitik benler (can yayınları, 104 sayfa)

yazarın yüreğinin götürdüğü yere git isimli kitabı daha ünlü de olsa ben bunu daha çok beğendim. çok çok gençken yazmış olmasına karşın etkileyiciydi. kendini bulmaya çalışan ve bunu kendisinin hiç yaşamamış olduğu ancak aile büyüklerinin oradan geldiğini bildiği bir köye giderek yapmayı deneyen bir gencin geçmişi yeniden çağırdığı düşündüğü, bence yazarın kendisinden çok fazla şey taşıyan naif bir eser. ben hayli keyif aldım.

paulo coelho - the alchemist – (200 sayfa)

evet doğru simyacı, evet doğru yeni okudum. okumaya da niyetim yoktu aslında ablamda ingilizcesi varmış, dedim bir tane de ingilizce çeviri okuyayım. ana hikaye bilindik hatta birçok kültürde farklı hikayelerde geçen bir olay örgüsü var ama ben keyif aldım ve çok da akıcıydı. evet bence de simyacı çok muhteşem olağanüstü bir kitap değil ama gayet tatlı ve okunası.

yiğit bener – öteki kabuslar (can yayınları, 128 sayfa)

kitapçıda hep elim gidiyordu ama cesaret edemiyordum. yazık etmişim. çooook keyifli öyküler vardı, çok severek okuduğumu söyleyebilirim. böceklere adanmış bir sürü hikaye. çeşit çeşit. yazarın kırılma noktası romanını da aldım bir ara da onu okuyacağım. tavsiye edilir.

lawrence durrel – justine (can yayınları, 222 sayfa)

çok uzun zamandır okumak istediğim bir yazardı. sonunda iskenderiye dörtlüsünün ilk kitabıyla başardım. ama belki çok uzun zamandır istediğim için beklenti tavandı ve bu beklentimin karşılanmadığını üzülerek söyleyeceğim. bol bol aşk, cinsellik, bir akdeniz kenti olan iskenderiye’nin güneşli günleri ve başka bir sürü ilginç karakterler konular. başarılı yazılmış olduğuna şüphe yok, anlatım, tasvirler ifadeler inanılmaz şairane. yine de benim tarzım değildi çok. aşk da sıkıyor be bir yeden sonra. 

oğuz atay - oyunlarla yaşayanlar (iletişim yayınları, 90 sayfa)

bu minicik oyunu okuyunca atay’ı tebrik ettim çünkü oynanabilir bir oyun yazmış, sadece öylesine değil yani. ve oldukça etkileyiciydi.

“ey zavallı milletim dinle! su anda hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. çünkü ey milletim, senin hakkında az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. ey sevgili milletim! neden böyle yapıyorsun? neden az gelişiyorsun? niçin bizden geri kalıyorsun? bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için utanmıyor musun? hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz. … fakir fukaranın hayatını anlatan zengin yazarlarımıza gece kulüplerinde içtikleri viskileri zehir oluyor. zengin takımının hayatını gözlerimizin önüne sermeye çalışan meteliksiz yazarlarımız da aslında şu fakir milleti düşündükleri için, küçük meyhanelerinde ağız tadıyla içemiyorlar.”

carl gustav jung - dört arketip (metis yayınları, 137 sayfa)

jung’un okuduğum ilk kitabıydı, belki son da olabilir ajhdbkjk. Psikolojiyle çok ilgili olmadığımı söylemeliyim. Ama işte meraktan bir jung’u da okuyalım modundaydım. Aslında keyifliydi denebilir, ben çeviriyi çok beğendim. Yani çok anlaşılır temiz olmuş, bu da okumayı kolaylaştırdı. Farklı farklı denemelerinin derlendiği bir kitap. İlk denemede anne arketipinden bahsediyor ve erkek ve kız çocukta (kızda daha detaylı olmak üzere) anne komplekslerinin olumlu olumsuz nasıl kendini gösterdiğini anlatıyor. İkinci bölüm yeniden doğuşla ilgili, burada önce çeşitlerinden, psikolojideki yerinden sonra da farklı dini mitolojik hikayelerde bunun nasıl yer aldığını anlatıyor. Ancak burada bazı eksik bilgilerini yakaladım Jung’un. Üçüncü kısımda masallarda ruhun hangi değişik biçimlerde ifade edildiğini bunların anlamlarını anlatıyor. Son denemede hilebaz figürü üzerine ki benim az ilgimi çeken kısım bu oldu. Jung’la ilgili eleştirebileceğim çok şey var aslında, bir kere fazla mistik yani bilimden çok fazla uzaklaşıyor. Sonra kendini konumlandırdığı yer şüphe çekici filan filan neyse. Bana ne canım psikolojiciler düşünsün (evet psikolojici, psikolog psikiyatrist ve psikanalist kavramlarını kapsayan bir terim uydurdum.)

muhyiddin şekur - su üstüne yazı yazmak (sufi kitap, 336 sayfa)

Deprem olduğunda bu kitabı okuyor oluşumun da bir anlamı olduğunu hissediyorum. Birkaç gün öncesinde başlamıştım. Uzun zamandır sufizme önyargılı olduğum için okumak istediğim -kendimi aşmak anlamında- ve önyargılı olduğum için de okuyamadığım canımın istemediği bir kitaptı (tam bir paradoks). Ama şimdi anlıyorum ki doğru zamanı şimdiydi, aşkın ne olduğunu hatta uzun süreli bir ilişkinin ne olduğunu bilmeseydim, okuduğumdan pek de bir şey anlamazdım. Her şeyden önce edebi bir tatmin için okunmaz onu söyleyeyim. Mevzunun ne olduğunu merak etmeniz lazım. Müslüman olmuş bir Amerikalının tasavvuf öyküsü denebilir, yaklaşık on yıllık bir süreç ve birçok ilginç şey de öğreniyorsunuz. Tavsiye eder miyim, ilgilisine evet. Dinle islamla mistisizmle tasavvufla ilgilenenlere evet. 

*** 


şuan joyce komasına soktum kendimi dublinliler ve ulysses'i aynı anda okuyorum. bakalım nasıl olacak, okul da başladığı için böyle verimli güzel okumalar yapamayacağım gerçeği üzüyor.

Cumartesi, Ağustos 31, 2019

okumak üzerine gevezelikler ve ağustos okumaları

okunmayı bekleyenler rafım ve okuduklarım


aslında şuan ayın 29’u saat 19.57. ama bu yazıya başlıyorum ki eylülden önce yayınlayayım.
bazı insanların okumak konusunda belli başlı soruları var, kitap okuma alışkanlığı kazanmak, hızlı okumak, daha çok okumak filan. yani bir kitabı neden hızlı okumak istiyorsunuz, onu anlamak ya da keyfini sürmek isteyin. ayrıca bir kitabı ne kadar uzun sürede okursam o kadar iyi hatırladığımı fark ettim.

bazı youtuberların ise değişik düşüncelere sahip olduğunu gördüm. mesela bir tanesi ona bir şey “öğretmeyen” kitabın okumasından yana değil. elbette bir şeyler öğrenmek için kitap okunabilir ama bu kişi romanlardan bahsederken bunu diyor. ilginç. çünkü bir şeyler öğrenmek asıl hedefiyse akademik yayınları takip etse daha mantıklı olur sanki. benim için kurgu okumak asla pragmatik nedenler içermedi, nasıl içerebileceğine de anlam veremiyorum çünkü roman veya öykü okurken ya gerçeklikten kaçmayı ya da keyifli vakit geçirmeyi amaçlarım. hatta ben akademik kitapları bile o yüzden okuyorum ya neyse. yani efendim kitap okumalıyım diye düşünen varsa önce neden böyle düşündüğünüzü düşünün. makul amacınızı keşfettiğinizde de o amacınıza göre kitaplar okuyun.

ben kitaplarla dolu bir evde doğduğum için otomatik olarak kitaplarla önce oynadım sonra da okudum. ama benim okumam hala video oyunları oynamaktan farksızdır. hiç öyle yüce amaçlar filan yok yani, eğleneyim takılayım, dünyayı unutayım. o yüzden insanların benim çok kitap okuduğumu düşünüp bunu iyi bir şey sanması ne bileyim yersiz geliyor bana. zevk için başka bir şey de yapabilirdim ve insanlar beni ayıplayadabilirdi?

bu ağustos uzuuuun bir süreden sonra iyi bir okuma ayı oldu benim için, on beş kitap okudum, lise üçte böyle okuyordum en son, beş yıl geçmiş yani, yirmi iki yaşındayım. ben lisedeyken okulda geçirmem gereken bir sekiz saat vardı ve bu dersleri dinlemeye niyetim yoktu, bu tamamen hocaların suçu bence ama çok rezalet ders anlatıyorlardı yoksa benim sevmediğim ders yoktu dil bilgisi dışında. nitekim üniversitede derslerimi zevkle dinliyorum. lise sonda ise kendi kendime ders çalışmam gerekiyor diye baskı yapıp kitap okutmamıştım. hayatımda yaptığım en büyük salaklıktı herhalde çünkü ders de çalışmayıp bol bol film izlemiştim.

tabi on beş kitap sayı olarak çok olsa da aralarında okunması çok kolay kitaplar da olduğundan aslında büyük bir sayı değil. tahminimce günlük 70-80 sayfadan ibaret ki bu da günde iki saatimi okumaya beeelki ayırdığım anlamına geliyor. her ne kadar sürücü kursunun teorik ve pratik dersleri de biraz zaman almış olsa da daha fazla okuyabilirdim zamanım vardı. ama ben ne yaptım? youtubeda boş videolar izlemeyi tercih ettim çünkü neden olmasın?

yine de iyi okumuşum, bunu da kitaplıkta yaptığım bir düzenlemeye bağlıyorum açıkçası. yayınevine göre dizdiğim kitaplarımın arasında okumadıklarımı ya da yarım bıraktıklarımı en üst rafa dizdim. bu görüntü hiç hoş değildi çünkü altmış kadar kitap vardı!! bunların hepsine para verip almış olmasam da (bir kısmı ablamın dayımın babamın filandı) hepsi okumaya niyet ettiğim ve benim dediğim kitaplardı. gerçekten kitap almamaya çalışıyorum ama kolay değil nitekim gene de bu ay altı kitap aldım -haziran ve temmuzda almamıştım ama onu diyeyim.

ben elimdekiler bitmeden kitap almamak gerektiğine inanıyorum ama maalesef hayatıma pek geçiremiyorum bu düşüncemi. o an ilgilendiğim bir konuyla ilgili kitapları hemen okumak istiyorum ama sonra bir şekilde okunamıyor filan. bunu sorun görmeyen, elbet bir gün okuruz diye almaya devam edenler varsa da ben katılmıyorum. okuyacağın zaman alırsın kardeşim. en azından düşüncem bu, uygulamak için de kendimi zorluyorum işte. kendimi salsam her ay yirmi kitap alırım ve bu da çok saçma olurdu. ama bana hiç kitap almadan hediye kitaplarla geçinenler de saçma geldi. ne okuyacağımı ben seçerim arkadaş. şansa bırakamam.

neyse, işte bence bu beni motive etti. en üst raftaki kitapların birer birer alt raflara inmesi iyi hissettiriyor. bu yarım bırakma meselesi de sinirimi bozuyor, akademik kitapların neredeyse hepsi yarım. 2019’da şimdiye kadar 40 kitabı tam bitirmişim, 15 tane de yarım kitabım var. eylülden itibaren bu yarımları sene sonuna kadar tamamlamak istiyorum. mesela işte bu kitapları bir şeyler öğrenmek için okuyorum ve bilin bakalım kim hayal kırıklığına uğramıyor?

gelelim bu ay okuduğum kitaplara.

rainer maria rilke - malte laurids brigge’in notları

evet bu kitap yine uzun süredir elimdeydi, sahaftan almıştım sanırım. rilke bir şair olduğu için bu romanımsı eser de şiir gibiydi. çeviri olmasına rağmen ne kadar muhteşem ifadeler olduğu ortadaydı. çok beğendim, tabi malte denilen kişi rilke ona şüphe yok. inanılmaz benzetmeler vardı ve zaman zaman döndüğü çocukluk anıları, ailesiyle ilgili detaylar, ve kitabı yazdığı dönemdeki beş parasız hayatı ama bunu ooo bohem takılıyorum şeklinde değil hafif bir eziklik içinde anlatması… çok etkileyiciydi ve ben rilke’nin kendisine de ciddi sempati beslemeye başladım.

samim kocagöz - onbinlerin dönüşü

bu ay okuduğum en kötü kitaptı tartışmasız. o kadar kötüydü ki bir yerden sonra atlayarak okumaya başladım ve biter bitmez koşarak gidip sattım. ayrıntılı bahsetme lüzumu görmüyorum bile.

kemal varol - ucunda ölüm var

benim yazarın asıl okumak istediğim kitabı haw’dı. sonra bir blogda görüp bunu aldım. ana öykü ağıtçı kadın’ın yetmişinden sonra genç kızlık aşkını aramaya çıkıp şehir şehir gezmesi. bu sırada birçok insanın hikayesi de anlatılıyor bölümlerde, hepsi birinci ağız. bazı ağıtçı kadın bölümleriyse hakim bakış açısıyla yazılmış. şimdi kitap genel olarak güzeldi, okuması kolaydı ama açıkçası beklentimin altında kaldı ya. çok çeşitli karakterler olması güzeldi ama ince bir kitap da olduğu için hepsi yüzeysel kalmıştı hatta esas kahraman ağıtçı kadınla bile özdeşleştiremedim kendimi bir okuyucu olarak.  kemal varol hakkında daha fazla konuşmadan için önce haw’ı okuyacağım.

pakistan hindistan öyküleri

anlaşıldığı üzere bir derleme. ben içindeki öyküleri çok beğendim çok da etkilendim. sulugöz bir 
insan olduğum için de hemen her öykünün sonunda gözlerimden yaşlar aktı. yazarların hiçbirini tanımıyorum ve muhtemelen diğer eserlerini okuma fırsatı bulamayacağım için üzüldüm. umarım bu coğrafyadaki eserler de artık türkçeye çevrilir.

stephen hawking - her şeyin teorisi

yine lisede fizikle inanılmaz ilgilendiğim zamanlar almışım, güzel bir kitap, kuantum ve kütle çekim arasındaki uyuşmazlığı bir araya getirme çabasının tarihsel bilgileri de içeren kısa bir anlatımı. bununla ilgili birçok belgesel izlemiş olduğum için pek yeni bir şey öğrenmedim, öğrendiklerim de çok ayrıntı olacağı için hayatımda bana faydası olur mu şüpheliyim bir sosyal bilimci en iyi ihtimalle bir sanatçı olarak. merak edenler bununla ilgili birçok güzel belgesel bulabilir internette.

panait istrati – akdeniz

amin maalouf’un afrikalı leo romanının tadını hissettim. edebiyatta hoşlanan rumen bir gencin sonunda hayallerini gerçekleştirip akdeniz ülkelerine mısır lübnan suriye’ye gitmesi ve orada yaşadıklarını anlattığı bu kitap oldukça keyifli ve akıcıydı. çeşitli işlerde çalışıp genelde pek para biriktirmeyen hemen harcayan hem çalışkan hem de keyfini sürmeyi bilen bir karakter var. bu karakterin istrati’nin kendisi olduğu söylenebilir sanırım çünkü birçok parallelik görmek mümkün yazarın hayatına bakınca. ilk okuduğum kitabıydı ve diğerlerini de listeme ekledim. bu kitabın özeti: bol bol güneş, bol bol nargile, bol bol serserilik.

taha akyol - 101 kitap

bu kitabı yine lise sonda filan almıştım, ilk başta ne diye almışım ben böyle kitaplar okumam dedim ama inceleyince okumaya değer olduğuna karar verip okumaya başladım. ve güzeldi de. benim açımdan içerisindeki kitapların birçoğunu muhtemelen okumayacağım için iyi oldu. bir de taha akyol’un inceleme yazma tarzını çok beğendim, zaten gazetede yayınladığı için fazla uzun değil ama işin özünü yakalamayı ve hatta minik özetler, anahtar noktalar belirleyip onu okurla paylaşmayı çok güzel yapmış. zaten hemen hepsi akademik kitaplar olduğu için bu inceleme yazılarından da birçok şey öğrenmeniz mümkün. bahsettiği kitaplar arasından okumaya karar verdiklerim de oldu, o açıdan da çok güzel çünkü binlerce kitap arasından seçim yapmak kolay olmayabiliyor.

sevinç çokum - onlardan kalan

bu kitabı okumuştum ama hemen hemen hiç hatırlamadığımı görünce bir daha okudum. yine o zamanki gibi gözyaşlarıma hakim olamadım çünkü bence insanlara dair sıradan ama çok da naif çok hassas öyküler. yazarın 1980-87 yılları arasında yazdığı her biri ortalama on sayfalık on altı hikayeden oluşan bu derleme insanları olayları mekanları o kadar güzel ve doğal bir şekilde öyküleştirmiş ki hayran olmamak elde değil. istanbul nostaljisi sevenler için ideal.

ihsan oktay anar - yedinci gün

bu romandan nasıl bahsetmeli bilmem, daha önce puslu kıtalar atlası ve suskunlar’ı okumuştum. ama bu aralarından en beğendiğim kitabı oldu. sayısız dini öyküye göndermelerle yine çok renkli çılgın ve orijinaldi. ihsan oktay anar sevip sevmediğime karar veremiyordum ama bu kitaptan sonra emin oldum diyebilirim. yine ismi ihsan olan -bu sefer ihsan sait- bir karakter var ve gelecekteki aşkına kavuşmak için hava sefinesi yapıyor, ıı.abdulhamit döneminde başlıyor ve sonra ittihatçılar birinci dünya savaşı filan derken olaylar olaylar. şüphesiz herkes gibi ben de anar’ın olaylara insanlara durumlara hiç düşünmediğim şekilde bakmasını yorumlamasını çok seviyorum. bu ay en sevdiğim üç kitaptan biri buydu.

necip fazıl kısakürek - kafa kâğıdı

aslında bu kitabı okumam ilginç oldu çünkü necip fazıl’ı umursamam. yani fikirlerine katılmadığım insanlara genel tepkim budur. bu kitabını ise lisedeyken almışım, öyle bir bakayım dedim elden çıkarmadan önce. 78 yaşında hasta yatağında yazdığı bu otobiyografik eserinden çok etkilendim. yirmi yaşına kadar olan çocukluğundan gençliğinden bahsediyor, bilhassa çocukluk. babası deli fazıl diye bilinen çılgın bir herifmiş, on yedisinde bunu ancak evlilik adam eder diye on beş yaşında bir kızla evlendirmişler. dedesi necip’i çok seviyormuş, boyuna şımartmış yani. ancak kendi babasıyla pek yakın değil çünkü onun tarafından pek ilgi alaka görmemiş, zaten sonradan annesini boşayınca da annesiyle kalan necip babasını görmemiş bile. çok ufakken yaptığı bazı haylazlıklar ise film olacak cinsten. samimi bir kitaptı, zaten yarım kalmış, çok geçmeden kısakürek hayatını kaybetmiş.

henry bauchau - çevre yolu

ayın favori üçlemesinin bir diğeri de bu romandı. bauchau’nun daha önce mavi çocuk isimli romanını okumuştum, o kadar çok sevmiştim ki bir daha okumuştum. kendisi çok çok az bilinen bir yazar, bu durum beni oldukça üzüyor. diğer kitaplarını okumada ise niyeyse o kadar aceleci davranmıyordum. bu kitap da bayadır elimde, o kadar çok beğendim ki diğer kitaplarını da en kısa zamanda okumalıyım dedim. bauchau kariyerine avukat olarak başlamış sonra psikanalist olmuş. bu ölmeden önce yazdığı son roman ki 95 yaşında filan yazmış. roman diyorum ama sanırım kitaptaki bütün olaylar gerçek çünkü zaten bazı kısımlarda bir şeyleri öyküleştirmeye çalıştığından yazmaktan bahsediyor. kitap iki zamanda geçiyor denebilir, bugünde, anlatıcının gelini kanser ve ölüm döşeğinde, hemen her gün onu ziyarete gidiyor. ve 1940larda, anlatıcı ikinci dünya savaşında tanıştığı bir dostuyla, o sırada nazilere karşı direniş örgütündeler ama birlikte yaptıkları şey dağcılık yani tırmanmak. bu dostunun yeniden anımsayıp onun ölümünü düşünürken bir yandan da gelininin ölümle olan yüzleşmesini düşünüyor. yazarın kendisi o kadar hassas ve duyarlı ki… ve o kadar muhteşem bir insan olduğum düşündüm ki açıkçası, bunu nasıl anlatsam bilmiyorum. sanırım okumanız gerek. bazı insanların duygusal derinliği çok başka oluyor, cidden.

sefarad yahudilerinden masallar

minicik bir kitaptı zaten. birçoğunu da birazcık farklarla okumuştum başka yerlerden. uzun süredir aynı toprakları paylaştığımız için olsa gerek masallar hepimizin olmuş. ilk hikaye dışında çocuğuma okuması için verebileceğimi düşündüğüm bir kitaptı, ilki çocuklara uygun mu bilemiyorum. orayı keserim herhalde akjhdkfsjhdj

haydar ergülen - üzgün kediler gazeli

haydar ergülen’in bana imzaladığı bir kitaptı, o zaman yazdığımdan bahsettiğim için “senin de şiirlerini ve öykülerini okumayı bekliyorum” demiş. ben şiir yazmıyorum ama o öyle anlamış demek ki. bir de mailini yazmış. şimdi farketmiş olmam kötü ama zaten ne yazabilirdim ki? belki bir gün çok iyi bir hikaye yazarsam olabilir. neyse. asaf halet dışında bütün şiirlerini sevdiğim bir şair yok. bu kitabın içinde de çok beğendiğim şiirler de oldu ama hepsi değil tabi ki. eşine yazdığı şiiri çok sevdim:

idiller gazeli

gözlerin yağmurdan yeni ayrılmış
gibi çocuk, gibi büyük, gibi sımsıcak

sen bir şehir olmalısın ya da nar
belki granada, belki eylül, belki kırmızı

gövden ruhunun yaz gecesi mi ne
çok idil, çok deniz, çok rüzgar

çocukluğun tutmuş da yine aşık olmuşsun
sanki bana, sanki ah, sanki olur a

aşk bile doldurmaz bazı aşıkların yerini
diye övgü, diye sana, diye haziran

heves uykudaysa ruh çıplak gezer
gazel bundan, keder bundan, sır bundan
gözlerin şehirden yeni ayrılmış
gibi dolu, gibi ürkek, gibi konuşkan

hadi git yeni şehirler yık kalbimize bu aşktan

hüseyin nihal atsız - ruh adam

bu roman ufak tefek değişiklerle edebi bir eser olarak çok başarılı olabilirmiş. kurgu çok iyi içerik karakterler olaylar çok orijinal. cidden etkilendim, bu adamın nasıl bir kafası var çok iyi lan dedim. ama teknik bayağı kötüydü üslup filan ağlıyor. böyle güzel bir konuyu harcadığına üzüldüm yani. ideolojik olarak zaten klasik atsız yani başkahraman kendisi desem yalan olmaz. ana hikaye de şu askerlikle kafayı bozmuş bir yüzbaşı kralcı olduğu için askeriyeden atılınca perişan olur. sonra karısının lisedeki bir öğrencisine aşık olur. sanırım gerçekmiş, eşi bedriye atsız'ın bir öğrencisi kitaptaki gibi evlerine gelmiş bizim nihal de buna aşık olmuş filan filan. yine de kitapta farklı fikirlerden adam ve karakter var çok renkli, gerçekten beğendim o noktaları, özellikle yek tam bir ihsan oktay anar karakteriydi. kitabın esas sorusu da vatan millet harp gibi büyük meseleler varken nasıl olur da aşk hepsinden ağır basabilir? yüzbaşı selim ve kralları bunu anlayamıyor. buraya bir erkin koray – krallar

kazuo ishiguro - değişen dünyada bir sanatçı

öbürlerinin deneyecek cesaret ve irade gösteremedikleri bir konuda başarısızlığa uğradıysanız, sonradan hayatınızın muhasebesini yaparken bununla teselli bulmalı, hatta derin bir hoşnutluk duymalısınız.”

o kadar beğendim ki ıshiguro'nun bütün kitaplarını okumaya karar verdim. aslında 'beni asla bırakma' ve 'gömülü dev'i okumuş ve özellikle gömülü dev'i çok beğenmiştim ama bu romanı yazmış olması bir insan olarak da ıshiguro'ya saygı duymamı ve daha çok sevmemi sağladı. 32 yaşındayken yazdığı ikinci romanı ve ihtiyar bir ressamın ağzından yazılmış. bence karakter o kadar samimi doğal gerçekçiydi ki otobiyografi olsa bu kadar olurdu, inanılmaz başarılı.

değişen dünya da çok güzel ama ingilizce ismindeki floating world romana daha uygun ve daha şiirsel ve daha farklı göndermeler içeriyor. kitap yaşlı bir ressamın bugün yaşadığı olaylarla geçmişi anımsamalarını ardı ardına veriyor. ikinci dünya savaşı öncesinde kahraman olanların savaş sonrasında nasıl bir suçluya, özür dilemesi hatta toplumun ondan intihar etmesini beklediği birilerine dönüştüğü bir dünyadayız. aynı almanya'da yaşananlar gibi. ressamımız da savaş öncesinde milliyetçi vatansever duygularıyla oldukça politik ve nüfuzu da olduğundan toplumda etkili biri. ancak savaş sonrası gençlerde kendi nesline karşı büyük bir nefret kin öfke olduğunu görüyor ve buna çok anlam da veremiyor. kendisinin bazı yanlış şeyler yapmış olsa da niyeti iyi olduğu için utanılmayacak bir geçmişi olduğuna inanıyor. bu sırada küçük kızını evlendirme çalışmaları olduğu için -ve o sırada japonya'da bir dedektif tutularak görüşülen aile araştırılırmış- bu geçmişiyle yüzleşmesi gerektiğini büyük kızının imalarından anlıyor ve elinden geleni de yapıyor. kızlarına gerçekten çok sinirlendim, babalarına gerçekten kötü davrandılar. her neyse, sanırım ıshiguro kendisi ingiltere'de büyüdüğü için bu eski nesile toptan duyulan nefretin yersiz olduğunu farketmiş çünkü gerçekten de ihtiyar ono o kadar makul bir insan ki. nerede nasıl davranması gerektiğini bilen zeki ve iyi kalpli bir insan aynı zamandan çok yetenekli bir sanatçı, evet bir zamanlar büyük hatalar yapmış olabilir, savaşı desteklememeliydi ama şimdi hatasını kabul ettiği için bu ne ona kin duyulmasını gerektirir ne de bir anda japonya'nın ışık hızıyla amerikanlaşmasını normalleştirir.

yazarın üslubu biçim yöntem ne denirse çok iyi, bütün o yarım hatırlamalar ve anıların başka duygu ve zamanlarla karışmış olabileceğinden bahsetmesi, zihninin dağınıklığı, gerçekten bir yaşlı gibi davranması... bir de üzerine resimle ressamlarla ilgili konular olması, öğretmen öğrenci ilişkisi, toplum için sanat vb. ıyice keyifli oldu. çok çok iyi bir kitaptı, mükemmel, elimden bırakamadım

güzel bir ayrıntı: godzilla'ya gittiler torunla ama filmin adını vermedi.

*** 

ölümcül bir kitap muhakkak okumalısın dediğiniz bir şey varsa alırım bir dal


Cuma, Ağustos 02, 2019

gecelerin şantiye şefi

esao andrews, "petrichor" retrospektifinden
(arizona yereli üzerine yapılmış olduğu için bu çalışmalar petrichor ismi verilmiş, kelime anlamı uzun süren sıcak havadan sonra yağan yağmurun o güzel kokusu. diğer çalışmaları için tık)
ressamın sitesi: https://esao.net/

nasıl olduysa birkaç eski yazıma denk geldim, geldim ama zamanında anlattığım bu gündelik olayları hiç mi hiiiiç hatırlamıyorum. allahım ben nasıl bir hafıza kaybı yaşıyorum. yazmış olmasan yaşadığımdan da haberim olmayacak. lise grubuyla oturduğumuzda bir şeyler anlatırlar ve ben hatırlamazdım ama insan kendi yaşadığını ve sonra da yazdığını unutur mu? okuduğum kitapları unutmama hayret etmiyorum. neyse, biraz boşluk yapayım dedim. bayadır yapmadım.

eskiden çok kitap okurdum ya, lisedeyken zaten ayda yirmi kitap okuduğum olurdu, sonra azaldı azaldı. eh şimdi altı yedi kitap okuyunca seviniyorum. sosyalleşmenin zararları. yani arkadaş edinmiş filan değilim de mevcut arkadaşlarımla daha çok gezip tozuyorum. bir de youtube faktörü var tabi. cidden dipsiz bir kuyu. ben de youtube diyeti yapmaya karar verdim. yirmi dört saati geçti, başlangıç olarak fena değil akdjhjh. zaten sosyal medya kullanmadığım için o konuda bir şey yapmama gerek kalmadı. gerçi twitter açtım geçenlerde, bölüm politika olunca gündemi takip etmek gerekiyor. öyle arada bir bakıyorum işte ama çok nadir. zaten telefonumda uygulama yok. (hesabımı da buraya bırakayım https://twitter.com/antiyeefi1)

sürücü kursuna başladım. bu konuda hayli mutsuzum çünkü ben ne araba istiyorum ne de ehliyet. toplu taşımayla gayet mutluyum. tabi metrobüs kullanmadığım için olabilir bu. bence istanbul yoğun ve kalabalık bir şehir olabilir ve bazen korkunç olduğu da doğru ama işinizi bilirseniz rahatlık için de yaşarsınız, tabi evinizim konumu da önemli sanırım. ben üsküdar'da yaşıyorum ve ulaşım açısından da iyi bir yer, inkar edemem. ama toplu taşıma cidden gelişmiş ve ben mesela daha rahatsa erken çıkıp uzun yolu kullanmayı tercih eden bir insanım. güneşli pazar günleri de evden çıkmayıveririm nedir yani. konu nasıl buraya geldi? ehliyet diyordum, istanbulda arabam olsun zaten istemem, park edecek yer bulma derdi var, trafikte kalsan çekip gidemezsin "kaaptan orta kapıyı açar mısın?" diyemezsin. ya da mesela en basitinden üsküdar'ın daracık sokaklarında kendi evinin önüne bile park edemezsin arabayı. kısacası bu sürücü kursuna aile zoruyla gönderildim.

sınıf gencecik, çalışan olmayabilir öyle diyeyim. bu ne ehliyet merakı. ilk yardım dersi güzeldi, iyice de öğrendim hatta eve gelince hemen annemin üzerinde pratik yaptım -merak etmeyin kalp masajı yapmadım elbette, sadece yapıyormuş gibi. çünkü gerçekten ihtiyaç olabileceğini düşünüyorum. kriz anlarında da anlamsız derecede -ve normalde olmadığım halde- soğukkanlı oluyorum. gerek olmaz da inşallah olursa eğer temel yaşam desteği yapmayı bilmek iyi bir şey. diğer trafik dersi hocamız emekli öğretmen, risk diyemediği için riks diyerek beni içimden güldürdü. boş yapıyor biraz ama el mecbur katlanacağız, devamsızlık hakkı yok. teorik zaten kolay, pratik kısmından biraz korkuyorum. sadece bir kez bir mesire yerinde sürdüm, orada da babam yavaş git yavaş git diye bağırdığı için fazlasıyla gerildim. gerçi izleyenler sürüşümü beğendiler ama bu benim ne kadar stres yaşamış olduğum gerçeğini değiştirir mi? tabi ki hayır.

sonra kitap okuyorum işte, nadiren film izliyorum. daha çok oyun oynuyorum film yerine. assasin's creed 2. 15.yy italya'sında geçiyor ve ben bayağı sevdim. matrix'i andıran bir hikayesi var, anıları yeniden yaratma noktasında. aslında çok fazla oyun oynayan biri değilim, en son baharda skyrim oynamıştım, okul zamanı iyi gelmiyor çünkü insan bir an önce eve gitsem de oyun oynasam diye düşünüyor. şimdi iyi, zaten öyle bir derdim yok. ondan önce geçen yaz ps'de horizon ve uncharted 4 oynamıştım. oyun oynamayı çok seviyorum ve insanların oyuna kötü bir şey gibi muamele yapmasına da hiç anlam veremiyorum doğrusu. roman okumak film izlemekle arasında pek de bir fark görmüyorum. belki benim için öyledir çünkü hepsi yaşama verilen bir ara.

biraz kas yapmak istiyordum ve üç hafta güzel, düzenli spor yaptım. spor dediğim işte esneme sonrası sırt güçlendirme, iç ve dış baldır egzersizleriydi. hepsi toplasanız yarım saat sürüyordu güzeldi. arada da yüzmeye gidiyorum, oh mis. sonra? belimi ağrıttım, zaten sıkıntılı bir belim var. yüzmeye hala gidiyorum ama spora ara vermek zorunda kaldım. açıkçası hayatımda yaptığım ilk spor denebilecek şeydi ve onun da böyle sonlanması acı verici çünkü zihinsel olarak spor yapmaya hiç yatkın biri değilim. belimi de yazlığa el birliğiyle bir duvar yapalım demiştik, orada çalışırken incittim. tabi iş bilmez ve güçsüz bir insan olarak her şeye atlarsam olacağı buydu. ama bu tür işlere de çok hevesliyim. geçen yaz da parmaklıkları boyamıştım mesela, seviyorum fiziksel çalışmayı. elle tutulur bir şey yapıyorsun, makale yazmak gibi değil.

yaz başında dikiş öğrendim, evde de ablamın aldığı ama asla kullandığı bir makine vardı ve kendime birkaç şey diktim. (bir şort-tişört takımı ve iki pantolon) yani mükemmel olmadılar elbette, ilk eserlerim ama giyilebilirler ve bu da yeterli değil mi? hevesim hep vardı ama bu kadar eğlenceli (ve yorucu) olacağını tahmin etmiyordum, müzik eşliğinde saatlerce dikişler uğraşabiliyorum ve sıkılmıyorum. mükemmel bir zihin boşaltma aracı. ayrıca alışveriş yapmayı sevmediğim ve giysiler bana anlamsızca pahalı geldiği için (gerçi anneme gelmiyor ve alınıyor o giysiler, belki benim de maaşım olsa farklı olurdu) kendi giysilerimi dikmek çok güzel olur, üstelik kendi bedenine göre dikiyorsun, mesela pantolon belime tam istediğim gibi oturdu ve bu çok güzel.

bir de yine o aralar deli gibi suluboya yaptım bir hafta boyunca. ama sonra bir balon gibi söndü hevesim, şimdi yine başlarım diye düşünüyorum. ama ne zaman olur bilinmez. gördüğünüz üzere her şeye el atıp hepsini yarım bırakmak kadar başarılı olduğum bir konu yok. şimdilerde tek düşündüğümse bir öykü yazabilmek. öyle uzun zaman oldu ki. bu da tam boşluk yazısı oldu ama bu aralar duygusal açıdan içime kapandım, ne konuşabiliyorum ne yazabiliyorum. bu ısınma olsun.


Perşembe, Ağustos 01, 2019

temmuz okumaları



japonca mas que nada (hiç portekizce'yla japonca'nın benzediğini düşünmüş müydünüz?)

evet hangi motivasyonla yazdığımı ben bile artık bilmiyorum ama buradayım işte. başlıktan gayet anlaşıldığı üzere temmuzda okuduğum kitaplardan ve ağustos hedeflerimden bahsedeceğim.

yevgeny zamyatin - biz

yazarın en ünlü romanı zaten, türdeşlerine çok da benzemeyen bir bilim-kurgu. hemen hemen bilinen tüm popüler sci-fi romanlarına da ilham vermiş; cesur yeni dünya, 1984, mülksüzler... 1921'de yazıldığını düşünürsek zaten nasıl bir baba olduğunu anlarız. romanı birçok farklı şekilde okumak mümkün, yerine göre bir aşk romanı da olabilir sosyolojik bir inceleme de. bir kere isminin "biz" olması bana direk biz - onlar/ötekiler karşıtlığı üzerinden kimlik oluşturma çabasını hatırlattı. içerik de bunu destekliyor. roman birinci ağızdan anlatılan bir günlük olarak kurulmuş, kahramanın değişimi kendini açıkça gösteriyor. modern insanın matematik, düzen, bilme çılgınlığının hangi boyutlara ulaşabileceğini sarkastik bir dille anlatmış çünkü kahramanın övdüğü şeyleri okurken elinizde olmadan ne saçmalıyor bu adam diyebiliyorsunuz. elbette, zamyatin post-modernizmi öngörmediği için şuan romandaki dünyada yaşamıyoruz ama eminim o yıllarda bir gelecek düşleseydik bundan farklı olmazdı.

oscar wilde - vera veya nihilistler

okunması çok kolay bir tiyatro. nihilistler felsefi bir geleneği değil cumhuriyetçiligi ve devrimciliği ifade eder günün rusya'sında, çok olumlu bir imaj çizmemiş wilde, daha çok içgüdüsel hareket eden bir grup. kötü danışmanlar yüzünden despotlaşan ve halktan uzaklaşan çarın oğlu da onlardan biridir. vera ise aslında bir köylü kızı olup erkek kardeşinin intikamı için nihilistlere katılır ve sonra çarın korktuğu isim olur. çar öldürülüp yerine halkı seven nihilist oğlu geçince vera onun öldürülmesini istemez, biraz da aşk söz konusudur ama ne olursa olsun o çardır, cumhuriyet idealinin karşıtıdır. onu öldürme görevi kurada kendisine çıkar. bu sırada yeni çar kötü bakanları uzaklaştırıp, adli suçluları serbest bırakıp, halka temsil hakkı vermekle meşguldür. nihilistlere göreyse en kötüsü iyi bir çar ve reformdur çünkü devrimi geciktirir. (marx'ın fabianism eleştirisine paralel, reformlar mevcut sistemi devam ettirmek içindir, marx ise devrim ister). oyunun sonunda vera yeni çarı öldüremez ve onun hayatını kurtararak rusya'yı da kurtardığını söyleyerek ölür. yani cumhuriyet demokrasi filan gelmez, iyi kalpli bir otokrat gelir.

hilmi yavuz - üç anlatı

ilk anlatı taormina'da hilmi yavuz kendi ütopyasını anlatmış diyeyim biraz da felsefe yaparak. ikinci anlatı fehmi k.'da ise post-modern edebiyat metni nasıl olur onu yazmış. öyle ki derslerinde okutmak için mi yazdı merak ettim -işte size post-modern edebiyatın her özelliğini barındıran bir metin. üçüncü metinde ise yine benzer şekilde baş karakterin hilmi yavuz olduğu "kuyu" isimli bir hikaye. çok beğendim diyemem ama eğlendim kesinlikle. yine de kurguda çok başarılı bulmadım kendisini.

raymond queneau - zorlu bir kış 

yine tahsin yücel çevirili olan zazie metroda romanını çok eğlenerek okumuştum. kendisi oulipo diye bilinen bir edebiyat akımının kurucularından, perec ve calvino gibi ünlü isimler de bu akımda yer alıyor. sınırlı yazma teknikleri kullanan bu romancı, şair ve matematikçiler (evet matematikçi) kendilerinin de yazarken zevk aldıkları ve yeni yapılar ve şablonlar aradıkları bir potansiyel edebiyat peşindeler. oulipo zaten ouvroir de littérature potentielle'in kısaltması, yani potansiyel edebiyat atölyesi. (ouvroir aslında dikiş odası gibi bir şey demek, yazarlar yazma eylemini bir tür dikiş, işleme olarak görüyor diyebiliriz sanırım.) siz de yazmayı denemişseniz farketmişssinizdir, konusu net bir şekilde belliyse yazdığınız şeyin yazması daha kolaydır. sınırların insanın yaratıcılığını tetiklediğine inanıyorlar. neyse biz kitabımıza gelecek olursak başkarakterimiz ikinci dünya savaşı sürerken gazi olup iyileşmeyi bekleyen otuzlarındaki Lehemeau (bu ismin ingilizce karşılığı ise hamlet'miş). bu kitabın satışı tükendiği için sahafta görünce hemen aldım. biraz değişikti, tamam karakterin geçmişi hamlet'inki gibi trajik de, eee? evet adam resmen anti-hümanist ama eee? kibirli ve biraz da sosyopat ama... öyle yani. iyi bir öykü ama bir öykü gibi bitmesini beklemediğim için tatmin olmadım. siz ona göre okuyun. kitabın beğendiğim yanı altmetni çok dolu olmasına rağmen (ince bir novella) yoğun hissettirmiyor, her şey ima ediliyor ama anlıyorsunuz yani. bir de sanırım çeviri kayıpları var çünkü fransız okurlar bazı kelime oyunlardan bahsetmişler. 

jean paul sartre - duvar

dönem içinde aldığım çağdaş felsefe dersinde bir sürü sartre metni okumuştuk, ayrıca ben kendim okumalar yapmıştım. bu yüzden sonrasında bir edebi metnini okumak çok tatlı oldu benim için. sartre'ın geç dönemini seviyorum çünkü bana olgun ve makul geliyor. gençken yazdıklarının biraz fazla iddialı olduğunu düşünüyorum ama bu kadar ünlüyse sebebi de o iddialı olma hali işte, şair ve felsefeciler için bence böyle. gözükara ve fevri olmak gerekiyor, tarihte yeriniz olsun istiyorsanız. neyse, sartre'ın şu ünlü sözü var ya, varoluş özden önce gelir, bunun anlamı şu, bu zamana kadar felsefeciler tanrı fikrinden "kurtulsalar" da öz fikrinden kurtulamadılar ama sartre'a göre bunlar paket halinde satılıyor (buna hiç de katılmıyor ve bence bugün kimse de katılmıyor) o yüzden öz fikrinden de vazgeçmeli.  çünkü diyor, irade anlamayı takip eder, eğer tanrı bizi yaratmayı irade ettiyse demek ki bizim ne olduğumuzu biliyordur. gel gelelim iş böyle değil, diyor. tanrı olmadığına göre bir varlık olmalı ve bu varlığa göre varoluşu özünden önce gelmeli. ki bu da insandır tabi ki. insan doğası diye bir şey yoktur çünkü onu tasarlayan bir tanrı yoktur. insan kendi ne yaparsa odur, bu yüzden hayatındaki her şeyin sorumlusu da odur. hatta ve hatta kendi seçimleriyle bütün insanlığa karşı sorumludur çünkü her seçimiyle insanlığı da şekillendirir. peki bu her şeye izin olduğu anlamına da gelir mi? insanın yaptığı hiçbir kötülüğe karşı bahanesi olamaz. insan özgürlüğe mahkumdur, yalnız ve kimsesizdir. ancak sonraki bir röportajında bu özgürlük işini biraz abartmış olabileceğini kabul ediyor, daha o zaman marx'ı ve freud'u anlayamadığı için bir şeylerin eksik kaldığını kabul ediyor. 

öykü kitabımıza gelecek olursak ancak gelebiliyoruz evet, ilk öykü duvar, tam da bu felsefenin öyküsü. beş hikaye de aslında marjinal tiplerin hikayesi denebilir. son öykü ise bana hesse'nin demian'ınını ve joyce'un sanatçının genç bir adam olarak portresi'ni hatırlattı. ama kahramanımız lucien akıntıya daha fazla kapılan bir arkadaşımız, önce bir freud'a sarıp kendindeki her şeyi odip'e bağlıyor, bir ara acaba ben gay miyim diye bakınıyor, en son anti-semitist oluyor filan. diğer üç öykü de psikopat, sosyopat, şizofrenlerin öyküsü. bence güzel başarılı ve varoluşçu akjdhkjfdh yabancı'yı bulantı'yı sevdiyseniz bu öyküleri de seversiniz.

imre kertesz - kadersizlik

okuduğum en güzel ikinci dünya savaşı romanlarından biriydi, belki en güzeli. sırf toplama kamplarındaki "dehşet"ten ya da "cehennem"den bahsetmediği için, "soykırım kurbanları ile alay edildiği" gerekçesiyle basılmasına izin verilmemiş. kertesz yalnızca on beş yaşındayken götürüldüğü kamplarda yaşadıklarını anlatıyor, bütün açıklığı ve gerçekliği ile. abartı yok, duygu sömürüsü yok. okuyucu dehşeti kendi hissedebilir ama yazar bunu dikte ettiği için değil. romanın kara mizah ya da ironi unsurları taşıdığını da düşünmüyorum, birçok yorum okudum böyle, yazarı anlamadığını düşünüyorum bu yorumların. sadece çok hassas ve derinde olan, açığa çıkmasından biraz da korkulan bir gerçekliğin cesurca dışavurumu. bu yorumların bile cesareti bu dürüstlüğü olduğu gibi kabullenmeye. son sayfalar yazar tam da bunu anlattı aslında. nasıl anlamak istemediğini insanların onu.

“her şeyi, bunu anlamaya çalışmalılardı, her şeyi elimden alamazlardı; bana kazanan ya da kaybeden durumunda olmak, ne neden ne etken, ne yanılan ne haklı çıkan durumunda olmak yakıştırılamazdı. sadece masumiyeti kabul etme durumunda kalmak gibi aptalca bir acılığı yutamazdım.”

gertrude stein - picasso

gertrude hanımefendi picasso'nun portresini çizdiği arkadaşlarından biri. ama pek de özeline inmemiş picasso'nun, bence hemen herkesin yazabileceği bir anlatım olmuş. isterdim ki daha özel daha mahrem şeyler yazmış olsun. ama pislik yapıyorum tabi, kadının yaptığı doğru. daha çok hangi  akımlardan etkilendiği üzerine bir eserdi. stein özellikle picasso'nun herkesin gördüğü gibi resim yapmadığını tekrar tekrar söyledi. yani bunu zaten resimlerine bakınca kolayca anlıyoruz, rahat ol hanım. en sona da bazı önemli eserlerinin resimlerini ve bir iki fotoğraf koymuşlar bitirmişler. biraz öylesine okudum yalan yok, stein'ın yazarlar konusundaki fikirlerine katılmıyorum çünkü dedi ki illa yazar yaşamak zorunda değil ama ressam yaşamak zorunda. kendisi öyle olabilir ama bu genelleme yapılamaz. ben zaten biyografi okumayı sevmem ya, siz bana bakmayın.

stein by picasso


ağustos'ta okumayı düşündüğüm kitaplar şimdilik şöyle:

samim kocagöz - onbinlerin dönüşü
stephen hawking - her şeyin teorisi
rainer maria rilke - malte laurids brigge'ın notları
ihsan oktay anar - yedinci gün
taha akyol - 101 kitap
goethe - italya seyahati
sevinç çokum - onlardan kalan
pakistan hindistan öyküleri
henry bauchau - çevre yolu
haydar ergülen - üzgün kediler gazeli

bakalım, hedefi biraz yüksek tuttum ama bilemiyorum ne olur

Pazar, Haziran 16, 2019

hayatımdaki değişiklikler

Arik Brauer, The Rainmaker of Mount Carmel, Vienna 1964

diye sormuştu sel, geçen lise grubu oturıyorduk. hayır dedi wpos, hala aynı bokuz. aynı anda evet, dedim bense. değiştik. gerçek bu, özümüz değişmemiştir, dedi sel. öz ne ki? ben bazı değerlerin evrenselliğine inanırım ama bunun dışında ne kişiye ait bir ortak öz ne de bütün insanlığa, inanılası gelmiyor. neden korkuyoruz değişmekten? apaçık bir farklılık gözler önünde, neden buna rağmen "özüm aynı" diye düşünmek istiyoruz bilmiyorum. yani gerçekten bilmiyorum. insan kim olmak isterse o olur.

tatlı bir giriş şarkısı

dört yıl evvel, hazırlık okurken gittiğim film akademisindeki senaryo hocası bir şeyler yazdırmıştı bize. şimdi onu görünce ne kadar değiştiğimi bir daha anladım. on yedimde kendimi bulduğumu, bundan sonra pek değişmeyeceğimi sanıyordum. büyük değişimler yok elbette yine de ama nasıl ölçeriz bilmiyorum.

hayatımda değişiklik yapan insanlar:

buna cevabım ortaokuldaki matematik öğretmenim ve babam olmuş. çok ilginç. evet lise dönemimde hocamın bana söyledikleri kafamda yankılanıp duruyordu ama yıllar geçtikçe onu tamamen unuttum. babam cevabı daha da ilginç çünkü evimizde baskın ebeveyn hep annem olmuştur. ama belki babamın pasifliğinin beni etkilediğini düşünmüş olabilirim. yine de bu çok dolaylı. karakter olarak ona benzediğim için belki bu çıkarımı yaptım.

şimdi herkesin yanına eklenecek birisi daha var elbette. aşık olmak değil sadece uzun süreli bir ilişki ve tabi ki o kişi hayatımı çok değiştirdi şüphesiz.

hayatımda değişiklik yapan keşifler:

"mutlu olmayı öğrendiğimi fark etmek, kim olmak istediğimi fark etmek, aslında kendimi sevmediğimi fark etmek" yazmışım.

mutluluk hala büyük bir keşiftir benim için. hala bazı anlarda durup aslında mutlu olduğumu farketmeye devam ediyorum. ve her defasında o keşif hissini yaşıyorum. ne kadar kötü giderse gitsin işler, o kadar da kötü değil.

kim olmak istediğim de hakeza öyle. ve dışarıdaki değiştiremeyeceğim hayat şartlarını da bir kenara koyarsak olmak istediğim kişiyim diyebilirim. kendimle ilgili sorunlarım ise devam ediyor, bazı konular çözülse de yenileri ortaya çıkıyor. yine de eskisi kadar kendime takıntılı olmadığımı düşünüyorum. boş yapıyorum yani artık, salıyorum. benim ignore kabiliyetlerim çok yüksektir bu arada. duymak istemediğimi duymam, görmek istemediğimi görmem.

bunun dışında yeni keşiflerim şunlar:
ilişkiler çok zoooooooorrrrrrrr
insanın aşık olduğu insanla zaman geçirmesi çok güzeeeeeeelllllll

hayatımda değişiklik yapan kararlar:

"pişman olmadan yaşamak istediğim" yani evet hala bunu istiyorum, bunun anlamı "hiçbir şeyi yapmaktan korkmadan yaşa" demek.
"hukuk değil sinema seçmiş olmam." bu kesinlikle hayatımı değiştirdi. dünyanın en mutsuz insanı olabilirmişim onu farkediyorum. çok şükür sinemayı da politikayı aldığım felsefe ve sosyoloji derslerini de okulumu da seviyorum. üniversite hayatımdan memnunum.
"her şeyin bir süreç olduğu" bununla neyi kastettiğimi anlayamadım ama doğrudur yani dkfjhrfkdjsn

yeni olarak elbette erkek arkadaşım olabilir. ve şuan kesin olmasa da politikadan akademiye devam etmeyi düşünüyorum bu olabilir. (ama çok kaale almayın her ay değişiyor.)

bildiklerim:

"her şarta adapte olunabilir." hala bu bilgimden eminim.
"listeler asla sona ermez." bundan kesinlikle eminim khjfk
"başta kendim olmak üzere asla kimseye güvenemem." sanırım bu bayağı değişti. ama her zaman şüphe içinde yaşayacağımı da üzülerek görüyorum. sadece şimdi bunun üstesinden çok daha iyi geliyorum. at at arkaya atttt! -bundan kaçınmaya çalışmanın en önemli sebebi bu şüphenin sevdiklerime zarar verdiğini görmem.

yeni bilgi: hiçbir şeyi asla yapmam demeyin. aşık olduğunuzda sevgilinizi alıp arjantine kaçın.

inandıklarım:

"duygusal verilen kararların yanlış olma ihtimalinin yüksek olduğu" demişim ama artık buna pek katılmıyorum, yüzde elli elli diyelim. o aralar fazla pozitivisttim. özellikle insanlar konusunda sezgilerimi duygularımı takip etmek iyi oluyor. kendime karşı dürüst olmak, diğer insanlara karşı dürüst olmak. hepsi bir bütün.
"yalnız kalmanın bana acı vermeyeceği ya da vereceği acının beni memnun edebileceği" evet sayın seyirciler burada bir mazoşist kendini ifşa etti. yalnız kalmak bana acı verir. net. noktaaaa. bu kendimle baş başa kalmayı sevmediğim anlamına gelmiyor,  aksine, bayağı seviyorum. ama mutlak bir yalnızlık çok korkunç ve beni de üzer. bunu itiraf etmekten neden bu kadar çok korkmuş olduğuma şimdi anlam veremiyorum. neden bu kadar güçlü ve yetkin olmaya çalıştığımı da bilmiyorum. zayıf olmak aciz olmak başka insanlara ihtiyaç duymak dünyanın en kötü şeyi filan değil.
"insanların beni mutlu edemeyeceği" yalaaannnnnnnnnnnnnn. ediyorlar. sevdiğim insanlarla gayet de mutlu oluyorum. elbette kırılıyorum üzülüyorum. kesintisiz bir mutluluk olmasa da eğer insan beklentilerini değiştirmeyi bilirse sorun yaşamıyor.

yeni inanç: ne kadar sinirli ya da üzgün olursak olalım karşımızdaki insanı seviyorsak onu kırmaktan çekinelim, ona göre konuşalım.

nefret ettiklerim:

"insanları anlayamamak" yani evet bu ciddi bir sorunumdu. hala anlayamadığım insanlar var ama sanırım artık umurumda da değil akjfdfhkd
"insanların beni anlamaması" herkes zaman zaman yaşar bu sorunu, abartmaya gerek yok.
"sevgi konusundaki takıntım" aaah, evet, bu hala var sanırım. gerçi burada sevdiğim insanlara karşı aşırı bağlı oluşumdan mı bahsetmişim yoksa onlardan aynı bağlılığı sevgiyi ilgiyi beklememden mi bilmiyorum ama sanırım ikisi de biraz sorun. yine de nefret de etmiyorum canım o kadar değil

sevdiklerim:

"kendim (yalnızken)" ula ulaaaaaaaaaa... az önce tersini demedin mi oğlum? bu arada kendimi seviyorum artık, başka insanlarlayken de seviyorum. yani sevmediğim özelliklerim elbette var ama bu davranış bazlı. daha doğrusu bağlama göre değişir. büyük harflerle konjonktürel yazalım da kuul görünsün. 
"lise arkadaşlığım" doğru, hala da öyle. sanırım değişmeyen tek şey bu. dahası bunun yanına üniversite arkadaşlığımı da ekleyebilirim. erkek arkadaşımı da elbette. gerçekten çok şükür etmem gereken bir nokta, çok güzel insanlar var hayatımda. 
"rahatlığım" ehehehhe, doğru, hala aynı. okulun ortasında sere serpe uzanabilmemi seviyorum. derste tekerlikli sandalyeye ralli yapmamı, yoldaki ağaçlara tırmanmamı da. 
"sanat ve bilim" bu da zaten değişmez bir şeydir sanıyorum.
yeni sevdiğim şeylerden biri ise ota boka ağlamam. cidden. marvel filmi izlerken ağlıyorum arkadaşlar. bebek videosu izlerken ağlıyorum. acil yardım

genel olarak bakınca gerçekten büyümüşüm onu anlıyorum. birçok kompleksimden kurtulduğumu, iç huzur dedikleri şey varsa yaklaştığımı düşünüyorum. tabi hala birşeyler başaramamış olmanın verdiği bir aşağılık kompleksi zaman zaman nüksetmiyor değil ama olsun. bir itici güç de lazım bu hayatta yoksa yatağımdan kalkmazdım.


ve son