Çarşamba, Eylül 20, 2017

o zaman niye böyle yapıyorsun

13.08

bugün en son ne zaman ağladığımı düşündüm. sık sık bir iki damla gözümden süzülüyor. bunlar tamemen anlamsız şeyler değiller ama benden başka kimsenin ağlamayacağı şeyler. şüphesiz herkesin duyarlıkları farklıdır.  ama ben bundan bahsetmiyorum, otuz saniyeden fazla süren gerçek bir ağlama seansı. neredeyse iki sene olmuş, telefonda turşu'yla konuşuyorduk ve ben yakın olduğum bir insanın sesini duymamın etkisiyle - bir tür tetikleyici olmuştu demek istiyorum - deli gibi ağlamaya başladım. turşu şaşırdı ve endişeyle - pek sık ağlamadığım için insanlar gerilebiliyor - bana sorunun ne olduğunu sormaya ve her neyse üstesinden geleceğimizi söylemeye başladı. bense nispeten kalabalık öğrenci evinde, kimsenin beni göremeyeceği ve duymayacağı bir köşe bulma telaşesi içindeydim. birilerinin yanında ağlamak çok az kimsenin dürüstlüğüdür.

*** 

yirmi ya da yirmi bir yaşındayım. doksanı görmeyi umuyorum. gerçi dün akşam james dean (trafik kazası) ya da kurt cobain (intihar) gibi, sekizinci evimin marsta olduğunu öğrendim. bu kişiler sık sık kazalar maruz kalırmış - doğru ama benimkiler hep küçük kazalar. dahası ölümleri ani ve şiddetli olurmuş, baş ve beyin bölgesinin zarar görmesiyle oluşabilirmiş. yataklarında ölmezlermiş yani. neyse, konu bu değildi, zaten insan doksan yaşında da geçirebilir ani bir kaza. yine de daha makul olup önümde 50 yıl olduğunu varsayacağım. yılda yetmiş kitap okusam, bu hayatımın sonuna kadar 3500 kitap daha okuyabileceğim anlamına geliyor. ki hayatımın ileri dönemlerinde bu kadar boş vaktimin olmayacağı bir gerçek -tir herhalde. yalnızca 3500 kitap hakkımın kaldığını düşününce moralim çok bozuldu. özgürlüğüme müdahale edilmiş gibi hissediyorum. halbuki hep bildiğimiz bir şeydi nihai noktada öleceğimiz.  

***

son zamanlarda ağzıma gelen lafları yutmaya başladım. daha doğrusu çok fena bir biçimde bunları söylemeye üşeniyorum ve hepsi tamamen boş. herkesin söyledikleri. "sen de dahilsin buna" eylül geldiğinden beri havalar daha çok ısındı sanki. ekim güzel de eylül'ün sinirbozucu bir yanı var. her anlamda arada kalmışlık. istanbula döneceğim için mi kaçtı keyfim? "hadi hadi itiraf et" ve okul başlayacak. ve yeniden dersler ve sınavlar ve stres ve okuyamayacağım kitaplar, izleyemeyeceğim filmler, tiyatrolar. ne zaman bu kadar karamsar oldum? "karamsar değil, gerçekçisin" aslında bugün güzel başlamıştı. ama böyle günlerden insan korkmalıdır. hayırdır niye mutluyum bu sabah, hangi korkunç şey olacak acaba diye düşünmelidir. "ama düşünmüyorsun çoğu zaman" filmekimine hazırlanıyorum, en kısa zamanda bitirmeyi umuyorum ama garantisi yok. "yetiştiremeyeceğine bahse girerim"

***

uzun zaman sonra ilk kez sanırım bir öykümün sonunu getirebildim. dahası öyküyü sevdim ve yazarken eğlendim. genelde acı çekerek yazarım, daha doğrusu yazmaya başlayınca kaçınılmaz bir biçimde trajediye sürükleniyorum. nietzsche beni överdi biliyorum ama bu beni teselli etmiyor. insanlarda olumlu duygular uyandıran öyküler de yazmak istiyorum. buzzati'nin öyküleri ya da yaşlı ormanın gizemi gibi olabilirdi; calvino gibi olabilirdi; twain, bulgakov ya da basara gibi satirik-esprili şeyler de yazmak güzel olurdu; ya da steinbeck gibi insanı farklı bir dünyaya sürükleyen şeyler de olabilir; belki yalnızca absürd komedi. ama ben selim ileri gibi barış bıçakçı gibi yazıyorum çoğu zaman. kendimi onlarla karşılaştırıyor değilim elbet, buna cüret edemem ama otuz yıl sonra onların dizinin dibinde oturabilirim. onları seviyorum da ama çöküşleri yazmak üzüyor beni. corneille'le bağım kesilsin artık. biliyorum hiçbir zaman moliere'in torunu olamadım ben ama bundan sonra da olamaz mıyım? 

***

bir şey diyim mi? ağaçlar sular havalar kuzular hepsi gerçektir biliyor musunuz?

Çarşamba, Eylül 13, 2017

sunshine (2007)

en güzel sahnelerden biri: merkür'ün güneşin önünden geçişini izliyorlar

tatilimi yan gelip yatarak geçirdiğim şu güzide günlerin sonu yaklaştıkça paniklemeye başladığımı hissediyorum. hala bir öykü yazmadım. kitap listemi bozdum. yağlıboya yapacaktım, tuval almaya üşendiğimden hala başlamadım. suluboyaya da el sürmedim. kemanımın teli koptuğundan beri elime bile almadım. peki ben ne yapıyorum, yani allah aşkına ne yapıyorum?!

izleyeli bayağı olsa da bir ara wonder woman, la pianiste ve who am i'dan da bahsetmek istiyorum. bu filmlerin hiçbir ortak noktası olduğunu düşünmüyorum, benim onları izlemiş olmam dışında.  ama bugünkü önceliğimiz, bir film nasıl son yarım saatte batırılır, bunun örneğiyle incelemek.

ailecek film noktasında en büyük ortak noktamız bilim kurgudur -zaten annem tarih ve bilim kurgu sevdiği için yalnızca çok seçenek kalmıyor. ama bütün iyi filmleri izlediğimiz için artık iyi bilim kurgu filmleri bulmakta zorlanıyoruz, bu konuda sizin de tavsiyelerinize açığım.

işte bu sefer de sunshine(2007) isimli İngiliz yapımı bu filmi izledik. yönetmenimiz danny boyle, adını transpoitting, slumdog millionaire, 127 hours, jobs filmleriyle halka ve tabi ki bana duyurmuştu. ama bunun beklentimi çok yükselttiğini söyleyemem -boyle'un bilimkurgu'da iyi olabileceğine inanmadım.

on yıllar sonra güneşimiz ölüyor ve bu şüphesiz dünyanın ölümüne de sebebiyet verecek -marsta koloni kurmak bile çözüm değil. o yüzden icarus i (hadi bu ismi seçtiği için boyle'a gülümseyelim) göreve gönderiliyor ama geri dönemiyorlar, haber de alınamıyor. bunun üzerine icarus ii göreve gönderiliyor. amaçları güneşe çok büyük nükleer enerjiye sahip bir roket atıp güneşin canlanmasını sağlamak ve eve geri dönmek.  ablamın ifadesiyle "düşük bütçeyle çekilmiş uzaygemisi filmi". (ama kendisi bunu söylerken bütçenin 40 milyon dolar olduğunu bilmiyordu. bütün boyle filmleri arasında en fazla bütçesi olan film. 30 milyon dolarla jobs onu takip ediyor, millionaire ise yalnızca 15 milyon dolar.)

filme dönecek olursak bilim adına ne söylenebilir emin değilim. bu tarz filmlere bilim-kurgu denmesi beni benden alıyor -doğrusu sadece kurgu demek sanki. spoiler olacak ama olsun, hadi alüminyum folyodan astronot kıyafeti yapmış olmalarını ve iç basınçtan beyinlerinin patlamamış olmasını geçelim, yahu adam (pinbacker?) yanıyor ama ölmüyor, bir daha yanıyor, gene ölmüyor. cassie isimli hatun bıçak saplıyor gene ölmüyor. kimse görmeden iki gemi arasında geçiş yapması ayrı bir hikaye. sonra efendim, yıldızımız ölüyor da ölüyor. bir yıldızın ölümü içine çökmesiyle olmaz mı? hani nerede öyle bir güneş? yani eğer kırmızı deve dönüşmekteyse dünyayı çoktan kavurmuş olması lazım değil mi? fizikçiler neredesiniz? ölüyoruuummm

görüyorum ki bazı sanatsever arkadaşlarımız ünü iyi olan boyle'u savunmak ve de aşırı mantıksız olay ve kişileri "saçmalık değil onlar, imkansız diye bir şey yoktur bir kere" nevinden yaklaşımlarla kabul ettirmek niyetindeler. lakin kanımca bu tarz metafiziğe kayan ögeleri kullanacaksa bir yönetmen bunu doğru düzgün sunmayı bilmelidir. ma loute'da kadın uçmaya başladığında "aaa ne saçma" demedim ben. bir sinemacı olarak ben de bilirim ki her filmin kendi dünyası vardır ve böyle şeyler gayet de makul sayılabilir. (bir vampir filminde yaaa bu niye ölmüyor demezsiniz). ama boyle'un kurduğu dünyanın fiziğine de aykırı olaylardı. (senaryosunu kendisi yazmamış olması da kabul edilebilir değil) son yarım saat dünyam yıkıldı, çok hayal kırıklığına uğradım çok.

bazı notlar:
-kaptanı ilk gördüğümde dedim ki "eğer bu bir korku filmi olsaydı, ilk bu ölürdü." ve tabi ki önce o öldü. zaten scienfiction-thriller yazıyormuş filmin künyesinde.
-psikiyatrist favorimdi, adının searle olması da ilgimi çekti. ama o da hastaydı.  
-icarus i'e geldiklerinde saniyenin onda birinden daha az insan resimleri görünmeye başladı. önce birbirimize gördünüz mü falan dedik, ne oluyor anlamadık, bir korktuk. sadece babam her zamanki sakinliğiyle durumu açıkladı. 
-en güzel ayrıntılardan biri de gemideki dünya odasıydı bozulan sinirlere tedavi olarak. o fikri bayağı beğendim. bir gün çalmak isterim. 

kaptan adınıhatırlamıyorum ve psikiyatrist searle


Pazar, Eylül 10, 2017

yalnızız



"ben şüphemi adamcağızdan gizlemedim:
-siz tek başınıza haydar'ı zaptedebilir misiniz? diye sordum
memur elini arka cebine doğru götürerek:
-evelallah! dedi.
safa'nın başyapıtlarından biri olarak kabul edildiğini zaten biliyoruz, -dokuzuncu hariciye koğuşu, biz insanlar, matmazel noraliya'nın koltuğu da listenin diğer üyeleri. yine de okuduğum yorumlar arasında (söylenmiş bir şeyi tekrar etmemek için bunu yapmaya çalışırım) olumsuz bir yoruma çok nadiren rastlamış olmam sanırım beni şaşkınlığa uğrattı. kitabı hiç beğenmediğim için mi? hayır, saldırıya olanak veren çok delikler olduğunu düşündüğüm için. ama bunlardan çokça konuşup canınızı sıkmayacağım.

kitabı çok umursadığımı düşünmüyordum, ta ki bütün kelimelerinin dilime yerleştiğini (elli yıl öncesinin gündelik diliyle konuşmaya başlamıştım birden bire) ve sık sık romandan repliklerin hatırıma geldiğini fark edene kadar. birileriyle konuşurken "safa da şöyle diyordu," diye diye insanları bıktırmış olabilirim -ama benim suçum mu her konuda düşünülmeye değer bir laf demiş olması? çok mu aynı fikirdeyim safa'yla? aslında çoğu zaman değilim (hatta hiçbir zaman değilim galiba) ama bir yargı ortaya koyuyor safa, üzerine düşünmek tartışmak için çok elzem bir şeydir bu yargılar.

ben tabi kalkıp felsefi çözümleme yapmayacağım burada. yüzlerce makale var yalnızız üzerine. safa'nın (karakter olarak samim'in) ütopyası olan simeranya'dan da bahsetmek istemiyorum. mümkün olduğunda kısa ve temiz bir yorum yazmak istiyorum -şimdiden ortalık karıştı ama.

ben romanı okurken safa'nın karakter yaratımından çok hoşnut kaldım. hepsini önce tip olarak görsem de roman içinde değişimlerine tanık oldum (ve tabi karakter olduklarını gördüm), bu da beni hayli etkiledi. çünkü bir romanda bu kadar çok karakterin ruh dünyalarında olan biteni göstermek kolay iş değildir -en azından buradan bakınca öyle görünüyor.

ara not: her zamanki gibi kadınlarla ilgili sorunları devam etmekteydi. ben yarı-zamanlı feministim. rope derdi ki "feminizmin nimetlerinden yararlanırken feminizmi lanetleyenlere (bazı kadınlardan bahsediyor) dayanamıyorum". toplumdaki feminist algısı o kadar korkunç ki bazıları söze "ben feminist değilim," diyerek başlıyor, sanki suç. ama çığırından çıkmışlar da var tabi.

mesela besim muhteşem bir karakter olmuş, çok eğlendim, hem de samim (safa) ne kadar kardeşi besim'i kafasız bir hedonist olarak görse de zırnık etkilemedi beni. çok tatlıydı besim, her eve lazım. safa'nın bizzat kendisinin besim gibi bir karakteri hedonistlerden hiç hazetmediği halde nasıl bu kadar şirin resmedebildiğine şaşıyorum.  

"bizim gibi mirasyediler için, geceleri kitap okumak, gündüzleri gevezelik etmek için lazımdır. fakat züğürtlerin bütün felaketleri alfabeden başlar." (besim)

" insan ya geleneklere karşı koyup açık ve cesur yaşamalı, yahut da, inandığı bazı kıymetler varsa, onlar için fedakarlık yapmalı. en çirkin şey ikisine birden sahip çıkan mürailiktir." (besim'den meral'e)

" fakat bana öyle geliyor ki, kadın bile, senin araştırma zevkinin bir vasıtasından başka bir şey değil." (besim, samim'e diyor)

mefharet (samim'in kardeşi, besim'in ablası), safa'nın çok sık kullandığı kadın tiplemelerinden biri. alabildiğine irrasyonel, habire tansiyonu fırlayan, cemiyetin sürüklediği, sık sık hafakanlar basan bir kadın işte. selmin, mefharet'in kurnaz ve zeki kızı -ama bir samim değil tabi. kitabın ilk yarısını selmin'i ana karakter sanmak bile mümkün. yine de selmin her zaman duygularının etkisi altında ve bu da onu en büyük zaafı -çünkü o bir kadın.

samim, yani safa diyebileceğimiz abi, ilerlemiş yaşına rağmen kızı yaşında bir kıza, meral'e aşık olmuş -kızı yaşında ifadesine dikkat çekmek isterim. tabi ki kendisi her konuda en doğruyu bilen ve doğru kararları verebilen bir karakter. yalnız aşk onun zaafı. tabi bu çok kutsal bir zaaf, yani safa'nın mükemmel insanda bulunacağını düşündüğünü sandığım kusur.

“yalnızım, evet yalnızız. yani, bak, büyük kalabalıkların ortasında, insan denilen sosyal varlık kendi iç dünyasının mahpusu halinde, şifasız bir yalnızlığa mahkum. yalnızım, evet herkes yalnızdır, yalnızız. bütün ihtilaflarımızda yalnızlıklarımız çarpışıyor. hatta kendi kendimizle mücadelelerimizde bile kendilerimiz birbirine karşı yalnızdır.”

“biz, hepimiz sadece kendimizi düşündüğümüz için yalnızız ve yalnız kalacağız..”

meral'se, aslında gerçek kahramanımız diyebiliriz. tabi ki kimlik bunalımı, doğu-batı, eski-yeni çatışması. bir yanı paris e kaçıp (cemiyetten) gününü gün etmek isterken (samim buna ikinci meral diyor) bir yanı istanbul'da kalıp belki samim'le evlenmek sorumluluk sahibi edepli cemiyetle uyumlu biri olmak (birinci meral) -ki bu noktada safa'nın düşünce tarzı bana hadi abicim bırak bu kafayı dedirtiyor. tabi nihayetinde meral de bir kadın olarak zayıf, iradesiz, kararsız, inişli çıkışlı falan -safa sen neden böylesin?

“ikincilerimize hakim olduğumuz nispette insanız. hepimizin ruhumuzda en az bir katil, bir kaç hırsız, bir sürü yalancı, iftiracı ve sayısız can, mal ve ırz düşmanı var. bunları hapsediyoruz. yoksa kim adam öldürmez, çalmaz, iftira atmaz, ev bark yıkmaz?” (samim, meral'e)

"beni ona bağlayan hisse bir isim takamıyorum. aşk değil bu. dostluk değil .dostluk ve ahbaplık gibi, zora gelince feda edilebilecek bir şey değil. sevilmenin gururu var tabii bu biraz da sevmektir. aşka yakın bir sempati mi? galiba. çünkü aşk olsa,ona hürriyetimi feda ederdim; kuvvetli ve sempati olmasa, onu hürriyetime feda ederdim. ikisini de yapamıyorum." (meral kendi kendine)

olaylar oldukça tahmin edilebilir ve hatta sıkıcıydı ama akıcıydı da. benim için kitabın en heyecan verici yeri meral'in annesi necile ve bakıcı renginaz'ın parapsikolojik (ya da paranormal) bir deneyim yaşadıkları bölüm oldu (durugörü denilebilir sanırım?) korku filmi izliyormuş gibiydim ama bundan daha fazlası. hayatının son dönemi metafiziğe ilgi duymaya başlayan safa'nın bu alanın da yok sayılması ve rasyonalite tarafından  küçümsenmesine karşın tavrını da görmüş olduk. (tabi bu hayatının son dönemlerinde benimsediği bir duruştu)

çok eğlendiğim şöyle bir bölüm vardı, fransız mektebinde okumuş meral bazen fransızca kelimeler kullanıyor. bir ara "detay"lardan bahsedip, türkçesi neydi diye soruyor, samim'in cevabı "teferruat". (bir kere daha bu dil tartışmalarını anlamsız buldum, her şey sonsuz göreceli.

sözlerime son verirkene safa tarafından  fazlaca hisli olduğu için çıkarılmış prolog bölümünden bir alıntıyı sunacağım. bu beni kendisini zorla rasyonalist düşünmek zorunda bıraktığına dair düşüncelerimi destekleyen ve özgür bıraksaydı ne kadar muhteşem şeyler yazabileceğini gösteren bir bölüm.

"- seni sevmek istedim bir an için. böyle bir his gelip geçti. geçmedi daha. fakat geçer. böyle birçok hayallerim var: simeranyam var.
- kim o? sevgilin mi?
- hayır, sevgilim başka. o bir memleket, simeranya, dünyada olmayan bir yer. benim icadım. sıkıldım mı, kendimi oraya atarım.
- ne hoşsun. beni de götür oraya.
- simeranya’da yalan yoktur.
- kadın yok mu?
- insanlar gölgelerdir. konuşmadan anlaşırlar. birbirlerinden hiçbir şey saklamazlar. seni görür görmez bir simeranya kadınına benzettim. elbisenin içinde yalnız ruhun var. yüzün bir örümcek ağı. gözlerinde sen dolusun. gurur ve yalan yok. seni sevmek istiyorum. bu bir hayal. simeranya gibi sen de yoksun. yaratıyorum seni ben, kendi arzuma göre, ismini sakın söyleme bana. birbirimizi bir daha görmeyeceğiz."



ek: simeranya kaşifine mektup

sevgili peyami

bu mektubu sana yazıyorum fakat sayısız çekincelerim var. mesela çekince kelimesini kullanmam hakkında ne düşüneceksin bilemiyorum. (fakat endişe yahut korku veyahut tevahhuş değil bu, basbayağı çekince. tamam tamam seveceğin sözcüğü buldum, ihtiraz) son zamanlarda hoş olmayan kişilerle vakit geçirdiğimi mi? sanıyorum ki bu mektup sana göre argo kabul edilebilecek bir dolu ifade  ihtiva edecek. bunun için şimdiden özürlerimi sunuyorum.

eisenstein'dan iki buçuk ay, ileride kalem kavgasına (saman ekmeği kavgası denildi buna) tutuşacağın yakup kadri'den beş gün sonra fatih'in gedikpaşa semtinde doğdun. senden iki hafta sonra chaplin, yirmi altı gün sonra salazar doğdu. rus kahbeliği kadar birbirine yakıştığını düşünmediğin çift kelimelerden biri olan eyfel kulesi de o yıl açıldı. vikipedide (bugün internet dediğimiz çeşitli bilgi kaynaklarını içeren bir platformdaki bir kaynak) yazdığına göre adını tevfik fikret koymuş. Baban İsmail Safa, trabzon kökenli bir aileden geliyormuş ve döneminin eski şiir temsilcisi olarak kabul edilen Muallim Naci'ye göre allah vergisi bir yeteneği varmış. II.Abdulhamid'e muhalif olduğu için sivas'a sürülmüş, bu yüzden seni ve kardeşini annen tek başına yetiştirdi. sağ kolunda kemik veremi ortaya çıkınca okulu bırakmak zorunda kaldın.

yirmi bir yaşında vefa lisesine başladın, arkadaşların yusuf ziya, hasan ali yücel'di. ilk öykünü lisede yazdın, ilk romanını da. hemen tükenen "sakın bu kitabı almayın" diye bir hikaye kitabı da bastın. ama maddi sıkıntılar sebebiyle liseyi de bitiremedin. fransızca'yı öğrenmene abdullah cevdet vesile oldu. onun da etkisiyle gençliğin üzerine pozitivizm ve materyalizm hakimiyet kurdu, kendi kendine başka alanlarda kitaplar da okudun. hayatın boyunca da böyle devam etti. bir ara derülbedayi'ye (şehir tiyatroları) girmek istedin de kazanamadın. (muhsin ertuğrul'la orada sınıf arkadaşı olduğunu söyleyenler de var.) öğretmenlik yaptın, çeşitli devlet kurumlarında çalıştın. abinle gazete çıkarttın. eleştirmenlere göre edebi değeri olmayan eserlerini (arsen lüpen'den ilham aldığın cingöz recai gibi) server bedi adıyla yazdın. bergson'u, rousseau'yu pek severdin. valery'ye de hayrandın. nazım hikmet'le birbirinizi pek severdiniz fakat o komünist sen liberalist olunca anlaşamadınız, aranız açıldı. otuzların başında rasyonalist oldun, bir doğu-batı sentezi tutturdun. sonra sana kemalist milliyetçi de dediler.

"yaşlanarak değil, yaşayarak tecrübe kazanılır; zaman insanları değil, armutları olgunlaştırır." sözünü çok sever inanırdım. sen de çok yaşadın sonra en güzel romanlarını yazdın. kırk dokuz yaşındaydın annen öldüğünde. sonra da nebahat'la evlendin. bir ara seni faşist ilan ettiler. sense o dönem mistik konulara ilgi duymaya başlamıştın. demokrat partiden hazzetmiyordun, sonra cumhuriyet halk partisine de küstün. büyük doğu'da da yazdın ama necip fazıl'la da geçinemedin. menderes'le iyi ilişkilerin yüzünden darbeciler de sevmedi seni. yalnız sen değil hayatındaki bütün sevdiklerin hastalıklardan boğuştu, iki kardeşin ve annen hastalıktan öldü. eşin felç kalmıştı, öldü. oğlun da hayatını bir hastalıkla kaybetti. oğlunu kaybetmeye dayanamayınca beyin kanaması geçirdin sen de öldün. bense bütün bir sene haftasonları edirnekapı şehitliğindeki mezarının yanından geçtim ama bir fatiha okumadım sana.

hayır hayır, mektubum daha fazla trajik bir hal almamalı. hepimiz zaten ölüyüz. çocukken senin romanlarından çok etkilendim, psikolojik tahlillerinden ve her çocuk gibi dokuzuncu hariciye koğuşunun verdiği ıstıraptan ürktüm. sonra büyüdüm, makalelerini de okudum, kafamı çok kızdırdın. bir tereddüdün romanı'nı lise üçte okumuştum galiba -ya da o yaz- ve benim için en özel anlamını orada kazanmıştın. zirveni yaşadın, sonra düşüşe geçtin. yeniden okuyunca romanlarını eski hayranlığım da kaybolmaya yüz tuttu. şimdi yalnızız'ı okudum yeniden. biz insanlar'ı, matmazel noraliya'nın koltuğunu da okuyacağım yeniden. (ama acelem yok, belki on yıllık bir hedef bu.) bir de nazım'ın üç kez okuduğu dokuzuncu hariciye koğuşu'nu elbet. en son bir tereddüdün'ün romanını. ve defteri kapatacağım.

ikinci kez okunacak kadar değerli misin gerçekten de? bilemiyorum.  ama seninle ilgili merak ettiğim çok şey var, neden mutaassıp olarak etiketlenmek seni bu kadar üzüyordu? tıbbı bu kadar iyi bilmen nedendi (bütün o hastalıklar mı?), ya modern fiziğe olan ilgin? peki kadınlarla sorunun neydi? bazıları seni çok sevdi, seviyor, hayranlar, dostoyevski'yle karşılaştırıyorlar. bazıları nefret ediyor. fikirlerinden bağımsız estetiğine hayran olanlar da var. bense seni tahlil etmeye çalışıyorum şimdi. ne kadar benziyoruz mesela? sandığım kadar farklı mıyız gerçekten de? görüyorsun ya, sorum çok. cevaplarını bulana kadar birlikteyiz.

gözlüklerinden öperim

-yağmur


Cumartesi, Ağustos 26, 2017

anahtar kelimeler: kitap, spotify, takıntı, zaaf, çimen

by linda aquaro
daha fazla yazmak istiyorum. her gün değil belki evet, bunun mümkün olmadığını kabul edelim ama en azından her hafta yazmak istiyorum. bunu düzenli hale getirmek için kendime baskı mı kurmalıyım acaba?

bugünlerde kafamda neler var diye şöyle bir evirip çeviriyorum. tabi ki tabi ki dersler ve hangi sınavdan ne kadar alırsam a düşürebileceğim. bunlara ve ders çalışmam gerektiğimi düşünmeye ayırdığım zamanı çalışmaya ayırabilsem her şey güzel olurdu. 

spotify'ı fazlasıyla aktif kullandığımı fark ettim. ama insanın kendisine listeler yapması çok tatlı oluyor, bunlara isim vermek (genelde okuduğum kitapların ismini veriyorum.) yeri gelmişken profilimi buraya bırakayım, yeni şeyler keşfetmek isteyenler varsa çok tatlı olur hem de ben de kim ne dinliyor görmeyi ve böylece yeni şarkıları dinlemeyi çok seviyorum. https://open.spotify.com/user/yagmurdurgun

aldığım iki dersten birini pek sevmiyorum çünkü konular tanzimat, abdulhamit, ittihat terakki ve bunların hepsi ingilizce, yani comittee of union and progress, yani duyunu umumiye değil public debt administration :/ o da istanbul erkek lisesinin binasındaymış o zaman. diğerini çok seviyorum çünkü konular cumhuriyet sonrası türiye siyaseti, her ne kadar o da ingilizce olsa ve chp değil republican peoples party desek de. ilkinden başarılı olmayı beceremiyorum çünkü sevmiyorum işte, ikincisi ise güzel gidiyor. şimdiye kadarki bütün üniversite hayatımın özetidir ve bence başarının sırrı harbiden de sevmekten geçmektedir. pazartesi bu iki dersten finalim olacak, perşembe eve döneceğim. 

artık deli gibi kitap okumak istiyorum. okulum ekim'de açılacak, şimdiden bile yapabilirim okuma listemi. keşke okuduğum her şeyi burada yazabilsem, geçen seferki beş haftalık programımda on iki kitap okudum ama hiçbirinden bahsetmemiş bile olabilirim (bir yazıya başlamışım ama öyle kalmış) ve bu çok üzücü. pek fazla film izlemediğim için zaten onlardan bahsetmemem anormal değil. bir de sinema öğrencisi olacağım (utan, utan, utanmayan insan olur mu lan?!) umuyorum ki bu sefer listeyi de yorumlarımı da yazabilirim. 

uzun zaman önce bir adsız'cığım zaaf ve takıntılara dair bir yazı okumak istemişti, aaa neden olmasın demiş ve bir kaç şey yazmıştım. şimdi öncelikle insan olmanın başlıca getirilerinden biri saçma olmaktır. hemfikirsek evet, artık okuyabilirsiniz.

takıntı bir: soğuk sade soda, çay, soğuk çay, fazla şekerli olmayan bir şeyler içmek. örneği şuan bu satırları yazarken diğer yandan maden suyu içmekteyim. en büyük dezavantajı  sürekli çişinizin gelmesi. (çayı da azıcık soğusa bile içemiyorum, çok sıcak olması lazım.)
takıntı iki: ortamdaki en sessiz, içine kapanık insanla uğraşmak, onunla konuşup durmak, habire soru sormak, başının etini yemek. (bkz. üniversitedeki en iyi arkadaşım olan mümtaz'la nasıl tanıştık?)
takıntı üç: yemek açısından olanları söyleyeyim. makarnayı sadece haşlayarak yerim ve mayonez-ketçaptan hiç hoşlanmam. et zaten yemiyorum. baklava vb. tatlıları sevmiyorum. hazır süt midemi bulandırıyor. meyveleri kabuklarıyla yerim. pulbiber, karabiber canlarımdır. 
takıntı dört: yeni yeni ortaya çıkan bir şey, evdeysem ve işim yoksa kek yapmak.
takıntı beş: yemek yerken bir şey okumak ya da dinlemek ya da izlemek. 

zaaf bir: güzel ses. iki cinsiyet için de şöyle pes seslere zaafım var.  ya da şöyle pürüzlü sesler ama reggae şarkıcısı tadında. 
zaaf iki: espri yeteneği. sanırım bu zaafım bir sürü gevşek(sansürlenmiş versiyon) arkadaşım olmasına sebebiyet veriyor.
zaaf üç: kaliteli edebiyat. iyi kitap. iyi kitapçılar. daha önce de dediğim gibi bir anda yazarlara şairlere ilan-ı aşk edebilirim. ay sen ne tatlısın agucuk bugucuk diyebilirim. 
zaaf dört: türkçe sövememek. o anda aklıma küfür gelmiyor. fuck off elimde olan tek şey.
zaaf beş:  kediler. normalde sert, soğuk bir insan izlenimi veriyormuşum. ama beni kedilerle gören birisi içimdekini anlar. insanlıktan çıkıyorum. korkunç sesler çıkarıyorum, asla kullanmayacağım kelimeleri (bkz. aşkım, bebişim, annesinin gülü) kullanabiliyorum. özellikle kucakta uyuyan kedi. her yerimi çizik içinde bıraksa ve türlü türlü yaramazlıklar yapsa da şöyle gelip kucağımda uyuduğu anda puf, bütün öfke gidiyor.
zaaf altı: ağzına geleni söyleyenler ve hiçbir şey söylemeyenler.
zaaf yedi: tek başıma film izleyemiyorum.

by zdizislaw beksinki

aklıma walt whitman'ın şiir kitabı leaves of grass geliyor bu şarkıyla.

(song of myself, part 16)
i am of old and young, of the foolish as much as the wise,
regardless of others, ever regardful of others,
maternal as well as paternal, a child as well as a man,
stuff'd with the stuff that is coarse and stuff'd with the stuff that is fine,
one of the nation of many nations, the smallest the same and the largest the same
...
a learner with the simplest, a teacher of the thoughtfullest,
a novice beginning yet experient of myriads of seasons,
of every hue and caste am i, of every rank and religion,
a farmer, mechanic, artist, gentleman, sailor, quaker,
prisoner, fancy-man, rowdy, lawyer, physician, priest.

i resist any thing better than my own diversity,
breathe the air but leave plenty after me,
and am not stuck up, and am in my place.


günler geçti, finaller bitti, ben evime döndüm ve hatta okuma listemi yaptım. (ama hala bisikletçi kumpası'nı bitiremedim) içinde esneklik payı olmakla birlikte şuan masamda dizili duran kitapların listesi şöyle:

albert camus - başkaldıran insan
philippe sollers - venedik karnavalı
william golding - kule
mihail bulgakov - köpek kalbi
per petterson - at çalmaya gidiyoruz
herman hesse - gertrud
james joyce - sanatçının genç bir adam olarak portresi
selim ileri - bir denizin eteklerinde
peyami safa - yalnızız
yorgo seferis - bir şairin günlüğü
goethe - gönül yakınlıkları
hasan ali toptaş - kuşlar yasına gider
muhyiddin şekur - su üstüne yazı yazmak

13 kitap ve benim 35 günüm var. yaz okulu öncesindeki 35 günlük tatilimde 12 kitap okuduğum için mümkün olduğunu düşünmekle birlikte yalnızız'ı okumakla ilgili şüphelerim var (çünkü daha önce okudum ama hatırlamıyorum), yine de klasikleri yeniden okuma kararıma bir yerden başlamalıyım. 

bu listeden merak ettiğiniz bir kitap varsa yorumda belirtmeniz yeterli, onu okumayı öne çekip hakkında bir değerlendirme yazısı yazacağım. 

ve kandinsky her zaman kandinsky sonuza dek kandinsky (siyah-kırmızı, 1928)

Salı, Ağustos 15, 2017

berbat charles'ın göremediği



geçen gün hem tuhafıma hem de hoşuma giden iki şey gördüm. (değişiğe gitmek, ilgince gitmek...) bir tanesi yolun kenarına bırakılmış bir kutu broşürdü, üzerinde "lütfen alınız," yazıyordu. içimden almak geldi ama üşendim. hem değişik tatlı bir yöntem, hem de kaç kişi alıyordur ki diye düşündürttü bana.

diğeri metrobüse giden üstgeçit yoluna yapıştırılmış aynı ilandan on tane. öyle muallakta kalmış ki altından her şey çıkabilir diye düşünüyor insan.

"Liseli-üni. gençler aranıyor
Aylık, 15 günlük
05..."


benim kutu kafacığım shininryu diye bir albümle döndü. yine bir sürü iyi ama tanınmayan isimle çalışmış. intihal skandalını unutmuş değilim ama yine de kendimi alamıyorum bu şarkıları sevmekten. ne kadar üzücü. bir parça ne zaman senin olur? 

bugünlerde ne yaptığımı düşünüyorum. anlatacak çok şeyim var gibi de yok gibi. ne yazmam gerektiğini bilemediğim bir durumdayım.

yaz okuluna devam ediyorum, hala bitmedi evet. on gün sonraysa eve döneceğim. tuhaf bir şekilde okul başladığından beri çok az kitap okuyorum ve bu beni üzüyor. ama bir şeyler çiziktirdiğim için böyle oldu, o yüzden mutluyum bir yandan da yeniden bir şeyler çizmeye başladığım için. gerçi son iki haftadır onu da yapmıyorum. sınavlarla dernek işleriyle uğraşıp durdum.

politikadan (uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi) çap için, sosyolojiden de yandal için başvurdum. şartları sağlıyor gibi görünüyorum şuan, bir aksilik çıkmazsa kabul almam gerekiyor. (gerçi en büyük aksilik neden başvurduğumu açıkladığım kısımda çıkabilir, şu ülke şartlarında politik sinema yapmak istediğini söyler mi insan?) açıkçası bu tercihlerimden çok emin değilim. hatta oldukça az ama sonra nasıl sinemacı olduğumu hatırlayınca çok da düşünmemem gerektiği sonucuna vardım. (üniversite tercihlerimi kura çekerek yapmıştım.) hayat bir şekilde ilerliyor ve zaten bütün gönlümle razı olduğum hiçbir tercihim olmuyor. bunu da kurcalamanın alemi yok. eğer sıkılırsam bırakıveririm, kimse beni bunun için zorlamıyor ki. evet, ben de merak ediyorum, bu şekilde ne kadar daha yaşamaya devam edeceğimi. ya da edebileceğimi.

ve merak ediyorum bazı şeylerin ne kadar benim tercihim olduğunu. bunu herkes merak eder. şuan bu yazıyı neden yazıyorum? yarın gitmem gereken o yere gidecek miyim? gerçekten gitmem gerekiyor mu? içimdeki isteksizlik oraya, onlara ait olmadığımı, aidiyet zaten gözden çıkarılmıştır ama en azından yakın bile hissedemediğim için, hep bir yabancı olarak kaldığım için mi aralarında? bu soru değildi. cevabı biliyorum. elimden geleni yaptım, hepsi birbirinden farklı ve belki onlar da zaman zaman benimle aynı hislere kapılıyorlardır ama yine de ben, hepsinden daha farklı bir yerde durduğumu hissediyorum. onları bağlayan ipler daha sıkı, ben yalnızca bir misafirim. geldiğim için, yaptığım işler için teşekkür edilen tek kişiyim.


bahar döneminin sonunda tatile girişimi kutlamak için on iki tane kitap almıştım, bunların hepsi daha önce okumadığım ve en azından yarısı adını bile duymadığım yazarlardı. normalde böyle şeyler pek yapmam, yani söz konusu kitap olduğunda riske atmam. ortaokul ve lisenin ilk yıllarında bu hakkımı fazlasıyla kullanarak elime ne geçtiyse okudum. şimdi okumam gereken koca koca listelerim varken şansa yer bırakmaktan hoşlanmıyorum. bu nedenle daha önce okumadığım bir yazarı okuyacaksam ya kitap konusunda düşüncelerine güvendiklerim arasından okuyan birini bulurum ya da ekşide bloglarda vesaire araştırım. ama yeni yazarları nasıl keşfedebilirim? bunun tek yolu biraz risk alabilmek, tabi ki yine detaylı bir araştırma yaptım web üzerinden ama ne kadar emin olabilirim?

sürekli ev değiştirdiğim için kitaplarımı genelde yanımda pek taşıyamıyorum. o yüzden bu listeye yaz okuluyla birlikte başlayabildim, araya başka kitaplar da giriyor tabi. şuan yalnızca dördüncüsündeyim. bahadır cüneyt yalçın'ın hep lunapark kitabından bahsetmiştim zaten. robert seethaler'ın bütün bir ömür ve chinua achebe'nin artık huzur yok kitapları diğer okuduklarım ki onlar da başka bir evdeki kütüphanemde duruyorlar, o yüzden resimde yoklar.  




bütün bir ömür (ein ganzes leben), avusturya edebiyatında, orjinali almanca olan bir eser. zweig, rilke, bernhard gibi isimleri tanısam da çağdaş avusturyalı yazarlardan, en azından halihazırda hayatta olan kimseyi okumadım galiba. o yüzden bu bir keşif sayılabilir benim için. sıradan bir adamın hayatını okuyoruz, ciddi anlamda çocukluğundan ölümüne kadar. gayet sıradan bir adam olan andreas egger'ın aslında hayata dair her şeyi yaşadığı; çalıştığı, ev yaptığı, aşık olduğu, evlendiği, savaşa gittiği, esir düştüğü, gezginler için rehberlik yaptığı, yaşlandığı bir hayat. yüz elli sayfa bile tutmayan bir kitapta bütün bir ömür. zaman zaman cidden etkilendim ama muhteşem diyemiyorum. ne eksik? emin değilim. 

artık huzur yok (no longer at ease), nijeryalı bir yazar olan achebe'nin ithaki'nin afrika üçlemesi kapsamında bastığı ikinci eseri. (ilki "parçalanma" ve sonuncusu "tanrının oku") achebe'yi joseph conrad'ın karanlığın yüreği eserine yazdığı eleştiriden tanıyordum. aynı zamanda coetzee'nin romancının romanı'ndaki "afrika'da roman" bölümünde adı geçince ilgimi çekmişti. aynı zamanda bu bölüm bana şu soruyu sordurdu "afrikalı romancılardan kimi okudum?" cevap üç nokta. böylece achebe'nin bu eserini elime almış bulundum. internetten alıyorsam ben kitapların tanıtım yazısını yani arka kapağını pek okumam, kitapçıda okuyabiliyorum ama genelde kitabın ilk cümleleri ya da içinden bir sayfa benim için daha önemli bir kriterdir. okulda okurken arkadaşım ne gördü, sordu. ben de klasik hareketim kitabı eline tutuşturdum. arkasını okudu, dedi ki "bundan iyi türk dizisi çıkar". bir sinirlenmişim ki sormayın, vay efendim, sen achebe'nin kim olduğunu biliyor musun diye girdim olaya, tırstırıp kaçırdım. sonradan arkasını okuyunca gördüm ki öyle düşünmekte biraz haklıymış, bayağı sığ bir yazıydı çünkü.

başkarakterimiz obi'yi umufio'lular derneği ingiltere'ye yanlış hatırlamıyorsam hukuk okusun diye gönderirler ama o ingiliz dili ve edebiyatı okur. dönüşünde iyi bir işe başlar, bir kıza aşık olur ama kız halkın geleneklerinde lanetlenmiş bir soya mensuptur ve iş hayatındaki yozlaşmış sistem onu doğru olanın ne olduğu konusunda şaşırtmacalarla karşılaştırır. obi, bu sırf soyuyla ilgili bir takım olaylardan dolayı sevdiği kızla evlenemeyecek olmayı da daha fazla kazanmak ya da daha iyi bir yere gelmek için rüşvet kabul almayı da reddeder. ancak kitabın sonu bizim türk dizilerinden biraz farklı biter.

gerçekten yumruk yedim. neeeee olamaz bu nasıl bir son?!!! parçalanma'yı kesinlikle okuyacağım ama tanrının oku için karar vermedim, onu parçalanma'nın etkileyiciliği belirleyecek sanıyorum. ben bir şeyler öğrenmek için roman öykü okumam. ama bu kitabı okurken öğrendim işte, elimde değil. nijerya, özellikle igbo kültürünü, beyaz adamın etkisini ve tabi achebe'nin bir igbolu olarak olaylara bakışını. tabi çeviri okumak ciddi problemli bir iş ama bazı deyimleri, atasözlerini olduğu gibi (yani okuyunca bir anlam ifade etmeyecek şekilde bile olsa) koruduğu için teşekkür ettim. ayrıca antrpolojide öğrendiğim bir sürü teorik bilgi yerine oturdu bu romanla. gerçekten anladım neden bahsettiğimizi derste.

şimdi, bisikletçi kumpası (fama o biciklistima) diye bir kitap okuyorum yine aynı konsept içinde, o kadar hoşuma gitti ki. stevislav basara kesinlikle daha önce duymadığım bir isimdi ve üzüldüm.  ama çok da değil çünkü daha önce okusam şimdiki kadar zevk almayabilirdim sanıyordum, çok ciddi bir humanities bilgisi istiyor bence. (neden beşeri bilimler ya da sosyal bilimler demiyorum? çünkü humanities'in ortaya çıkmasının nedeni bu bilim kelimesindeki ihtilaf. insanlıklar? insanlar ilgilenen alanlar...) ha bu bende var demiyorum ama bir kaç yıl önce çok daha azdı tabi ki. okula sövsem de bu anlamda çok şey kattığını yadsıyamam. neyse, basara, modern sırp edebiyatının önemli isimlerindenmiş. şimdilik umudum, diğer eserlerinin de türkçeye çevrilmesi ya da ingilizce çevirilerinin benim için ulaşılabilir konuma gelmesi yönünde. çok çok sevdim. (bir de grup var cyclist conspiracy diye, güzel şarkıları var.)



sultanahmet'ten süleymaniye'ye kestirmeden geçmeye çalışırken istanbul üniversitenin olduğu sokakların birinde bir tezgah gördük. kolye, yüzük, bileklik tarzı şeyler satıyorlardı. hoş şeylerdi, birer tane alalım dedik. ben bir kolye aldım. üzerinde aydan sarkan salıncakta sallanan bir kız var. ben lisedeyken, hava bulutlu değilse ay ışığı öyle güçlü vururdu ki uyuyamazdım. o zaman hiç romantik bir yanı yoktu. üzerinden geçen yıllarda ben de hayatla birlikte çokça değiştim. kötü bir şey değil bu, olmak istediğim kişi olmaya çalışıyorum ve büyük ölçüde başarıyorum. daha ne isteyebilirim ki gibi görünebilir. ama o zaman da, mesele kendimi gerçekleştirmekse, bunu yapma gücüne sahip olduğuma inanırdım ve inanıyorum. kendini tanıyan biri olmak istedim, duygularını dibine kadar yaşayan biri, aklına eseni söyleyen ve yapan biri olmak istedim. oldum. evet belki henüz aşık olamadım ve insanlara bakarken onları potansiyel öyküler olarak görmekten kendimi alamıyorum. ama her zaman önümüzde atılması gereken adımlar olması iyi değil midir? bu retorik değil. gerçek bir soru.

kolyeyi boynumdan hiç çıkarmıyorum. ona ne zaman baksam on yedi yaşımdaki beni hatırlamak istiyorum. evet, ben mutluyum, deyişimi. üzülüp ağlarken bile mutlu olduğumu bilişimi hatırlamak için. bugünlerde sık sık unutur oldum. uzun zamandır eşikteyim, depresif bir dönemin içine kendimi bırakmamak için elimden geleni yapıyorum ama bir şekilde tamamen çekilip kendimi kurtaramıyorum. uzun uzun sorunun ne olduğunu düşünüp onu çözümlemedikçe bu durumdan kurtulabileceğime inanmıyorum. daha önce hiç böyle olmadı.

yine de sorunun kendimle ilgili olduğundan emin gibiyim. yirmi bir yaşında vasıfsız biri olmaktan bahsediyorum. yazmayı hayatımın bir amacı ve sonucu olarak gördüm yıllardır. peki, en son ne zaman kayda değer bir şey yazdım?


mandariniid'i yeniden izledim. üç yıldan fazla olmuştu, hala çok güzel.  

***

çin'de deprem oldu iki gün önce haberlerde görmüşsünüzdür, sichuan'da, sincan'a doğru ilerliyormuş fay hatları. deprem olduğunda xingchi (benim xian'da yaşayan arkadaşım) asansördeymiş. bir şey olmamış, iyiymiş.

sen iyisin, iyi kal. dikkat et kendine. peki iyi olmayanları, olamayanları ne yapalım, ne diyelim? dua edelim desem xingchi'ye, bir şey ifade eder mi? ölüm söz konusu olunca nasıl bitebiliyor bütün sözler ve duygular?

deprem olduğu gün, akşam eve dönüyordum. hava kararmıştı, saat ona geliyordu. annem aradı, sesi ağlamaklıydı, bir haber aldık dedi. antalya'daki akrabalarımızdan, annemin kuzeninin oğlu, benden bir yaş büyüktü, sporcuydu, profesyonel yüzücü ve rafting yapıyordu. ben onu hiç görmedim. motosikletini tamir etmek için kenara çekmiş, arabanın biri gelip çarpmış, ölmüş.

kalıverdim caddenin ortasında. hiçbir ilişkimin olmadığı, tanımadığım sevmediğim biri.  yıllardır duyardım adını, yaptıklarını. şimdi öldüğünü duydum. tek kelime edemedim, birden gözyaşlarım boşaldı. annesini düşündüm, abisini, bütün aileyi düşündüm, sonra onu. bir insan olarak. bir oğul olarak. akranım olarak. aramızda hiçbir fark yoktu. belki ben ölürdüm ve ona haber verirlerdi. ama böyle olmuştu. kadınlar ağlıyordu, bu gencecik oğul gömülüyordu.

kimseye söyleyemedim. dedemin amcası olan yüz on yaşındaki mustafa amca öldüğünde de diyememiştim. onu severdim, o benim kim olduğumu bilemezdi. babannem öldüğünde de sustum. ölüm böyle bir şey. her şeyi herkese anlatabilen ben, kesiliyorum.

***

ne olursa olsun yaşamaya devam ettiğimiz bir gerçek. unuttuğumuz, güldüğümüz yeniden ve yeniden. saçma sapan şeyleri dert edindiğimiz doğru. gündelik hayatın gerçekliğine inanıyorum ben, değersiz demeye nispeten küçük görünen şeyleri, reddetmeye hakkımız olmadığına inanıyorum. bunu konuşalım, bunu yazalım, ne çıkar?


Salı, Temmuz 04, 2017

sonsuz sıcaklar ve hayvanları yemek


son günlerde blog yazmayı bırakmalı mıyım diye düşünüyorum, yani bu işi eskisi gibi beceremiyorum. sadece vazgeç diyesim geliyor kendime. yine de bu yazıyı yayınlamak istedim.

insanlar suluboya ile neler yapıyor, her defasında şaşırıp kalıyorum. reddit'te gördüğüm her resme (suluboya olanlara) imrenerek bakıyorum. ben neden bu kadar zorlanıyorum sanki?



istanbul'da hava yine çıldırmış durumda. hiçbir şey yapmadan yalnıza nefes alarak rope rider'ın deyimiyle hava "sonsuz" sıcak ve "ölüm gibi  terliyorum".  yakında yıkanmaktan vücudum pörsüyecek, dahası buna rağmen şartlar izin verse gene de bütün gün suyun altında kalmayı tercih ederim. su demişken yalnızca iki kez denize girebildim ve ağustos sonuna kadar da bir daha gidebilmem mümkün görünmüyor, yaz okulu başladı ve ben bu sıcakta okula mı gideceğim? evdeki klimanınsa kumandası yok! bakıp bakıp iç geçiriyorum ve bu konuda elimden hiçbir şey gelmemesi çok acı verici (app'leri denedim, olmuyor).

saat ona geliyor hava yeni karardı ve ancak nefes alınabilir hale geldi. ben bütün camlarını açtığım salonda otuyorum. (peki evin rüzgar alan cephesinde salonun yanı sıra yer alan tek odanın tuvalet olması? hem de pöfür pöfür esiyor.) bütün odalardan daha da sıcak olan oda elbette benim odam. girmemle çıkmam bir oluyor, bu gece salonda uyuyacağım galiba. bir de regl dönemindeyim iyi mi? sancılarla sıcak birleşip pusu kurdular bana. erkek olamadım ya bu hayatta, başka da bir şey olamam herhalde, diye sayıklanıyorum gene.

bahadır cüneyt yalçın'ın "hep lunapark" romanını okudum, afilifilintalar'ın sitesinde görmüştüm ilk, en sık yazan o galiba. bunda dört beşe sene önceydi. pek umursamadım ne yalan söyleyeyim, geçen ay finallerden çıkınca bir çılgınlık yapıp daha önce hiç okumadığım çok da ünlü olmayan yazarlardan on iki kitap almıştım. normalde bu riske pek kolay giren biri değilimdir. aslında yeni yazar keşfetmeyi seviyorum ve sanırım artık işi öğrendiğimden bu yeni tatları seviyorum da. her zaman değil tabi ama yüzdesi hayli yüksek. bu roman da o alımdan okuduklarımın ilki. öyle üstte duruyordu, düşünmedim. çok hoşuma gitti, çok tatlı bir kitap. yalçın'ın diğer eserlerine de göz atacağım. 


bir de belgesel izliyorum "internet's own boy", reddit'in kurucusu aaron swartz'ı anlatıyor. gene kendimi kötü hissediyorum ne boş insanım diye. irfan da romancının romanı'nı okuyor şimdi, kafası karışmış, günde yüz tane mesaj atıyor uzun uzun, sorular soruyor çoğu hayvan kesimi ve et piyasası hakkında (ben vejetaryen olduğum için saldırıyordu önceden ama şimdi geri bastı, eyvallah coetzee) ve ben erimiş beynimle bön bön bakıyorum sadece. bir kaç gün önce artvin'in dağlarında çiçekler açıyordu ve ben üzerime hırka giyiyordum, gene de üşüyorduk turşu'yla, balkonda uzun uzun oturamıyorduk. şimdi ıslak eteği kafama sarıp elimde sodayla dolaşıyorum.

haaa şu konuyu açıklığa kavuşturalım, ben vejetaryen değilim ama et yemeyi tercih etmiyorum (wtf demeyin, bir durup dinleyin). bütün suçlusu 9gag diyormuşum jkfeknj. yok yok tabi, bu etiketten hiç hoşlanmıyorum, ait olmadığım bir kitleye iteliyor beni, can sıkıcı bir etiketten farkı yok. mesela siyasi açıdan da sosyal demokrat kafaya yakın olmama karşın kendimi böyle tanımlamam (bakınız aidiyet problemleri vol.4554653) mesela kendime feminist diyemem, genelde part-time derim. yani bütün bu etiketlerle sorunum temelde aynı, yalnızca belli bir ölçüde aynı fikirde olduğum için o fikrin onulmaz bir savunucusu olarak görülmek. bugünlerde herkesin sorunu bu değil mi zaten?

birden aklıma geldi, bazı insanlar var, veganlara saygı duyup vejetaryenlere peh diyenler. (kusura bakma size hiç saygı duymuyorum, demişti adını bile bilmediğim bir insan evladı, sigarasının külünü havaya savurup izmariti çimene atarken) bunun kolaya kaçmak olduğunu düşünenler demek istiyorum.  bazı insanlarla bu meseleyi hiç tartışmamanın en iyi yol olduğu kanaatindeyim, bazılarıyla konuşsam da genel olarak tartışmaya girmekten hoşlanmıyorum çünkü bir kere benim zaten az önce de dediğim gibi yüzde yüz olarak arkasında durduğum bir şey değil bu. ne zaman babama etin fabrikasyon sürecini anlatmaya başlasam o da sebzelerin geçirdiği işlemler hakkında konuşmaya başlıyor ve argümanları çok güçlü. ne yapalım peki, açlıktan ölecek değiliz ya. işte bu noktada benim takıldığım şey (kişisel bazda değil, kitlesel olarak) et yeme sıklığımız gibi geliyor. mesela şuan herkes ne sıklıkla et ve et ürünlerini tükettiğini düşünsün (evet tavuk balık dahil, deli etmeyin adamı.)

dinlerde et yemenin yerini de araştırdım tabi. islamda helal diye atlamayalım hemen, helal ama nasıl et? bir kere helal kesim olayları falan hava cıva, kimse beni inandırmaz o sertifikanın pratikte karşılığı olduğuna. sonra gerçekten temiz olması gerekiyor, hayvanın doğasının bozulmamış olmaması gerekiyor. o mal mal bakarak kendinden geçmiş çiftlik inekleriyle yayladaki inekleri bir tutamayız ki. şunlar bile bir dindar insana şuan dışarıda yediği etlerin yüzde doksanına veda etmek gerektiğini gösterir. ama bir sürü hadis var et yemenin yararlı olduğuna dair, onu ne yapacağız? ben en çok şuna takıldım, hadis değil gerçi hz.ali'den dediği rivayet edilen şöyle bir cümle var (ihya, 3/92): “kırk gün et yemeyenin ahlâkı ve çehresi kötüleşir (bozulur); kırk gün üst üste et yemeye devam edenin de kalbi katılaşır!”

tabi şimdi ben ahlaksız bir insan oluyorum buna göre fdkjgfsds. tövbe, benim buradan anladığım etin sık yenmemesi gerektiği ama hiç yenmemesinin de doğru olmadığı çünkü bildiğimiz üzere sağlık mevzusu var. buradaki ahlak bozulması da beden güçten düştüğü için ruhsal durumlar da bundan etkilenir gibi düşünüyorum. (bendeki kansızlık, vertigo, solunum problemleri bununla ilintilidir belki.) şimdi burada kırk gün üst üste yemek meselesini de otuz gün yedim kırk gün yemedim sorun yok diye algılamak da doğru değil bence ki çevremde her allahın günü et tüketen insanlar var. iki haftada bir et yeseydi bu insanlar daha kalitelisini yiyebilecek ve çok daha az hayvan zarar görecekti. sadece et değil tabi mesele, süt, yoğurt, yumurta, bal... velhasıl kelam bütün hayvansal gıdaların temin edilme yolları ki az önce de dediğim gibi sebzeler de fena. food inc. belgeselerini izleyebilirsiniz.

endüstrileşme ve fabrikasyon yalnızca yiyecek için geçerli değil üstelik, yüzde yüz pamuklu giysiler hayli pahalı ama otuz tane sentetik alacağımız parayla üç tane pamuklu alabiliriz sanıyorum ve bunlar bizi idare eder. etmez mi? minimalist değilim ama böyle yaşamanın daha sağlıklı, daha kolay, daha rahat olduğu aşikar değil mi? ben böyle mi yaşıyorum? yemek konusunda evet, giyecek konusunda hayır. neden? çünkü ben alışveriş yapmam. ablamın giymedikleri zaten dolabımın yarısını oluşturmakta. ve dolapta az giysi olması büyük rahatlık (forma giymeyi bu yüzden severdim), düşünmüyorsun. konu buraya nasıl geldi? geyiğe bağladım iyice. (temel sorun kapitalizm sdkfjsdk)

hülasa, et yemeyin demiyorum, azaltın diyorum. 

 neden hiç yemeyin diyemiyorum? çünkü herkes bir şeyler yiyecek belli ki bu kaçınılmaz, ayı yiyorsa biz de yiyebilmeliyiz galiba. (ayı yemezse ölür diyor coetzee, yani jaguar diyor o ama çok da fark etmez sanıyorum. ben vejetaryen kedi çok gördüm sonuçta, bütün hayvanların beslenme alışkanlıkları değiştirilebilir, hadi o zaman şimdi bütün yırtıcıları bilinçlendirelim.) ama çığırından çıkarmayalım beee.

kişisel olarak ben et yemeyi tercih etmiyorum. denediğim zamanlar oldu (çünkü ben felsefe olarak yemeğin kalitesinde seçici, türünde allah ne verdiyse olmayı savunuyorum) ama midem bulanıyor, hayvanı düşünüp duruyorum, hazmedemiyorum. eh o zaman bu toplara girmeye gerek yok.

bu yazı niye bu konu hakkında oldu ki? hep irfan'ın suçu.