Cumartesi, Eylül 24, 2016

yirmi


yüz on yedi gün sonra, yani on yedi ocak iki bin on yedide yirmi yaşında olacağım. bununla dört aydan az bir zamanım olduğunu anlatmaya çalışıyorum. her şey öylesine bir izleyeyim dediğim twenty filmiyle başladı. filmi bitirdikten sonra "oha," dedim. "ben yirmi olmak üzereyim." ve şimdi durmuş neleri kaçırmış olduğuma bakıyorum.

bir hayli şey olabilir. yani burada oturup kitap film listesi yapacak değilim. evet hızlıca bir düşünme sürecine girip kapadokya, yamaç paraşütü, resim yeteneğimi geliştirmek için eğitim almak, radyo programı yapmak, mektup arkadaşı bulmak -bunu hep istemişimdir- ve aşık olmak gibi bir takım şeyler üzerinde durdum. ama bu gibi şeylerin yirmi olmakla ilgisi var mı emin değilim, önemi yok, yirmi beş yaşında da yapabilirim. tabi aşık olma meselesini  böyle ertelemeye devam edersem sanırım gerçekten otuz iki yaşıma geldiğimde karaokede "niye yalnızım, sorunum ne, niye kimseyle birlikte değilim, arkadaşlarım birileriyle çıkıyorlar hatta evleniyorlar ama ben niye yalnızım? bilmiyorum" söyleyeceğim. (bkz. m&d - i wish) konu yine niye buraya geldi? pfft

gülerek konuşuyorum çoğu zaman ama şuan gerçekten ciddiyim. kimse beni kaale almıyor ve saçma sapan şeyler söylediğimi düşünüyorlar. yirmi olmak meselesiyle ilgili. evet biliyorum sadece bir rakam işte, on sekiz olmak on dokuz olmak ya da yirmi ya da yirmi bir ya da her neyse. bıdıbıdı. sorun hiçbir şey yapmamış olmam. gerçekten artık çocuk değilim? tuhaf geliyor, üniversiteye gitmek ya da bir evi döndürmek. öylesine umarsızlıkla yaptığım şeyler ki nasıl desem? hayatım böyle sürüp gidecek ve ben kendimi hala çocuk olarak görürken torunlarım mı olacak? artık yetişkin biriyim. hah. komik. yirmi yaşında insan yetişkin olmaz. artık genç biriyim. genç biri mi? o da ne demek? anlamsız. gençlik yalnızca biyolojik bir anlama sahip şuan benim için ve ruhsal olarak genç olmak demek? kanı kaynamak falan? bitmek bilmeyen enerji? hayata olumlu bakış açısı? geleceğe dair ümitler? hızla geçecek bir şey? duygusal çalkantılar?

her neyse bir şeyler yapmam gerek.


uzun zamandır bu kadar anlamsız bir post atmamıştım sanırım, üzgünüm.

Cuma, Eylül 23, 2016

umibe no kafuka



önce kitapçıda rafta duran kalın bir murakami'ydi. sonra turşu'nun "psikolojimi bozduuuuu" diye höykürdüğü bir kitaba dönüştü. ardından irfan'ın "hadi okuyalım" ısrarlarına ve alice'in övgülerle bahsettiği bir kitaba. son kertede benim okumuş bulunduğum ve üzerine şu yazıyı yazdığım eser oldu.

evet, asıl kahramanımız olan kafka tamura (kafka'yı takma ad olarak kullanmakta) on beş yaşına geldiğinde evden kaçar. ama diğer evden kaçan çocuklara göre biraz alışılmamış nedenleri vardır, babasının onun için öngördüğü kehanetten kurtulmak ister. (ama tipik bir kaderinden kaçan kaderine koşar sorunsalı baş gösterir) hem de tam anlamıyla oedipus'un işittiği türden bir kehanet. velhasılı kelam tamura çocuk yola çıkıyor. diğer yandan ikinci dünya savaşı sonrası hiçbir neden bulunamaksızın bayılan bir sınıf çocuk var ve o sınıfın bir öğrencisi olan nakata. nakata bu olay sonrasında anlaşılmaz bir biçimde okuma yazma gibi temel akademik becerilerini tamamen kaybediyor ama kedilerle konuşabiliyor. nakata'nın öyküsü benim daha çok ilgimi çektiğinden ve de beğenimi kazandığından murakami'yi öveceğim kısım budur.

son zamanlarda okuduğum en sürükleyici romandı diyebilirim sanırım. altı yüz küsur sayfa falan hikaye yani iki akşam adam gibi okudum bitti. fantastik öğeler çok güzel bir biçimde işlenmiş ancak genel olarak çok fazla gereksiz ayrıntı var. demek istediğim şu, sinemada senaryo yazılırken ve bir sahne çekilirken temel sorulardan biri, belki de en temeli şudur: "filmin amacına hizmet ediyor mu?" çok muhteşem bir sahne bile olsa amaca hizmet etmiyorsa onun orada olması bir eksidir. bu bakımdan kafka on the shore çok fazla böyle sahnelere sahipti. bu açıdan murakami'nin kalın kitaplarında böyle şeyler olmasına karşın ince kitaplarında kimin ne giydiği gibi ayrıntılara girmediğini düşünüyorum ve bunu tercih ederim. (gerçi murakami'nin ince kitapları zaten kaç tane ki?)

bir başka eleştirmek istediğim nokta, özellike oşima ve kafka arasındaki diyalogların roman içinde erimemiş olması. buradayız diye bağırıyorlar, sanki murakami söylemek istedikleri bu vasıtayla söyleyip kurtulmuş  gibi ama arkasında dönüp bakmamış. kafka on beş değil, otuz beş yaşında biri gibi konuşuyor. oşima yirmi bir değil elli bir, saeki hanımsa yaşı olmayan biri. bunun romanın esas olayı olduğunun farkındayım ancak kafka ve oşima arasında geçen felsefi konuşmalar bana biraz kasıntı gibi geldi, oturmamıştı. 


bir de nakata'yla tanıştıktan sonra birden bir entelektüele dönüşüveren kamyon şoförü hoşino var. adam bir anda truffaut izleyip beethoven dinlemeye başlıyor, kamooon. sanatın insanlığın en muhteşem yaratısı olduğuna inancım sonsuz ama bir kişinin içsel dönüşümü fransız yeni dalga ve klasik müzikle ölçülmemeli. bu da benim sığ bulduğum bir bakış açısı. bu noktada belki kişinin kendisinin bile farkında olmadığı bir kibir hissediyorum.

kitaba adını veren şarkıyı dinlemek mümkün. strummer güzel söylemiş ama ben bob dylan yorumunu daha çok beğendim açıkçası. kitapla bir ilgisi olmadığı kabul ediyorum dylan'ın yorumunun ama şarkıyı bir bayan seslendirmiş olsaydı eminim çok daha etkileyici bulabilirdim çünkü kitabı okurken saeki hanımın sesini duyar gibi olmuştum.

kitap hakkında okuduğum yorumlar iki uç noktada. aşık olanlar ve nefret edenler. sanırım ben ortada durmayı tercih ediyorum, güzel bir kitaptı ama beklentimin altında kaldı. murakami daha iyisini yapabilirdi. yine de kafa dağıtmak için ideal bir kitap.

Pazar, Eylül 18, 2016

she was pretty


yayınlanmaya başlamadan önce bile onlarca defa adını duydum, türk versiyonundan bir kaç sahne bile izledim. ama dizinin kendisini izleme konusunda hiçbir hevesim yoktu. kill me heal me'de orion'un mutlu sona ulaşamamasını bu diziyle telafi edebilecekken bile. sonra bir gün geldi ve diziden bir kaç bölüm indirdim bir ara izlerim diye. ama sonra o bir ara da gelmedi.

boş gezenin boş kalfası olarak kutlu işimi bütün kutsallığını gözeterek yerine getirirken dedim ki  beş dakika ver, ilgini çekerse çeker, yoksa izlemezsin. ilk beş dakikada seni ele geçirebilen başka bir şey izle. sonra açtım, tabi ki seojoon'u ellerinden tanıdım. sonra party hard ve oradan yükselen bir hyukoh! koltuğa tamamıyla yaslanmış, kendimden geçmiş ve boş gözlerle ekrana bakarken salisenin onda birinde şarkıyı tanıyıp bir ayağa fırlayışım var ki görülmeye değer. hayır, hyukoh infinity challenge'a bile katıldı, artık ünlü onlar, neyin heyecanı bu? ve üç saniye sürmedi şarkı. ama çok seviyorum işte, ne yaparsınız?

falan filan derken altıncı dakikada hayli sıkıldım. hyejin'e bakınca sedef'i görüyorum. (o kız leyla ile mecnun'da oynarken adı sedef'ti, gerçek adını bilmediğimden benim için sedef olarak kalmış durumda.) über atlama yeteneklerimle bölümü bitirdim. (bestseller: on dakika bir bölüm nasıl izlenir?) ah başlangıçta kesinlikle çok sinir bozucu bir diziydi ama. bir kere çok açık bir şekilde güzel olan kızları saçma sapan bir şekilde çirkinleştirmeye çalışıp (fazla da değil ama) sonra onların eziklenmesi mide bulandırıcı. ya kız resmen güzel, hwang jung eum o, niye abartıyorsunuz, vücut ölçüleri de gayet iyi. hele bu devirde kim öyle giyiniyor ki artık? (tamam ben de bazen beyaz çorap siyah ayakkabı giyiyorum, bunu itiraf edeceğim ama o zaman kısa pantolon giymiyorum yani, bir de üşengeçliğimden benimki) komik olması için abartılacak şeyler var ve yine komik olması için suyunun çıkarılmaması gereken şeyler var. hangi dünyada yaşıyoruz kamoooon? romantik komedi çekmenin de bir adabı vardır efenim. ah secret garden, you who came stars, kill me heal me... başrol kızın fakir, çirkin(!) ve beceriksiz olduğu diziler ve filmler artık geride kalsınn pliiiiizzzz. (sg'de kız güzel ve yetenekliydi, stars'da kız güzel ve zengindi, kmhm'de kız doktordu abi. bana böyle şeylerle gelin.)

en son ne zaman romantik komedi izlemiştim diye düşündüm? kill me heal me? ondan önce witch romance? park seojoon? ama bu sefer olmamış. çünkü zengin, başarılı, yakışıklı adamlardan nefret ederim. gerçi komikse idare edebiliriz. (bkz: hyun bin, bkz: jisung) lakin benim seojoon'um ne zamandan beri bu sinir bozucu tipe dönüştü? bu kadar kaba ve kibirli bir tip? bu arada gerçekten sırf hyejin'e (ya da hyejin sandığı kişiye) iyi davranıyor diye masum olduğunu düşünenlere anlam veremiyorum. diğerlerine ne kadar kötü davrandığını düşünürsek bu karakterin hiçbir açıklaması olamaz. yani ciddi anlamda kişiliği parlak olmayan bir karakter baş editör yardımcısı. bir insan ne yaşamış olursa olsun bu şekilde davranmasını kabul edilebilir görmüyorum. en azından akıl ve ruh sağlığını kaybetmemiş bir insan. tamam sonradan insanileşti ama önemli olan işler ters giderken iyi olabilmektir. sonuçta mutluyken herkes iyidir değil mi? bu yüzden en sonunda hyejin'le mutlu bir hayat yaşasalar bile umurumda değil. ji seong joon, out!

hyejin karakteri ise eğlenceli olmakla birlikte her başrol kız gibi ne olursa olsun sevdiği oğlan ona ne yaparsa yapsın affetme potansiyeliyle çıldırtıcı. ona hakaretler ettiği zamanlarda çok sevdim. sarhoş olduğundaki "itmesene" sahnesinde gülmekten öldüm. hatun kişi yine başarılı bir oyunculuk sergilemiş. sorun yönetmendeeeeee! ve onun arkadaşı hari. ilk gördüğüm andan beri kanım kaynamadı, türk versiyonunu da sevmemiştim zaten. sonradan o kılçık (kılçık: kıl olan+ gıcık olan) herife aşık olup güya best firend forefır dediği arkadaşına yamuk yapması olmadı. nayn. reddedildi. en başından beri hyejin'e her şeyi anlatması gerekirdi. o yüzden, hari, out!

peki ben bu diziyi niye izledim? ilk bölümde siwon'un karakterini gördüğüm anda durdum, bu diziyi neden izlemeliyim sorusunun cevabı kendisiydi çünkü. kore dizilerinde böyle bir tipleme görmemiştim daha önce galiba. ikinci oğlanlar hep aşırı iyi ve aklı başında olurlar. ve ben hep onları severim çünkü nazik ve düşüncelidirler ve başroller genelde bu dizideki seojoon'un karakteri gibi olurlar. ama siwon bambaşka bir karakter ve bu dizideki yegane sevilesi şey olabilir. resmen hayallerimdeki erkek olup çıkmış. sonradan komiklikleri azaldı ama olsun yine de çok tatlıydı. kim shin hyeok, in! in! in!


bir de o dergideki çifte bayıldım, çok komiklerdi, çok tatlılardı, çok özgünlerdi. iyi ki vardılar diyorum, sevgilerimi yolluyorum. ilerleyen bölümlerde bile gülebilmeye devam ettiğimden ve sonda hyejin çilli haline geri döndüğü için yine de güzel bir romantik komediydi diyor ve izlenebilir damgasını koyuyorum. arada böyle şeyler izleyip hayatımıza renk katmanın, bir çeşit katarsis -denebilir sanırım- yaşamanın bir mahzuru yok bence. sürekli haneke lynch izleyip depresyona giremem, sorry. shawty. 

not: türk versiyonunu da accık bakmışlığım olduğundan söylemek istediğim şu ki oyunculuklar korkunç. komik sahneleri güzel yapıyorlar da duygusal sahneler felaket. yönetmen fena değil aslında ya da senarist mi kimin işiyse artık, daha hoş bir espri anlayışı olduğunu söyleyebilirim, muhtemelen kültür etkisi ama oyunculuklar... tıp.

Cuma, Eylül 09, 2016

filmekimi hayalleri


not: bu yazı esasında roromiya için olmakla birlikte filmekimine gitmeyi düşünen herkese adanmıştır.
notun notu: şüphesiz ki bu filmlerin hepsini izleyebilmem mümkün değil sonuçta ben de okula gidiyorum hani. (o sırada okulu biraz ekmeyi düşünsem de) sonra saati günü çakışanlar olacak ve ben seçim yapmak durumunda kalacağım falan filan ama şimdilik hayal kurmakta bir sakınca yok?
edit: yazıyı yazarken karışık gitmiştim, bazı filmler geçen seneden, o yüzden şimdi yanlarına tarihlerini ekliyorum ki karışıklık olmasın efenim.

babam - babai (2015)

bu seferki balkanlardan kopup gelen bir film, dili arnavutça. oscar'ın kosova adayı olan filmin yönetmen koltuğunda visar morina oturmakta. kendisinin ilk uzun metraj filmi olduğunu düşünürsek takdire şayan bir başarı. film doksanlarda geçiyor, annesiz ve babasının onu bıraktığı on yaşındaki nuri'nin hikayesi. ağlamaya hazır olmak gerek gibi.


dağlar uzaklaştığında - shan he gu ren (2015)

ünlü çinli yönetmen jia zhangke'nin son uzun metraj filmi yine bir dram ve yine yönetmenin karısı ve vazgeçilmez aktrisi zhao tao oynuyor.  (yönetmenleriyle evlenen oyuncular ya da oyuncularıyla evlenen yönetmenler listesi yapıcam bir gün.) bu değişen çin ya da dolar'ın öyküsü olduğu kadar kentleşen bütün dünyaların öyküsü. kesinlikle kaçırmam dediğim bir film çünkü a touch of sin'i izlemiştim, yönetmenin bir diğer filmi olaraktan efsaneydi gerçekten, ben çok beğendim. (gerçek olay ve karakterlerden esinlenilmiş dört hikaye, bir nevi dört kısa film çok ufak dokunuşlarla birbirleriyle ilişkililer) bir de cry me a river'ı izlemiştim, yönetmenin kısa filmi. üniversiteden mezun olduktan on yıl sonra bir araya gelen arkadaşlarla ilgiliydi. durgun, hüzünlü bir film. kendi geleceğimden bir kesit izlermiş gibiydim ve şarkı çok güzeldi. zhangke'yi seviyorum.

insanın değeri - la loi du marché (2015)

fransız sinemasının o sessiz sakin ama insanın içinde hafif hüzünlü ufak tatlı duygular bırakan bir film olduğunu düşünüyorum. aslında bunu evde izlemeye niyet ettim ama bilirsiniz evdeyken araya bir şeyler girip durur ve bu böyle bir filme zarar verir çünkü bir kere başınızı çevirirseniz bir daha bakmak zordur. en azından birçok insan için. bakalım ne olacak?

en güzel günlerim - trois souvenirs de ma jeunesse: nos arcadies (2015)

bunu izlemiş bulunuyorum. güzel bir filmdi ama tavsiye etmeli miyim? biraz psikolojimi bozdu. film paul isimli bir adaşımın geçmişi anımsaması denebilir elbette. konsept olarak beğensem de fikirlerimiz pek uyuşmuyor, böyle bir senaryo yazmazdım ben olsaydım ama tabi ki bu benim değil arnaud desplechin'in filmi en nihayetinde. biraz da otobiyografik özellikler taşıdığı kanaatindeyim.


hasret - sehnsucht (2015)

sonunda bize ait bir film. (baskın denilen korku filmi beni  pek alakadar etmemekte.) gerçi yönetmeni de ben hopkins olduğundan yine bizim sayılır mı emin değilim ama ben öyle görmek istiyorum. sonuçta bizi anlatmakta. almanya türkiye ortak yapımı olan belgesel film türkiye'yi bir de alman bir yapım ekibiyle birlikte yeniden keşfetmenize neden olabilir.


arjantin - zonda: folclore argentino (2015)



yalnızca ve yalnızca adını gördüğümde bu filmi izlemek istedim, yönetmen ya da başka bir şey umurumda değildi. arjantin'e dair her şey olabilirdi. genel olarak latin amerika ve özellikle arjantin hem müzik hem edebiyat hem de sinemasıyla ilgimi çektiğinden her şey olabilirdi. nitekim daha önce de benzer türde filmler çeken yönetmenimiz carlos saura arjantin'in geleneksel müziğini  konu alan ve beni şimdiden heyecanlandıran bir belgesel çekmiş. listenin ilk sırasında duruyor. ispanya, fransa ve arjantin'in ortak yapımı film yalnızca 85 dakika.

ben ve earl ve ölen kız - me and earl and the dying girl (2015)

adı çok güzel değil mi? izlediğim en iyi gençlik filmlerinden biriydi. (bu cümleyi kurmamın akabinde yarım saat kadar izlediğim diğer gençlik filmlerini düşündüm. en son ortaokulda izlediğim bir iki film geldi. japon sinemasını saymazsak tabi. onun dışında, cidden en son ne zaman bir gençlik filmi izledim?) senaryo oldukça klasik görünüyor, okulda pek arkadaşı olmayan bir çocuk, tuhaf bir çocuk çünkü annesi ve babası tuhaf. ama tabi ki bu tuhaflıklar filmi güzel yapan şeyler. ve earl... siyahilere zaafım olması bir yana, earl hakikaten çok hoş bir karakter. ve arkadaş. bir de lösemi olan kızımız var. bu noktada ığğğaa kamooon dediğinizi duyar gibiyim, tabi ki film ne kadar komikli ilerlese de  dramdan kaçış yok. alfonso gomez rejon'un yönetmenliğini yaptığı ikinci film diğerinden oldukça farklı da olsa daha iyi olduğu kanaatindeyim. ama bu noktada görüntü yönetmenine dikkat çekmeden geçmemeliyiz çünkü chung chıng-hoon yine çok iyiydi. gerçi kendisinin sıradışı zevkleri var ama olsun. saygılar abi...  


mikrop ve benzin - microbe et gasoil (2015)

aslında bunu ailecek film başına oturduğumuz bir gün de izleyebiliriz. bu sefer nasıl bir iş çıkarmış michel gondry merak ediyorum, bütün filmleri sıradışı komediler olan bir yönetmenimiz. eternal sunshine of the spotless mind'ı izlemediyseniz bile adını herkes duymuştur. türkçe'ye sil baştan gibi mükemmel bir şekilde çevrilmesi de ünlüdür. aksiyon, romantik, drama ya da fantastik ama her zaman komedi çeken arkadaşımız bu sefer kendi elinden çıkan senaryosunda iki çocuk üzerinden hikayesini anlatıyor.

cemiyet - el club (2015)

latin amerika'nın bağrından kopup gelen filmimiz şili'de geçiyor. kiliseden uzaklaştırılmış bir kaç rahibin öyküsü. soğuk renklerin hakim olduğu, fragmanının bile beni etkilediği, aronofsky onaylı film.

bir ulusun doğuşu - the birth of a nation (2016)

siyahi bir kölenin bir isyana liderlik edişinin öyküsü. nate parker manyak bir şey yapmış, senaryo yazmış, yapımcı olmuş, yönetmen koltuğuna oturmuş bir de üstüne başrolü oynuyor. ama cidden trailerı çok etkileciydi.


the beatles: eight days a week – the touring years (2016)

izlemek isterik çünkü beatles severik. hardcore fan sayılmam pek o yüzden bir şeyler öğrenirim haklarında, dinlemiş olurum falan diye düşünüyorum.

satıcı adam - forushande (2016)

bu film hakkında söylenecek pek bir şey yok, yönetmen koltuğunda asghar farhadi oturuyor, o zaman izleyelim kafası. arthur miller'ın satıcı adamın ölümü oyununu canlandıran tiyatrocu bir çifti anlatıyor.

paterson (2016)

burada yine kafamız aaa jim jarmusch hadi izleyek şeklinde çalışmaktadır. bir otobüs şoförü ve bir şairin masalı diyor imdb.

wiener dog (2016)

kara mizah sevdası, bir köpeğin hikayesi ve sahiplerinin elbette. zaten karanlık tarzı ve toplum eleştirileriyle dikkat çeken yönetmeni todd solondz'un en ekstrem filmiymiş. (diyorlar) göreceğiz bakalım.

öğrenci - uchenik (2016)

filmin konusunu okuyunca zınk olup izlemek istedim. elimizde bir lise öğrencisi var, okulda dini vaazlar vermeye başlıyor. (modern rusya'da sen hayırdır gülüm?) öğretmeni de vay efendim sen ne yapıyon diyor tabi, bunun hikayesi, merakla bekliyorum.

zamanda seyahat - voyage of time (2016)

evrenin tarihini anlatan bir belgesel. yönetmen terrence malick, müzik ennio morricone, anlatıcı kate blanchett. izlenmez mi?

isviçreli asker - swiss army man (2016)

trailerı izleyince dumura uğradım resmen. bu ne loooo derken izlemem lazııııım dedim. benim için daniel radcliffe demek harry potter demek değil, young doctor'daki rolüyle canlanıyor. o yüzden böyle bir filmde oynamasını yadsımadım. ama cidden izlediğim en anormal film olmaya aday. manyak bir şey ya. olay şu ki bir adam var, ıssız bir adada tek başına. sonra bir ceset kıyıya vuruyor adam da yalnızlıktan bu cesetle arkadaş oluyor. ama bildiğimiz cesetlerden değil bu.  ne demek istediğimi anlamak için trailera bir göz atın.


görüşmek üzere, sevgiler, saygılar

Çarşamba, Eylül 07, 2016

üç elma mimi

uzakdoğu deyince akla onun adı gelir tawannanna tawannanna tawannanna (copy paste yok) beni mimlemiş, hem de kendi yaptığı çok tatlış ama biraz zor bir mimle. tabikisi çok sevindirik olup hemen giriştim. genelde mimleri ben kendim çaldığımdan tabi ki bu bir onurdur. mimin olayı üçüncü elmayı kendi zevkinize göre seçme. okudukça daha iyi anlayacaksınız.

1- gökten üç shakespeare trajedisi düşmüş. ilki hamlet imiş, ikincisi kral lear, üçüncüsü ise .... imiş.

othelloooo çünkü benim sıralamam kral lear, othello, hamlet olurdu. bu bir neden olmadı sanırım. othello çünkü othello

2 - rusya'dan 3 elma düşmüş. 1. dostoyevski imiş. 2. turgenyev 3. ise ....

mihail bulgakov çünküüü o bir bulgakov çünkü onun kafası güzel

3 - gökten 3 elma düşmüş. 1 oğuz atay imiş 2. reşat nuri güntekin 3. ise ....

beeeen demek isterdim ama hasan ali toptaş

4 - gökten 3 elma düşmüş. birincisi raistlin majere imiş. ikincisi meursault' muş. (a. camus/ yabancı) üçüncüsü ise .....

paul muad-dib çünkü o bir çöl faresi 


5 -  yüzük kardeşliğinden 3 elma düşmüş. birincisi aragorn, ikincisi frodo, üçüncü ise .... imiş.

gimli (cüce) çünkü çok hoş, en yakın hissettiğim kahraman (yoo boy açısından uzun sayılırım)

6 - gökten 3 elma düşmüş. birincisi; molloy - malone ölüyor - adlandıralamayan (s. beckett) imiş. ikincisi; yüzük kardeşliği - iki kule - kralın dönüşü ( tolkien) imiş. üçüncüsü ise ...

aradığınız numaraya şuanda ulaşılamıyor...

7 - gökten üç elma düşmüş. birincisi müzik imiş, ikincisi bale, üçüncü ise ....

şimdi bu noktada sanat bağlamından mı cevap vermeliyim? edebiyat diyebiliyor muyuz? o seçeneklerde yoksa sinemadan yana hakkımı kullanıyorum. sinema çünkü ben bir sinemacıyım ehe

8 - gökten üç elmanın içinde üç masal düşmüş. 1. pamuk prenses ve 7 cüceler  imiş 2. hansel ile gretel  imiş  3. ......   imiş.

çizmeli kedi çünkü zeki kediler çok kuuldur.

9 - gökten 3 elma düşmüş. 1. yunan mitolojisi imiş. 2. iskandinav mitolojisi imiş 3...... imiş.

japon mitolojisi çünkü çok çılgınca

10 - gökten 3 elma düşmüş. 1. ilyada imiş 2. ramayana imiş  3. ...... imiş.

göç destanı. hiç türkçü biri değilimdir ama çocukluğumdan beri beni en çok etkileyen destan olmuştur. ciddi ciddi üzülüyorum ya

11 - gökte 3 elma asılı duruyormuş. 1. dünya 2. mars 3. ise  .... imiş.

uranüs. çünkü ben oradan geldim.

12- gökten ak sakallı dede sarkıp fısıldamış; "kardeş elimde üç elma var. her biri ayrı bir zaman dilimini temsil ediyor. hangi yy. a  gitmek istersin? ama  ikisini sana hayatta vermem." ak sakallı dedenin elindeki ilk elma   13. yy'mış. ikinci elma 24.yy. 3. elma ise...

çok zor be. ben 19.yy diyebilirim sanırım ama uf çok zor

13- gökten 3 elma düşmüş. 1. piyano imiş. 2. gitar 3. ise .... imiş.

saksafon çünkü harika bir şey

14 - gökten üç elma düşmüş. birincisi joe hisaishi imiş 2. hans zimmer 3. ise ....

ennio morricone diyorum 

15- gökten 3 k-pop grubu düşmüş. 1. dbsk imiş 2. super junior 3....imiş.

ilk ikisi ikinci nesil olduğundan h.o.t demiyor, ft island diyorum. ama genel olarak kişisel sıralamam hot, tvxq, ft island'dır. üçüncü nesilden btob.

16- göklerin kafasına esmiş, yönleri elma yapmış eğlenmek için jonklörlük yapıp bunları çeviriyormuş ki üç elmayı düşürmüş. 1. elma batı imiş 2. elma güney 3. ise... imiş.

doğu. çünkü doğu ve batı dünyadaki kültürlerin böylesine bol ve eşsiz olmasını sağlamıştır.

17- gökten elma şeklinde üç adet film türü düşmüş. 1. si bilim kurgu imiş. 2. si komedi imiş.  si  3. sü ise ..... imiş.

belgesel. çünkü geleceğin belgeselcisi var karşınızda

18 -  gökten 3 elma düşmüş 1. star wars (triology) 2. the godfather 3. ..... imiş.

matrix çünkü ben onunla büyüdüm.

19 - gökten üç elma düşmüş. 1. cha seung won imiş. 2. dong won kang imiş 3. ise .... imiş.

şimdi ne desem ki? oyunculuk açısından mı değerlendiriyoruz görünüş olarak mı? şimdi rain olabilir ama won bin de huuuu yani. bir de park seojoon var yenilerden. o yüzden jang donggun.

20 - gökten 3 elma düşmüş. 1.takuya kimura imiş. 2.shun oguri imiş. 3. ....... imiş.

eita. çünkü monsters club. izlediğim yapımları güzeldi. bir de aklıma bir adam daha geldi ama adını hatırlayamadım, asıl onu diyecektim. derken hatırladım, koichi sato.

monsters club

21-gökten 3 elma düşmüş. yaşamak için 1. ve 2.de kontenjanlar doluymuş, 3. elmada kontenjan boşluğu varmış.  1. beijing imiş 2. londra  3. ...... miş.

alaska? çünkü soğuk çünkü karlı çünkü uzak çünkü köpekleri güzel

22- gintama' dan üç elma düşmüş. birincisi sakata gintoki, ikincisi hijikata, üçüncüsü ise ...

otose. elizabeth de olabilir. ah emin değilim.

23- one piece' den üç elma düşmüş. birincisi luffy, ikincisi zoro, üçüncüsü ise ...

brook. çünkü çok tatlı

24- gökten 3 elma düşmüş 1. hateke kakashi 2. kisuke uruhara 3....... imiş.

hmm yan karakter seçmesi mi bu? L yan karakter midir? neyse ryusuke dicem (beck)

25 - gökte üç elma süzülüyormuş. 1. planör 2. uçak 3. ise ..... imiş.

yamaç paraşütçüsüymüş. çünkü rüzgarı teninde hissetmeli insan.

şimdik mimleme zamanı. o zaman karga ve kız, roromiya, loverk, şeyma, küçük feylesof, river ve keyaki diyorum efenim. (tabi ki suyunu çıkarmam lazım.)

not: elimde bir sürü yarım yazı var kafam karıştı, hangisini bitirsem bilemeyip hiçbirini bitiremiyorum. benim de kafam güzel, filmekimiyle ilgili yazı yolda ama kötü bir huyum var, aklıma bir şey gelince kalkıp bir film bile izleyebildiğimden yazı biraz uzun sürüyor. bir de sahilde kafka var, bir de japon filmleri meselesi, bir de she was pretty, bir de kore müzik tarihinin devamı. evet hepsini yazıcam, ben de inanmakta güçlük çekiyorum ancak...

Cuma, Eylül 02, 2016

üç gün ve ane brun



ne oldu da sinemayla ilgili bir geleceğim olduğunu zannetmek gibi bir kibre kapıldım? hayatımda asla senarist olsam ya da bir film çeksem gibi bir şey düşünmediğim halde bu bölümü seçtim ve nasıl oldu da iyi bir yönetmen olup olamayacağım gibi ütopik bir endişeye kapıldım? hiçbir şey olmuş değil, bir aydan fazladır bunu üzerinde düşünüyorum. önce çok gergin olduğumu fark ettim, sonra nedenlerini araştırdım biri buydu. ve hayatım boyunca duyduğum en yersiz kaygıydı. bu zamana kadar bunun üzerinde düşünmemişken, hayallerimde film çekmek yer almamışken sırf bu işi yapanların arasında durup sinemadan konuştuğum için, yönetmenlerin ve senaristlerinde de aslında gayet normal, hatta sıradan insanlar olduklarını gördüğüm için mi böyle bir yanılgıya düştüm? neden buradayım peki? neden bütün kariyerimi sinema üzerine inşa ediyorum? güzel bir film izlediğimde mutlu olduğum için mi? güzel bir öykü okuduğumdakinin onda biri kadar mutlu etmiyor? neden sinema? sadece eğlenceli olur diye düşündüğüm için mi? halbuki artık eğlenceli olmadığını da biliyorum. ama bundan iyisini görmüyorum kendim için. daha mutlu olacağım bir bölüm yok. yalnızca en iyi seçenek olduğu için mi? film izlerken çekim tekniklerine ya da müzikleri daha çok ilgimi çekiyor ama ben müzisyen değilim ve görüntü yönetmeni olmak konusunda da bir arzu duymuyorum.


bu akşam kedim eve gelmedi. nereye gittiğini bilmiyorum. normalde bahçeden dışarı çıkmazdı, bütün mahalleyi gezdim ama yoktu. geceleyin aramak da kolay olmadı elimde fenerle. her yere bağırdım çağırdım ıslık çaldım, yoktu. kedilere sordum, dost olduğu kedilere de düşman olduklarına da. bilmiyorlardı, hiçbir yerde yoktu. en yakın arkadaşı sarı kedi beni görünce yaklaştı, bir ara onunla flört ettiğini düşünüyordum, onun yanında da yoktu ve o da bilmiyordu yerini. adım atacak halim kalmayınca eve döndüm. yorgunluk endişelerimi giderdi tuhaf bir şekilde. sabah olunca geleceğini ümit etmekten başka bir şey gelmiyor elimden. yarın daha kapsamlı bir araştırma üzerinde düşünüyorum, karnı açtır muhtemelen ve korkudan ödü patlıyordur. her şeyden çok korkan bir kedi nereye gider? ananem çocukların onu kaçırmış olabileceğini düşünüyor, sonuçta insanlara çok alışkın bir kedi, çağırınca hemen gelirdi. babam kedilerin arada bir evden kaçtıklarını sonra döndüklerini söylüyor. ben en çok caddeye çıkmasından ve bir arabanın ona çarpmasından korkuyorum. cadde boyunca yürüdüm, ona dair hiçbir iz yoktu. günün aydığında eğer korkup bir yere gizlenmişse o yerden çıkıp geleceğine inanmak istiyorum. elimden bir şey gelmiyor.

***

gece saat dört gibi ortaya çıktı. dedemin miyavlama sesini duymasıyla kapıyı açması, benim fırlamam ve mutlu son. gece uyuyamadığı için mi yoksa korkudan şoka girdiği için mi bilinmez benim hiperaktif kedim sakiiiin usluuuuu çağırınca gelmez oyun delisi olmasına rağmen oyun bile oynamaz. çok merak ediyorum o on saat boyunca ne yaptığını. bir sürü teori var ama işte bilmek mümkün değil. akşam olunca kendine gelmişti biraz, oynadık ama aşırı korkak böyle normal konuşmanın dışında bir ses çıkarsa hemen fırlıyor bir tarafa doğru. kuyruğu kabarıyor. diğer kediler yüzünden oldu hep bunlar maalesef diye düşünmeden edemiyorum ama hiç dışarı çıkarmasak üzücü olurdu. bahçedeki gezinirken öyle mutlu oluyor ki... neyse işte zor iş bunlar.

bir film izledim, sonra denize gittik, yüzdümyüzdümyüzdüm... çok güzeldi. sonra deniz kenarında oturdum, bir tane tekne geldi. karısını ve çocuğunu aldı adam, güzel bir tabloydu.

***

şuan öykümü bitirmek zorundayım ama izlediğim dizideki karakterden nefret etmekle meşgulüm. sevdiğim bir şarkıyı dinliyorum, söyleyen kızı hatırlayınca, mutlu oldum, şirin. şimdi yazabilirim.


ne diyordum? güzel bir tabloydu, mutlu aile tablosu gibi. adamın elinde sigara olmasa kamu spotu olabilirdi. sahi neden böyle? -bunları yazarken bir yandan  kedimle saçma sapan bir oyun oynuyoruz. ben balkonda oturmuş, ayaklarımı uzatmışım.o güya gizlice koşarak gelip koluma bacağıma atlıyor sonra ben elimi uzatınca çılgınca kaçıyor.

bugün çok fazla rüzgar esti. sonunda balkonda oturabiliyorum. deniz masmavi, güneş bulutların arkasında batıyor, yağmur bulutları olsa gerek, böyle büyük, koyu renkli  ve yoğun. "bunlar yağmur bulutları mı?" diye soruyorum, "olabilir," diyor sadece. yavru ağzı bir renk görüyorum aralarından. deniz çok güzel bir mavi.

 -sahi neden böyle? ailemde sigara içenler var, çok yakın arkadaşlarım var ama o adamın elinde gördüğümde olumsuz bir duyguya kapılıyorum. tablonun içinde beni rahatsız ediyor. çocuk mu? tekne hızla uzaklaşıyor, kuzenlerim denizden çıkıyorlar ve eve dönüyoruz.

bir film izliyorum, yüzüyorum, biraz kitap okuyorum, ikindi vakti uyunmamış bir gecenin sonucu olarak göz kapaklarım ağırlaşıyor, açık pencereden gün ışığı giriyor. uyumam mümkün değil ama uyanık kalmam da. bilincim yarı kapalı, ara ara gözlerimi açarak yatıyorum. bir saat. iki saat. düşünceler ve hayaller bugün tatlı değil. kalkıyorum.


without any sense of strategies kısmında coşuyorum. ane brun ya da sarah jaffe dinliyorum bugünlerde. bir de princess chelsea'nin lil'golden book albümünü. şarkılar çok güzel, her zaman güzeller. cigarette duet dilimden düşmüyor.

bu sene çektiğim iki kısa filmi izledim az önce. tuhaf bir mutluluk ve heyecan sardı içimi. hoşuma gitti çektiklerim. bir sürü eksik ve yanlışıyla hoşuma gitti. jenerikte yönetmen olarak adımın yazmasını sevdim. bir film yapmak, ne kadar büyüleyici. filmin berbatlığına rağmen büyüleyici. yapım ekibim daha iyi olsaydı ve zamanım, filmlerim çok daha iyi olabilirdi, hem senaryo hem de görüntü açısından fikirlerim güzelmiş diye düşünüyorum. neden başka birinden bahsediyormuş gibi hissediyorum?


iki hafta sonra istanbul'a dönüyorum. otobüsler, metro, vapur, üsküdar ve istiklal beni bekliyor. film festivalinin hayalini kuruyorum, ders seçimi ne zaman diye soruyorlar. yine çok çabuk geçti zaman. bütün yaz boyunca tembelliğime tembellik kattım. En azından kastamonu, safranbolu, sinop ve amasra'yı gezdim tatilimde. bu da bir şeydir diye düşünmeden edemiyorum. iki tam iki yarım öykü yazdım. güzel kitaplar okudum, böll, kafka, buzzati, toptaş, ileri, coetzee, ballard, marquez. güzel filmler de izledim. virunga, prince of city, the search, 71 fragments of a chronology of chance, lizard, gone girl, beauty inside, monsters club.  şimdi aklıma bunlar geldi yalnızca.

kedim neden ıslık çalanın ben olduğumu bir türlü anlamıyor? kulağının dibinde çaldığım halde bu sesin benden gelebileceğine inanmayıp nereden geldiğini anlamaya çalışıyor, dönüp duruyor.


yine de neredeyse dört aylık bir tatil olduğunu düşünürsek hiçbir şey yapmadığım zamanlar çok daha fazladır. ev sahile yakın bile olsa iki hafta sonra camdan baktığımda denizi göremeyeceğim, güneşin batışını ya da. cadde olacak ve kediler. kedimi özleyeceğim. küçük bir çocuk gibi benimle oynamasını. uyumadan önce emecek bir kumaş aramasını ve rrrrrrrr sesini. çekyatların arkasında onu aramayı. ellerimde bıraktığı çizikleri. o antalya'da güneşin tadını çıkaracak, ben sahilde yürüyeceğim.

güneş battı, üşüyorum ve ayaklarım uyuştu ama buna dayanabilirim. bu yazıyı bitirene kadar en azından. bu senenin bana neler getireceğini merak ediyorum. dersleri ve arkadaşlarımı. yeni anılarımı ve öykülerimi. bir de filmleri artık. böyle denize karşı oturmuş, bunları düşünürken hayat güzel gibi geliyor. çektiğim ve çekeceğim zorlukları düşününce endişeleniyorum ve huzurum bozulacağı için şüphesiz üzülüyorum tatilin bittiğine. on dokuz bitiyor ve ben hala aynı kişi olabiliyorum. böyle yaşlanıp gidecek miyim? bilmek istemem. hayat sürprizlerle dolu olsun.


Cumartesi, Ağustos 27, 2016

kore müzik tarihi: popun gelişimi ve rock müzik


En son trotu ortaya çıkarmıştık. 1945'te Kore Japon işgalinden kurtulup güney ve kuzey olarak ikiye bölününce batı kültürü Güney Kore'yi etkisi altına almaya başladı. Artık bar ve kulüplerde batıdan gelen şarkılar çalıyordu. 50-53 yıllarındaki Kore savaşından sonra Amerikan askerleri Kore'de kaldı ve bu süre boyunca Amerikan kültürü Kore'de yayıldı ve onların müzikleri daha makbul oldu. 1957'te Amerikan Güçleri Kore Ağı radyosu yayına başladı. Kore; blues, jazz ve rock'n roll ile haşir neşir oldu. Ekonomi ilerledikçe müzik trendleri oluştu ve şarkıcılar daha geniş kitlelere performans sergilemeye başladı. Beatles dalgası Kore'ye ulaşınca ilk rock grubu Add4'un da kurulmasına vesile oldu oldu. 


Shin Jung Hyun'un kurduğu grup aslında müziğe ellili yıllarda başlamıştı, zaman içinde rock müziğe koreye dair bir şeyler katabildiğini gördüğünde 1962'de grubu kurdu. Bu yüzden kendisi rock'ın dedesi olarak tanınır. Altmışlarda ve yetmişlerde de psikedelik rock müziğin başını çeken kişi olmuştur. Oğulları da kendi gibi ünlü gitaristler olmuşlar ve hatta en büyük oğlu Shin Daecheol ünlü heavy metal grubu Sinawe'yi kurmuştur. 1968'de Seul'de ilk yetenek yarışması yapıldı. Bu yıla kadar Add4 büyük bir başarı elde edememişti, tabi sonra işin rengi değişti, *bir fincan kahve*  ve *bu bir yalan* gibi hayli ünlü şarkıları oldu. Bir de bu yıllarda müzik piyasasına atılan Song Chang Shik var, geleneksel solfeji reddetti ve melodileri yeniden yorumladı. Bu melodileri geleneksel sistemler yazmak zor olduğundan önceden var olmayan notalar yarattı.

Bazı koreli şarkıcılar uluslararası arenada boy göstermeye başladı. 1961'deyse Han Myeong Suk'un şarkısı *sarı tişörtlü çocuk* fransız şarkıcı Yvette Giraud tarafından coverlanmıştı ve japonya'da da oldukça popülerdi. Kim Sisters, Amerika'da çıkış yaptılar ve Ed Sullivan'ın ünlü programında yirmiden fazla performans sergilediler. Kim Sisters üyelerinin ikisi gerçekten kardeşti; Sue ve Aija. Diğer üye ise kore savaşından önce de ünlü bir şarkıcı olan Lee Nanyoung idi. *Mokpo'nun göz yaşları* Amerika'da çıkış yapan bir başka şarkıcı henüz on dokuz yaşında sahneye çıkan Patti Kim'di. 1963'te yayınladığı *aşkın simgesi* popüler olmuştu. Sonraki yıllarda "nisan bir kere geçmiş" "aşkın övgüsüne şarkı" *sevgili maria* *seni unutmam* gibi ünlü şarkıları oldu. 34 yaşında evlendiğinde yetmiş kadar albümü beş yüzden fazla şarkısı vardı.

Yetmişlerde müzik piyasası hükümet tarafından baskı altındaydı, ağır bir sansür vardı. Shin Junghyun uyuşturucu suçlamalarından hepse girdi. Altmışlarda orduya katılarak müzik hayatına devam eden Han Daesoo 74'te yeniden piyasaya girmesine rağmen iki albümü (Upuzun yol, Lastik ayakkabı) hükümet tarafından banlanınca kendini sürgün ederek Amerika'ya taşındı. Ancak sonrasında bu albümlerin şaheser olarak kabul edildi ve *bana biraz su ver*  *mutlu bir dünyaya* şarkıları gençliğin marşı oldu. Han Daesoo sonrasında New York'ta Genghis Khan isimli bir rock grubu kurdu ama grup pek fazla sürmedi. 89'da "Infinity" isimli bir albüm yayınladı. Caz gitaristi Jack Lee ile çalıştı, doksanlarda kore müzik piyasasında yeniden göründü ve daha deneysel bir tarz ortaya koydu. Kore'nin John Lennon'ı olarak bilindi.

Trot müzisyenlerinin popülaritesi artarak devam etmişti. Lee Mija, 2003'te Kuzey Kore'de ilk defa performans sergileyen sanatçı kariyerinin başlarındaydı.Bir de muhtemelen kore magazinin en acayip adamı Nahoona var. (Japon mafyası tarafından iğdiş edildiği söylentisi çıkınca en sonun canlı bir yayında pantolonunu indiriyor.) Bir de elbette ilk tanıdığım şarkıcılardan Tae Jin Ah. Hala sahneye, hatta nadire de olsa müzik programlarına çıkıyor. Kendisi zaten içinde YMC'nin de bulunduğu bir şirketler grubunun kurucusu. Ben de seviyorum şarkılarını.

Yetmişlere dönersek zorlu dönemde rock camiasında ışığı parlayan tek grup Sanulrim (dağ ve yankı kelimelerinin kombinasyonu) oldu denebilir. Daha üniversitedeyken oluşturdukları grubun adı Mui'ydi ve üç üye kardeşti. 77'de MBC'nin üniversiteler arasında düzenlediği bir yarışmayla halka kendilerini açtılar. (yarışmada söyledikleri şarkı: lütfen kapıyı aç) Bu yarışma modern festivallerin de öncüsüdür. Aynı yıl ilk albümlerini yayınladılar ama psikedelik ve hard rock gibi halkın alışık olmadığı bir tarza yöneldiklerinden yadsındılar, yine de yetmişlerde sanatçılar marihuana kullanımından tutuklandıkları için bu çemberine dışında kalan Sanulrim'in dönemin en önemli grubu olduklarını söylemek mümkün. 2009'da baterist olan en küçük kardeş trafik kazasında ölünce grup dağıldı. Aralarından biri ölene kadar müzik yapmaya devam ettiklerini düşününce duygulanmadan edemiyorum.


Seksenlere geldiğimiz olaylar biraz daha değişti. Ballad şarkıcıları ön plana çıktı, rock geri planda kaldı. Buna rağmen rock müzik piyasası kendi içinde ilerlemeye devam etti, heavy metale yöneldiler. Baekdoosan, Boohwal ve Sinawe gibi üç efsanevi grup kendilerini gösterdiler. (Ki ilginçtir üçü aynı sene çıkış yaptı.) En ilginç hikayeninse Baekdoosan'a ait olduğunu düşünüyorum çünkü grubu kuran Yoo Hyeonsang'a sevdiği kadının ailesi trot şarkıcısı olacaksın diye baskı yapıyor ve adam da oraya yönelmek durumunda kalıyor, bu yüzden otuz yıllık grubun yalnızca dokuz albümü var. (Ama bence çok güzel trot şarkıları var adamın. Bir de yaşlı halinden bir sahne izleyelim.) Müzik tarzları ise geleneksel müzikle metalin karışımından oluşuyor. *women driving highway* (Kişisel olarak çok da metal sevmem, muhtemelen bu yüzden en sevdiğim şarkıları in my life) Beatles Code'un ilk sezonun CN Blue ile aynı bölümde yer almışlardı. (O da bayağı ilginç CN Blue'ya rock grubu demek bile zorken metalcilerle çıkarıyorlar.) İlgilenenler için en iyi parçalar playlisti ve bence gerçekten bunlar en iyi parçaları.

Sinawe'den devam etmek istiyorum. Oldukça uzun ve karışık bir öyküsü var kendilerinin. Sayısız üye değişiminin içinde yer alanlar Im Jaebeom, Kim Jeongsoo,  Kim Bada ve Seo Taiji gibi herkesin bildiği isimler. (Hepsine tamam da bass gitardan hiphop a geçen seo taiji'ye ne demeliyiz? eline de yakışıyor) Grubun eski zamanlarına bakınca o zamanları hiç bilmediğim halde nostaljiyi hissediyorum. İşte size bir adet 1987'deki performansları. Birçok ünlü şarkısı var grubun, 2012'de de I am singer2'ya katılıp ilginç coverlara imza attılar. *aşka veda* Son zamanlarda Kim Bada yürütüyor grubu diyebiliriz ki kendisini belki bu yüzden belki diğer şarkıları yüzünden çok seviyorum. O yüzden bu da 2015 Sinawe'sinden bir tat olsun. 

Boohwal'e gelirsek... Rock rock rock izleyin diyormuşum. (Grubu anlatan dört bölümlük mini dizi.) Grubun adı önce "the end" iken Kim Tae Won, Boohwal yani diriliş olarak değiştirmiş. Haklarında söylenecek çok şey var o yüzden ben az şey söyleyeceğim. İlk vokal Sinawe'nin de vokalliğini yapmış Kim Jeong Soo idi. Sonra Charisma ve Little Sky'da da yer aldı, en sonunda amaaan dedi solo yaptı. Tatlış bir adamdır, hemen bir playlistİkinci vokal Lee Seung Chul'dü. O bin tane cover'ı yapılmış o harika Heeya şarkısı işte onun zamanında çıktı. İşte size 1996 ve 2002 versiyonları. Coverların tabi ki en kralı Ailee'ninkiydi. Ama tabi ki bir başka müthiş cover da benim kara sevdam Guckkasten'dan geldiği için onu da paylaşmadan edemiyorum efendim. (Ben buralarda yokken Guckkasten ünlü olmuş, hatta Hyunwoo King of Mask Singer'a katılmış, Radio Star'a çıkmış, Lol şampiyonaları için şarkı yapmış, neler oluyooor?)

hee-yah, bana bir bak
alıştın beni sevmeye, değil mi?
benden nefret ettiğini söylesen bile biliyorum yüreğini
gitmeden önce beni sevdiğini söyleseydin, canım yanabilirdi
geriye baktığımda, benden nefret ettiğini söyleyişin hüzünlüydü
yağmurun ortasında gittin, hiçbir şey söylemeden, çok üzgün görünüyordun
bakışın, beyaz yüzün ıslanıyor ve üşüyordun
bakışın, her gece rüyalarıma takılıp kalıyor, seni hala özlüyorum
hee-yah, bana bir bak
ah, hee-yah, lütfen bak bana

Bir ara Park Wan Kyu geldi tek albüm için. Birçok OST'si olan bir adamdır, Boohwal'den ayrıldıktan sonra solo yapmıştır. (Ne çektiler ama di mi?) Lonely Night performansını şuraya bırakayım. Ve Jung Dongha sekiz yılla en uzun süreli vokali grubun. 2014'te gruptan ayrıldı ve aynı yıl kendi solosu Begin albümünü yayınlamıştı. (İki yıl mı, tarihe bakmasam geçenlerde diyecektim.) O da harika bir albümdür ama ayrılmasının acısı tazedir. Şimdi vokal Kim Dong Myun, onunla da bir albüm gelsin isteriz, Purple Wave'den bu yana dört yıl geçti öhöm. (Grupla ilgili daha ayrıntılı bir yazı için keypapshowGrup olarak bir de Black Hole var, onların da adını anmamış olmayalım. İki senelik bir MV, bu şarkılarını pek seviyorum. 

Rock müzik böyleydi ama dediğimiz gibi seksenleri domine eden ballad şarkıcıylarıydı. Lee Kwang Jo *yakın olmak için çok uzaksın* albümüyle üç yüz binden fazla sattı. Gerçekten de çok güzel bir şarkıdır. Ali bunu immortal song'da coverlamıştı. Sonra sesine aşık olduğum bir adam Lee Mon-se vardı. (Bunu aynı gün doğduğumuz için demiyorum, gerçekten.) En son yayınladığı New Direction albümünü bile aşkla şevkle dinledim. İlgilenenler için bir playlistOld Love şarkısını da Bada coverlamıştı. (Kim Ba Da değil, kız olan Bada, SM Bada.) Moon Myungjin de *ağaçların gölgesinde duruyorşarkısını coverlamıştı. 

leylaklardan gelen güzel kokuyu kokladığımda
unutamadığım o anı acıyla sardı kalbimi
ve ağladım otobüsün camına yaslanarak
ağaçların gölgesinde duruyor solan hatıran
sonbahar geldiğinde soğuk yağmuruyla
sabahın soğuk esintisinde, unutuluyor
öylesi güzel bir dünya, asla unutmam aşk hikayemi
kuruyan ağaçların gölgesinde, asla unutmam o kokuyu
öylesi güzel bir dünya, biliyordun seni nasıl sevdiğimi
kayan yıldızlarla gökyüzünün altında



Bir playlist de Byun Jinseob için gelsin. Dönemin ünlü şarkılarından biri de Lee Yong-hoon'un *Gwanghamun'un şarkısı*ydı. Tabi ki bir de Cho Yong Pil vardı. 80'de başlayan Asya Müzik Forum'unda birinci olmuş, Hong Kong ve Japonya'da performans sergilemişti. "Pencerenin dışındaki kadın" Kore'deki hitlerinden biriydi ve New York'ta bile söylemişti.  Ama ben Mona Lisa'ya aşığımdır, Hatta Guckkasten reklamı iki olsun, onun da coverını yapmışlardı. En iyisi Kim Bada ve Seo Moon Tak'inkiydi. Bir de gerçek Kim Taewon ve onu oynayan No Min Woo'nun bir performansı var ki Kim Taewon hatırına koyuyorum. 

her şeyimi versem bile kalbi ulaşabileceğimin ötesinde mi?
gülümsemen olmadan, senin adın mona lisa
böylesi bir acımayla sana baktıktan sonra
etrafında dönüp durmak zorunda mıyım?
göz yaşların olmadan, senin adın mona lisa
bütün anılar hala benimleyken gidemem
hiç durmadan fısıldayarak yanında kalırım
ama bu yetmez
aşkımı kabul etmenin hiçbir yolu yok mu?
mona lisa'm mona lisa'm, bu bakışını sevmiyorum
aşkımı kabul etmenin hiçbir yolu yok mu?
mona lisa'm mona lisa'm, beni çok üzüyorsun

En son da 2013'te Bounce hit olmuştu. O sene Gayo Daejun'da hep birlikte söylenmişti. Hatırlayınca duygulandım yahu. Henüz KARA ve 4Minute dağılmamış, Jia ve Hyunseung ayrılmamış, SNSD dokuz, EXO on iki kişiydi. 

Seksenlerde trot şarkıcılarının en ünlüleri Jo Hyun Mi ve Epaksa'ydı. Jo Hyunmi'nin ilk albümün *yağmurlu yeondongyo köprüsü* sizlerle. Trot severlere bir playlist bırakalım. Geçenlerde otuzuncu yılı için güzel bir albüm yayınlamıştı. (geçenlerde: geçen sene) Epaksa ise tekno-trot takılıyordu. Kaç yıl geçerse geçsin espri anlayışı yaşayan bir adamdır. Ama ben onun yaptığına müzik demeden önce düşünürüm. O yüzden bu adam niye ünlüydü onu da anlayamam.

Evet bu yazı oldukça uzun oldu ama ele aldığımız dönem uzun ve doluydu. Bir sonraki yazımızda hiphop ve indie ortaya çıkacak, hallyu wave doğacak, beklemede kalın!

Sanullim kardeşler