Salı, Mart 24, 2026

limon ağacı



               duvardaki çeşitli hayvanlara benzetilebilecek çatlaklara bakıyorum, aynı bulutlar gibi. bir de ne zaman ve nasıl oluştuklarını bilmediğim lekeler var duvarlarda. üç adım sağa ve üç adım sola gitmek suretiyle gezebileceğim mükemmel bir kare olan odamda oturduğum bir başka pazar öğleden sonrasıydı ve deli gibi yağmur yağıyordu. hiçbir şey yapmadığım, yapmak istemediğim, herhangi bir şeye en ufak bir arzu duymadığım gibi ve tam da bu yüzden (yani hiçbir şey yapmadığım ve yapmak da istemediğim için) zamanımı boşa harcadığımı biliyor ve böylesine sıkıcı geçen sürenin anlamsızlığının yanı sıra, bunun verdiği vicdan azabıyla da savaşmak durumunda kalıyordum. bir şey olmasını bekliyordum. kapının çalmasını, telefonun çalmasını, pencerenin kırılmasını ya da bir kepçenin odama dalmasını. bir filmde görmüştüm yani böyle şeyler olabilir. ama açgözlü olmayacağım. yağmurun durması bile benim için kabul edilebilir bir değişiklikti. düşünüyorum da sanırım asıl beklediğim bunların hiçbiri değildi. (yani evet, bir arzum vardı aslında.) itiraf etmem gerekirse gırtlak yapısı konuşabilecek kadar gelişmiş herhangi bir homo erectus ile iletişime geçmem yeterli olabilirdi. ama hiçbir şey olmuyordu ve ben merak ediyordum.

               düşünecek çok da fazla şeyim olmadığı için mi yoksa gerçekten mühim bir konu mu emin değilim ama sürekli dün neden bana bugün havanın güzel olacağını söylediğini düşünüyorum. dahası buna hiçbir anlam veremiyorum ve bunu neye dayanarak söylediğin de merak konusu. çünkü sen asla meteorolojiyi takip etmezsin - bunu sıcak havalarda giydiğin kalın kazaklardan ve botlardan anlıyorum. dahası yarın havanın nasıl olacağını söylediğimde de inanmazsın, sana göre bu kimsenin tahmin edebileceği bir şey değildir. ve gece bile değildi ki yıldızları görmüş olasın. (çocukken yazları balkonda yatar ve yıldızlara bakıp yarın havanın güzel olacağını söylerdik, tahmin etmesi çok zormuş gibi.) işte camdan bakıyorum, mavi bir gökyüzü falan yok, tek gördüğüm yaşlı bir limon ağacı. belki yaşlı değildir, ben anlamam ağaçların yaşlarını, bunu şuan uydurdum. (evet, doğru, beni tanıyorsun.) bir tane limon ağacı işte, diğerlerinden bir farkı yok. en azından yokmuş gibi görünüyor. başımı kaldırıp yukarı bakıyorum, gökyüzünde hiçbir şey olmuyor. aşağıya bakıyorum, hiçbir şey. nereye bakarsam bakayım bütün gördüğüm sadece bir limon ağacı. güneşli ve kuru günlerde altında oturduğum, bazen uzanıp gökyüzüne baktığım ve eğer hava açıksa güneşin gözlerimi kamaştırdığı ama sonuç olarak her zamanki gibi tek başıma vakit geçirdiğim bir bitki örneği. (sen bunu bilmiyorsun çünkü sen yanımda yokken yaparım bunları, inanmayacaksın belki ama bazen de kitap okurum.)

               yağmurun giderek artmasına aldırmadan hızlı hareketlerle ve mümkün olduğunca hiçbir şey hakkında düşünmemeye çalışarak dışarı çıktım. limon ağacının beni inceden süzen bakışlarını görmezden geldim ve başımı olduğu tarafa bile çevirmeden arabama bindim. düşüncesiz kalma çabam üzerinde düşünürken kendimi ters yöne girmiş buldum. böylece artık düşünmemem gerektiğini düşünmememe de gerek yoktu çünkü düşünmem gereken nasıl buradan çıkacağımdı. ama sanki evren bu yanlışlık sonucunda hayatıma gelen ufak anlamı bile fazla bulmuş olmalı ki kolayca bir kavşak buldum ve çok geçmeden, doğru şeritte yol almaya başladım. bu yağmurda yeterince hızlı gidersem beynime adrenalin boşalabilirdi. (eee? peki sonra?) kendi kendime heyecanlanıp korkmanın, hatta belki de kaza yapıp öteki tarafı boylamamın eğlencesi neredeydi? işler yolunda gitse ve yeterince uzağa varabilsem bile (ki mümkün olan en uzak yere gidecek cesaretim de yoktu) bunun bir yararı olmayacaktı. çözüm getirmeyen arayışlardı hepsi, bakış açımı değiştirmem gerekiyordu.

               pekala, gerçekten çok ama çok yalnızdım. bunu söylerken hayatımda hiç insan olmadığını kastetmiyorum, sonuçta sen vardın. ve diğerleri elbette. yani en azından ben öyle sanıyordum. benim sorunum modern dünyadaki kapitalist sistemin getirdiği bir yabancılaşma değil. (üniversitenin birinci sınıfında bu ifadeyi kafama kazımışlardı, weber'di galiba, sanıyorum her yerde kullanılabilitesi var. bir de metropolleşme kelimesiyle başlayan bir ifade vardı ama o da bundan çok farklı bir anlama gelmiyordu sanırım.) kendimi kalabalıklar içerisinde yalnız da hissetmiyorum. en baştan beri anlattıklarımı dinlediyseniz eğer gerçek anlamda tanıdığım hiç kimsenin yakınlarda (en azından ulaşabileceğim kadar yakın demek istiyorum) olmadığını anlamış olmalısınız. birini bekliyordum, evet bir insan. gerçek bir insan; düşünebilen, hissedebilen, konuşabilen, dinleyebilen. pekala, dörtte dört olmasa da idare edebiliriz. yine de hiçbir şey olmuyordu ve ben merak ediyordum.

               eve döndüm. yağmur dinmişti, bir süre öylece oturdum. yavaş yavaş bütün enerjimin akıp gittiğini ve beynimin içini bir sis kapladığını hissediyorum. kendime hükmetme gücümü kaybetmiş olabilirim. halbuki hazır yağmur da dinmişken dışarı çıkıp biraz farklı bir şekilde, yani belki yürüyerek, bir kahve içerek, belki sinemaya giderek kendimce takılmalıydım. demek istediğim öylesine bir yerlere gidebilirdim, aynı düşüncesizlik halini korursam ya da belki yeni bir konseptle. böylece zihnimi saran buluttan kurtulmak için bir duş almaya karar verdim. suyun altına girmek gibisi yoktu, çalışırken yorulduğumda ya da keyifsiz olduğumda hemen duş alırım. banyo yaparken düşünceler beni rahat bırakır. hem beklediğim kişi gelecekse onun için de temiz olmam güzel olurdu. (bu noktada hala içten içe beklentinin bütün benliğimi sardığını ve beni yönlendirdiğini reddetmeye çalışıyorum.)  bununla birlikte çıktığımda daha da yorgundum, üstelik sıcak su beni iyice mayıştırmış ve yatağımı benim için dünyadaki en ideal yer olarak göstermeye başlamıştı. kendimi yorganın içine girmiş buldum. ve tabi, benim bütün beklentilerime karşın, nevresimin altında da hiçbir şey olmuyordu.

               biraz kendimle kalmanın bana iyi geleceğini sanırdım. bütün kişisel gelişimcilerin kendinize vakit ayırın diye bağırması boşuna olamaz, değil mi? işte buradayım. kendimi toplumdan soyutlayarak ulaştığım tek şey inanılmaz bir can sıkıntısı ve sebebi belirsiz bir beklenti oldu. çok daha açık söyleyebilirim şimdi, birini bekliyorum. biri gelecek ve anlarımın bütün o boğucu sıradanlığı eşsizleştirecek. düşünüyorum da daha fazlasını söyleyeceğim. bu sen olabilirsin. evet, sen. en başından beri bu oldukça barizdi sanırım, sadece kendime itiraf etmem zor olmuş olabilir. seni bekliyordum ama hiçbir şey olmuyordu, gelmiyordun, aramıyordun ya da sana ait bir eşya beklenmedik bir yerden ortaya çıkmıyordu. hiçbir şey olmuyordu. ben herkesten ayrı düşmüştüm, karantina altındaki bir tifolu ya da tecrit edilmiş bir akıl hastası gibi. (neden hep kötü benzetmeler yapıyorum?) belki de inzivaya çekilmiş bir aziz gibiydim. ayrık ve yalnız. peki, neden olumsuz teşbihler yaptığım belli oldu, bu ayrı düşmüşlük benim için iyi değildi, oysa mistikler yükselebilir, benim aksime.

               hayır, sen yoksun diye limon ağacının altında yalnız başıma oturmak istemiyorum yine, üstelik yerler hala ıslak. neşe, sevinç, keyif gibi duyguların olmadığı bir bozkırda dolanı... (çölde demediğim için dua etmelisin, pekala, senin için bu korkunç cümleyi kurmaktan vazgeçiyorum.) ama ne olursa olsun öyle bir şey yapacağım ki, bir oyun, bir oyuncak ya da artık neyse, belki sadece kafamın içinde olan bir şey; birdenbire hiçlik her şey olacak ve bu sefer sen merak edeceksin; bütün bunlar da nereden çıktı böyle? (tamam.) işte yeniden yağmaya başladı, zaten bulutlar hiçbir zaman dağılmamıştı. ben hala neden ve nasıl gökyüzü masmavi olacak diyebildiğini ve benim de buna inandığımı bilmiyorum. yeni bir şey yok, limon ağacı olduğu gibi duruyor. dünyada kaç tane limon ağacı vardır acaba, bunun hesabını mı yapsam? şuan kendimi bununla meşgul edemiyorum, aklım dönüp dolaşıp aynı noktada duruyor ve nerede kaldığını soruyor. evet, seni bekliyorum ama nereye bakarsam bakayım ya da ne şekilde, bu sarı limon ağacından başka bir şey göremiyorum. 

Cumartesi, Ekim 19, 2024

eskimiş bir öykü

 bu blogu açtığım zamanlarda, yani on yıl önce filan yazdığım bir öyküyü buldum. o zaman utanmıştım paylaşmaya, artık buna gerek yok. değiştirmeden paylaşıyorum bir anı olarak.

***


Saat gittikçe yavaşlıyormuş gibi görünüyor sana. Bu şekilde devam ederek en sonunda tamamen durabilir mi? Gerçi zamanı durdurmak istediğinden emin değilsin. Yeni bir sayfa açınca bu sefer olacağına inanıyorsun.

Kitaplığında duran bibloyu masasının üzerine koyar. Çok değil, birkaç gün önce ilham verecek bir maskot edinmeye karar vermiş olabilir ama aradığını bulamadı. Şimdilik bununla idare edecek. Bu demirden bir virtüöz. Eski bir şehirden kalan bu hatıra, şehirden ziyade eskiyi hatırlatır. Bütün düşünceleri ve dertleri bir kenara itip keman çaldığı zamanları. Ancak güzel zamanların bir sonu var, her şey gibi. Sahneye çıkması gerekirdi ama bütün notalar dağıldı ve kemanla arasındaki melodramik öykü bitti. Başını iki yana sallar, bunu düşünme zamanı değil, daha mühim işleri var. Önce parmakları arasında döndürür kalemi, biraz salla sonra fırlat. Ve düşünüyorsun, yıllardır onunla olan kaleminden ne istiyor, her zaman yanındaydı insanların aksine? Bütün sınavlara onunla girdi, bütün öyküleri onunla yazdı. Zaman biraz yıprattı, olması gerektiği gibi. Metali parlaklığını yitirdi, basbayağı karardı işte. Üstündeki yazılar da silindi.

İşte yine trajedi yaratmaya çalışıyorsun kendine.

An itibariyle az önceki düşüncelerinin derin utancını yaşa. Birinci hatan kendi yetersizliğinin hıncını kalemden alman. İkinci hatan basit bir kalemi abartıp kendini üzmeye çalışman. Yapay bir acıyla yazacak bir şey bulacağını sanıyorsun. Can sıkıntısıyla evde dolaş, sonra kitaplığa bak. Gözlerin daha önce fark etmediğin bir kitaba takıldı.

Sayfaları karıştırırken yazarına imzalatılmış olduğunu görür. Tarih: 21 Haziran 2012. Uzak geçmişi hatırlamakta iyi olan hafızasıyla her zaman övünür ama şu anda yalnızca boşluk var. Biraz düşününce yavaş yavaş fotoğraflar netleşir. Bazı eksik karelerin dışında aşağı yukarı bir bütün oluşur. Kavurucu sıcak altında beklediği bir kuyruk ilk görüntü kronolojik sıralamada, sonra seyrek saçlı bir yazar. İnternetten ismi aratır. Ama kitap ve yazar hafızasındakiyle uyuşmaz. Yanılıyor olabilir.

Rastgele bir sayfa açıyorsun. Sesini bulmaktan filan bahsediyor. Ne zamandır düşündüğün bir konu. Yazar “kendi” sözcüğü bir dönüşlülük zamiri olarak haddinden fazla kullanmış. Canın sıkılıyor buna ama biliyorsun ki eğer böyle yüzeysel şeylere takılıp kalırsan okudukların da yazdıkların da hiçbir sonuca ulaşmayacak. Yani en çok korktuğun şey başına gelecek, yerinde sayacak ve "kendi"ni tekrar edeceksin.  

Daha da sıkılır canı, derin bir korkunun kollarına doğru yürüdüğünü hissetmeye başlar. Birden zaten dağınık olan zihni onu başka bir konuya yönlendirir. Kadim Yunanistan’da musaların ilham getirdiğine inanılır. Artık musalara değil ama yine de ilham veren bir şeylerin olduğuna inanılıyor çünkü mütevazı bir hava veriyormuş; iyi bir eser ortaya çıkarsa bu güzellik tamamen yazara ait değil. Ya da tersine, ortaya konulan yapıt çok da parlak değilse bunun tek suçlusu yazar olmaz. Yani her koşulda işlevsel bir inanç.

Bunları geçen gün son kitabı en çok satanlarda yer alan bir yazardan dinledin. Yazma sürecinde zor zamanlar geçirmiş ve gelmiş geçmiş en kötü kitap olacağını düşünmüş. Bir gün odasındaki boşluğa gözlerini dikerek “Ben,” demiş. “Elimden gelen her şeyi yapıyorum, çok çalışıyorum, bu yüzden sen de kendine düşeni yap. Sonuç berbat olursa sorumlusu sensin.” Bunu ilk dinlediğinde çok güldün, hatta biraz da dalga geçtin. Bunun, sorumluluktan kaçmak için insanların uydurduğu bir yol olduğunu söyledin. Ama şimdi sen de kaçmak istiyorsun. Peki, yeterince çaba gösterdiğini mi sanıyorsun?

Düşünmekten başına ağrılar girince çareyi kendini dışarı atmakta bulur. Böylece zihni belli bir düşünceye yoğunlaşamaz ve onun üzerinde kırk çeşit sonuca varamaz. Hem dışarıdaki dünyada her an binlerce öykü yaşanır. Bir elma da onun kafasına düşebilir. Otobüste uyuyakalır ve çılgın bir rüya görebilir. Bunlar ihtimallerdir.

Bir mezarlığın karşısında yaşıyorsun. Bu, her sabah ve akşam ölümle yüz yüze gelmek demek. Birileri bunu duysa can sıkıcı bulabilir ama alışkanlık benliğini sardığı için, sana göre mezar taşları, ağaç ve kaldırımlar kadar normal. Aklına ünlü bir şiir geliyor çünkü sen bir şey üretmekten acizsin ve yalnızca başka sanat yapıtlarını düşünür durursun. Bu şiiri de düşünüp biraz felsefe yaptın kendince. Sonra bisiklet süren çocuklar kurgulanmış düşüncelerini dağıttı. Gördüğün her şeyi inceliyorsun, notlar alıyorsun. Yağmur damlaları, beton zemine çakılı eğrilmiş çivi. Mezarlıktaki çam ağacı, ölümle ilgili bir hikâyenin anlatıcısı olmak için idealdir sanıyorsun.

Geçen gün şuradaki bahçede birlikte dolaştıklarını gördüğü koyun ve köpek de sıra dışı bir öykü olabilir. Ya da şu dolmuş beklediği durak yok mu? Şehrin ortasında olsa da arkası hayvan çiftliğini andırır, bazen bir koyun sürüsü, bazen de tavuklar olur, önceki gün de ördekler vardı. Yürüyüşüne devam ederken aylar önce yeni bir inşaat için yakılan ormanı görünce sinirlenir. Nasıl kıydılar o çamlara? Artık şafakta güneşle yükselen kuş sesleri yok. O günkü gibi öfkelenir, yegâne huzur böyle yok olur.

Şimdi sakinleşmek için düşüncelerini başka yöne çevir. Ama bütün yollar aynı yere çıkıyor, yazamadığın, yazacak o sıra dışı konuyu da hala bulamadığın gerçeği yüzüne bir tokat gibi insin. Evet, aklına gelen fikirler o kadar da kötü değil ama yine de yeterince kötü. Hem sadece yazmış olmak için yazmış olmak anlamsız. Gergin sinirlerin her an telafisi olmayan sorunlara yol açabilir. Her zaman gittiğin parka yöneldin, burada oturup çocukları izlemek sana huzur veriyor, bazen de ilham. Hala çıkar peşindesin. Güneşli günlerden de pek hazzetmezsin çünkü mutluluk insana etkileyici öyküler yazdırmaz sana göre. İyi hikâyeler trajediden doğar sanıyorsun, bu sebeple mutlu olayları bile kâğıda dökerken dramatikleştiriyorsun. Biraz da karakterin böyle. Güzel günlerde zaman geçip gittiği için ağlarsın. Bu kadarı da fazla ama. Derin bir nefes al. Hava kararmaya başladı. Yanında oturan yaşlı amca sana bakıyor. Sen ona bakma. Aradığın hikâyeyi buldunsa artık susabilirsin.


Cumartesi, Mayıs 06, 2023

şoför


ships in distress in a storm - by peter monamy, 1720-30

şehirler arası otobüste en önde oturuyorum, yanımdaki yolcu uyuyor. öyle yağmur yağıyor ki silecek yetişemiyor, şoför sessiz. gara az kaldı biliyorum, dağa tırmanıyoruz. dalgaları gittikçe büyüyen deniz arkamızda kalıyor. bu bir tsunami rüyası değil, hayır. tsunami rüyalarında bir balkonda veya çatıda olurum yükselen denizi görüp kaçmaya çalışırım. tsunami bu küçük denizde olmaz da demem kendime. öyle demişlerdi küçükken ama unesco içdenizler dahil her büyük su kütlesinde olabileceğini söylüyor. belki filmlerdeki gibi değil ama yine de önemli olan üzerime hızla gelen sudur. 

tekerler su içinde kaldı ama otobüs hala ilerliyor. durdur aracı inelim, yoksa hep birlikte boğulacağız, diye bağırıyorum. ama bunu söylerken düşündüğüm kadar korkmuyorum. diğer yolcuların ne söylediği belli değil, bir uğultu var. şoför ağzını açmıyor, beni duymamış gibi, gaza daha bir hışımla basıyor. su yükselmeye devam ediyor ve sonra büyük bir dalgayla devriliyoruz. su her tarafımızı sarıyor ve otobüs kuş gibi hafif artık. ön cama yapışıyorum. bu şekilde sabit kalıyor otobüs, süzülüyor. boynum biraz ağrıyor ama yine de diyorum bu şekilde uyuyabilirim, biraz uykum vardı. belki sular çekilir ve bizi kurtarırlar. ya da ölürüz. yeterince iyi bir hayat yaşamadığımı biliyorum ama bunun suçluluğunu her gün hissediyorum o yüzden şimdi ölüm anına özel olarak daha fazla bir kaygım yok. bundan sonrasına gelince… yaşayıp da ne yapacağım? bir planım yoktu zaten. umarım allah hatalarımı bağışlar.

camın yüzeyi soğuk ve başımın kötü pozisyonu yüzünden uykuya dalmakta zorlanıyorum. herkes ne yapıyor acaba, çok sessiz. ha, evet. susun oksijen bitecek, diye bağırmıştım az önce. düşündüğümden daha çok yaşamak istiyorum belki de. yani kurtulmaya hayır demem ama ölsem de çok üzülmem gibi. şoföre kızgınım sadece, artık beni yok saymayı bırakmasını istiyorum. benim iradem yok ve bu şoför benim hayatımı belirleyecek kararları alıyor. gerçi artık bitti, ikimiz de boğulacağız. bu kararları kimin aldığının bir önemi kalmadı.

zaten son zamanlar genel olarak iradem kalmamış gibi hissediyordum. hiçbir şeyi yapmayı ben seçmedim, sadece olağan akışta ne oluyorsa ayak uydurdum. akşam misafir mi gelecek yemek yapalım, ülke boka mı battı, hükümeti değişelim. çok yaşlanmıştım, aslında iyi oldu ölmek.

ama ölmüyoruz, otobüs bir yere çarpıyor, şoförün camı kırılıyor ve şoförün otobüsten çıktığını görüyorum. düşünmüyorum daha fazla, ben de onu takip ediyorum. otobüsün içi su dolarken ben dışarı çıkıyorum. şoför çarptığımız büyük yapıya tutunup üzerine tırmanıyor, ben de aynısını yapıyorum. kurtulmayı beklemiyordum ama şimdi kurtulmak da akışın bir parçası oldu. soğuktan titreyerek yürüyorum, deniz doymuş gibi görünüyor. gemi dağa oturdu ve tufan sona erdi.


Salı, Eylül 06, 2022

sosyal anksiyete ve çözümsüzlükleri

by vali myers


yeni insanlarla tanışmak konuşmak arkadaş edinmek neden ve nasıl bu kadar zor olabilir?

bu ağlamalarımdan muhtemelen çok sıkıldınız ve eee yeter ama diyorsunuz. haklısınız, karşı argüman bulamadım. düşündüm ama yok. hayatımda herhangi bir şey olmadığı için tek gündemim bu. 

yirmi beş değil de beş yaşında utangaç bir çocukmuşum gibi hissediyorum bazen. gerçi kimse beni arkadaş edinmem için zorlamıyor *since i'm an adult* ama zorlasa daha iyi olurdu belki. ya da bana arkadaş bulsa filan ya da arkadaş edinebileceğim oyun parkları olsa. hayat daha kolay olurmuş gibi. 

bazı günler evden çıkmak öyle zor geliyor ki. gerginlikten ne yapacağımı şaşırıyorum. üstelik yakın olduğum insanlarla görüşecekken. ama bütün dünyadaki her insan var olması beni kaygılandırıyor. mars kolonisine adımı yazın.

how-to-get-over-social-anxiety araştırmalarına başladım. madde bir: terapist. evet bunu ben de istiyorum ama terapistten de çekiniyorum galiba. vicious cycle, you know. 

madde iki: anksiyeteyi tetikleyen durumları keşfedin. must be a good start. 
bulunduğum ortamda tanımadığım insanların olması. sokak, metro, seminer salonu. 

bir de ne var biliyor musunuz? gerginlikten ölürken aşırı rol kesmem ve kimsenin benim gergin olduğumu bile anlamaması. geçen günü biri bana yemek yemeyi teklif etti ve ben de aşırı aç olmama ve yemeğe onlarla gitmek istememe rağmen düşünmeden panik içinde hayır dedim ve aşırı rahatmışım gibi gülümseyerek oradan uzaklaştım. birkaç saniye daha düşünsem belki evet diyecek cesareti bulabilirdim. peki neden bir de utanmadan gerginliğimi saklıyorum?

do i worry about others judging me? i suppose. not sure though. judgement biraz karışık bir ifade. daha çok sevilmeme, beğenilmeme, onaylanmama endişesi var. no doubt.

make a list, the list says.

1. insanlı bir sokakta yürümek
2. metroya binmek
3. tanımadığım bir insanla konuşmak (kahve sipariş etmek dahil)
4. hocalarla bire bir konuşmak - mail atmak
5.

daha iyiye gittiğimi sanıyordum, daha sosyal bir insan olduğumu, daha cesur filan. yanılmışım. daha kötüye gidiyorum.

madde üç: challenge negative thoughts.

yanlışlıkla kaba bir şey söylemekten mi endişe ediyorum? evet. insanları rahatsız edecek gibi hissediyorum, belki benimle konuşmak istemiyorlardır diye düşünüyorum. konuşacak bir şey bulamamaktan ve doğru düzgün tepkiler veremeyeceğim diye endişe ediyorum. çünkü çoğu zaman böyle oluyor. evet bu dünyanın sonu değil biliyorum, muhtemelen benden nefret etmeyecekler. ama çok sıkıcı olacak, değil mi? 

madde beş: role play. denedik, aşırı gerildim ve gerçekçi bile değildi.

madde yedi: türlü kibarlıklar yapın.

bu kafama yattı, deneyebilirim. değil mi? umarım. kahve ısmarlamak ya da çikolata almak. 

madde dokuz: kaçınmanın gizli versiyonlarına dikkat edin, telefona bakarak insanların sizinle konuşmamasını sağlamak gibi.

oh god. i do this way too much.

bazen kendime çok kızıyorum. dont be such a baby. just grow up. bu yaşta böyle bir sorunum olması çok utanç verici geliyor. 

still there.





p.s. araya ingilizce karıştığı için cringe hissediyorum, sorry for that. ama içimden geldiği şekliyle yazmak daha samimi geliyor. bazen türkçeye çevrilebiliyor ama bazen hiç olmuyor.

 

Çarşamba, Mart 23, 2022

zayıf halka

melt by leif podhajsky 2012


uzun zamandır duygularımla alakalı bir şeyler yazmadığımı fark ettim, tabi ki bunun en birincil sebebi sürekli akademik paper yazmakla uğraşmam ama şimdilik bunu bir kenara koyacağım çünkü üzgün hissediyorum, kalbim kırık. öte yandan kimseyi suçlayamayacağım bir durum bu, belki biraz kendimi suçlayabilirim ama yapmak istemiyorum. 

lisansın ilk yıllarına dönmüş gibiyim. yalnızım ve yalnızım. elbette arkadaşlarım var bundan bahsetmiyorum ama okulda yalnızım. ve okul en çok vakit geçirdiğim yer. altı ay oldu ve ben yeni yeni ortak dersleri aldığım kişilerle konuşmaya başladım. (ancak cesaretimi toplayabildim.) konuşma derken yani havadan sudan derslerden şeyler. ders araları fena değil, bir sohbet oluyor. katılmaya çalışıyorum elimden geldiği kadar. ama çok geç kaldım, herkes kendi arkadaşlıklarını oluşturmuş, ders bitince herkes bir yere dağılıyor, ben tek kalıyorum, phd ofislerine geliyorum, genelde kimse olmuyor, en fazla bir iki kişi. ders filan çalışmaya çalışıyorum ya da başka bir takım nerdlükler yapıyorum. böyle olmasını istemiyorum. ama kimse de beni davet etmiyor, yemek yiyeceğiz sen de gel demiyor. bana gıcık olduklarını düşünmüyorum, genelde bana iyi davranıyorlar, ben de iyi davrandığımı düşünüyorum. ama işte hepsi o kadar. 

yine yıllar önce o arkadaş edinemediğim zamanlarda, yalnız yalnız gezerken birden düşünmeye başlamıştım bendeki sorun ne diye. biliyorum insanın yalnız olması onun kötü biri olduğu anlamına gelmez. beni de seven insanlar var. ben de değerliyim. evet tamam bunları biliyorum. ama yine de üzülüyorum işte, kalbim kırılıyor kimse beni çağırmadığı için. buna neden bu kadar takıldım bilmiyorum ya, ağlayabilirim yani o derecede. sadece okulda arkadaşım yok diye bu kadar üzülmem mantıksız değil mi? acaba az uyuduğum için bu kadar hassasım. ya da sanırım bugün gerçekten dersten sonra birlikte bir şey yapabilmeyi ummuştum, onun hayalkırıklığını yaşıyorum. öyle veya böyle. sonuç değişmiyor.

şimdi gidip weber'in sanat üzerine söylediği şeyleri okuyacağım çok da umurumdaymış gibi. 

fuuucccckkkkkkkkk 


    who is the weakest link in the chain now? is it I, is it I, is it I?
                           

Pazartesi, Mart 21, 2022

nexus


by rosalyn drexler. https://rosalyndrexler.org/


uzun zaman sonra gelip birden zırvalayacağım, evet.

***

sürekli beni yakın tanıyan o küçük çevremde takıldığım için daha az tanıdığım insanların düşüncelerinden bihaber olduğumu fark ettim. geçen gün üç yıldır filan görmediğim biriyle denk geldim bir kafede, bir hocam mı desem bir abimiz desem bilemedim, öyle bir şey, sosyolojiyle ilgili bir okuma grubu vardı, oraya katılıyordum. kısa bir small talk’tan sonra hemen tabi doktora tezimde ne çalışmak istediğimi sordu, sanat sosyolojisi dedim, onun üzerine konuşmaya başladık. “sen tabi bağcılar’da sanat yapanlara sanatçı demeyeceksin, biliyoruz,” dedi. ben de şok oldum haliyle, “tabi ki diyeceğim,” dedim. “demeyeceksin, şimdi bize şirin görünmek için diyorsun” dedi. (yanında tanımadığım biri daha vardı ama sohbete dahil olmuyordu.) o sırada ateşimin bayağı yükseldiğini hissettim gerçekten. ben elitizme savaş açmışım, kültürel popülizmin kıyısında duruyorum, itham edildiğim şeye bak. benim nelere sanat dediğim konusunda bir fikriniz yok, demek isterdim ama tabi o an şaşkınlık içerisinde insan konuşamıyor, benim gibi zaten sosyalleşme esnasında anksiyete krizleri geçirenler anlayacaktır. “tabi ki sanatçı diyeceğim” diye tekrar ettim kendimi. bu arada şimdi düşününce “bize şirin görünmek için öyle diyorsun” demesi de ciddi tepki gerektiriyor gibi ama niyeyse ona pek sinirli değilim, sanırım en azından dürüst olduğu için. içinden “aynen aynen en iyi sensin” diyeceğine bunu açıkça söylediği için ben de durduğum noktayı ifade edebildim. bir de bunu kötü bir niyetle söylemediğini hissettiğim için olabilir. neyse, bu hikayeden çıkardığım sonuç ne oldu, kiminle konuşursam konuşayım, karşımdaki zaten beni iyi tanıyormuş düşüncelerimi biliyormuş gibi davrandığımı fark ettim. halbuki nereden bilecek tabi… o kadar farklı insanlarla iletişime geçmiyorum ki böyle insanların olduğunu bile unutmuşum sanki. neyse bu yediğim elitist ithamını düşündükçe hala başımdan kaynar sular dökülüyor. marx’a kapitalist demek gibi bir şey kdjshfkjd

*** 

etnografik alan çalışması üzerine bir şeyler okurken aklıma lisedeyken çok apolitik olduğum geldi. ne yerel ne küresel siyaset üzerine bir şey biliyordum ne de en ufak bir merakım vardı. öte yandan politikadan bağımsız olamayacağını bilmediğim sanat veya felsefe çok daha ilgimi çeken alanlardı. bunun sebebinin kişisel olduğunu düşünüyordum bugüne kadar, asosyal, küçücük bir çevresi olan ve gezmek için bile dışarı çıkmayan bir ergenin siyasetle ne işi olur zaten. ama şimdi düşündüm de bu apolitik oluşumda ailemi de sebeplerden biri olarak göstermem gerekir. zira ailem komünist, islamcı, milliyetçi ya da muhafazakar olsaydı çok daha politik olabilirdim, en azından daha fazla düşünürdüm. ama küresel eğilimlere uygun olarak liberal demokrasiyi savunan, yani tam ortada duran ana akım siyasetin çizgisindeydi ailem. tabi aradan çok uzun zaman geçti, 8-10 yıl öncesinden bahsediyorum. yani demek istediğim şu ki liberal-demokrat değerler o kadar verili olarak yerleşmiş ki benim dünyama ben dönüp bunların ne olduğunu bile düşünmemişim. kendimi o alandan soyutlayıp dünyama çekilmişim. ama tabi sonra her şey çok değişti, tam tersine döndü bile diyebiliriz. ben bir yandan büyüdüm, üniversiteye gittim, öte yandan popülist hareketler bütün dünyada arttı ve neo-liberal dönem kısmen sona erdi ve liberal-demokrat değerlerin baskınlığı da zayıfladı. bu sırada ben de siyaset okumaya başlamıştım çünkü yaşamın ne kadar kaçınılmaz bir parçası olduğunu görmüştüm, o çok değer verdiğim etiğin nasıl politikadan ayrılamayacağını, kişisel bir yaşam tarzından çok daha fazlası olduğunu. ülkede veya dünyada her ne olursa “haberdar” olmayı bu etik-politik sorumluluğumun bir parçası olarak gördüm, hala da öyle görüyorum. hatta twitter kullanmaya da bu yüzden başladım. bu sorumluluk bazen çok yorucu ve yıpratıcı oluyor, evet.

*** 

şarkıları sevsem bile replay etmem ama şu şarkıya aşırı takıldım. 

                                                                    If I could act on my revenge, then, would I?


 

Pazartesi, Kasım 22, 2021

abartılmış bir etkinlik olarak kitap okumak ve entelektüel kurgusu


ne zaman yaşam için en gerekli olanları üretenler ve bunun bilgisi böyle küçümsenir hale geldi?

sanırım lisede fark ettim bu durumu. çünkü dersleri dinlemeyip kitap okuyordum ya da derse girmeyip kütüphaneye gidiyordum ama yine de kitap okuduğum için bana onur belgesi veriyorlardı. hatta müdür yardımcısı beni kütüphanedeki masanın üzerinde boylu boyunca yatarken bastığında bile kızmamıştı -kitap bile okumuyordum o sırada yani, hatta neden derste değilsin bile dememişti. çünkü orası kütüphaneydi ve tek mutasarrıfı bendim. 

biraz geç fark etmişsin diyebilirsiniz belki ama daha önceki hocalarım derste kitap okumama kızıyorlardı o yüzden olabilir. aileme gelince bir öğretmen olan annem de çok kitap okuduğum için bana kızıyordu, hatta kitaplarımı saklıyordu. ben evde kitap okurken hala biraz gerilirim, annem laf edecek diye.

neyse, bu yazı hayat hikayeme dönmeden toparlayayım. sonra üniversiteye geçtim, aa bu kız çok okuyor buna okuma grubu yaptıralım dedi içinde bulunduğum dernek. ama bundan öte resmen şu mantıktalardı: yağmur iyidir çünkü çok okur. o zaman da hep şey diyordum, okumak basit bir alışkanlık sadece, oyun oynamaktan farksız. ikisi de benim için aynı amaca hizmet ediyor: gerçeklikten kaçmak. gerçekten de roman öykü okumaktan bahsediyorsak eğlenceli bir hobi hepsi bu. romandan öğrenilen kadarı -çok bir şey değil- oyunlardan da öğrenilir ve ikisi de alışan için eşit derecede eğlencelidir.

bir açıklama: bir insanın çok okuması türkçesini asla iyi yapmaz. konuşmayı beceremediğim gibi türkçe sınavlarında da feci batırıyorum.  

işte böyle zamanla gıcık olmaya başladım insanların kitap okumanın çok önemli değerli bir şey olduğunu düşünmesine. ha bir de "ne kadar değil ne okuduğun önemli"ciler var ki bunlar da ayrı bir elitist grup. ama zaten temelde kitap okumak, entelektüel olmak, akademik eğitime sahip olmak ne zamandan beri bu kadar değerli ki?

neyse cevabını bauman'ın yasa koyucular ve yorumlar kitabında buldum. (bundan sonra birden çok ciddileşiyor yazı.)

entelektüel olmak, "hakikat, yargılama, dönemin zevki" gibi kendi uzmanlık alanının ötesindeki evrensel meselelerle uğraşmaktır. bauman, entelektüelin çalışmalarının modern stratejisini ifade etmek için "yasa koyucu" terimini kullanıyor. entelektüellerin sahip oldukları bilgilerin "dünyadışı" olduğuna dair bir imaj var. bu da toplumdaki şu inancı ortaya çıkarıyor: onların "onaylama (veya geçersiz kılma) hakkı ve görevi" vardır. "fikirlerle ilgilenmek" ile fikirlerin etkileriyle ilgilenmek arasındaki ayrım, geniş anlamda aydınları ifade eden "dini kurucular" (entelektüelin kökü olan) ile "sıradan insanlar" arasında bir ayrıma dönüşür. bu ayrımın bir sonucu olarak, toplumsal güç, statü, nüfuz, "toplumsal olarak üretilen artı-değer"e ulaşım, bu kurucuların eline kayar ve "bağımlılık ilişkisi" kurar. düşünenlere bağımlı hale gelenler birden sıradan insanlar olur; eksik ve yetersiz hale, başkalarının müdahalesine muhtaç hale gelir.

ilkel ya da gelişmiş, karmaşık, medeni gibi kavramlar belirli bir egemenlik yapısının yeniden üretilmesini sağlar. hizmet ettikleri egemenliğin yapısı değişse de, bu tür tüm kavramlar entelektüeller tarafından icat edilmiştir veya mantıksal olarak cilalanmıştır. aslında bu zihinsel eksikliklere -ahlak ilkelerin yeterince kavranamaması; öz düşünme, rasyonel öz analiz yokluğuna- atıfta bulunur. böylece bilgi yüceltilir ve bilgiye sahip olmak üstün olmayı meşru hale getirir.

erdemin ancak öğretim yoluyla elde edildiği fikri de bunun bir parçası. bu yüzden insanların "eğitilmesi gerekiyor. bir de "uzman" var. uzmanlar insanların davranışları değiştirilmek veya şekillendirilmek istendiğinde ortaya çıkarlar. kendini üst bir yaşam biçimine sahip olarak görür, bir bahçıvan gibi bahçesini budar biçer "kötü otlar"dan temizler. modernliğin ortaya çıkışı, vahşi kültürlerin bahçe kültürlerine dönüşmesidir. ama tabi vahşi kültür ne ki? kültür bile diyemeyiz. tabi ki burada akıl-tutku arasındaki karşıtlık devreye girer. tutku insanın doğal bir yeteneği ama akıl bilgi gerektirir. 

böylece toplumsal düzeni "korumak" için “eğitilmesi” gereken alt sınıflara tehlikeli sınıflar rolü verilir. paradoksal olarak akıl sözde evrenseldir ama onu kullanan birkaç kişi de ayrıcalıklıdır. özellikle fransız devriminden sonra halk gelenekleri küçümsenmeye başladı. köylülük, irrasyonellik ve dolayısıyla aşağılık anlamına gelen cehaletle eşanlamlı hale geldi.

erken modern çağın seçkinlerine göre, gelenekten arınmış insanlar sonsuz bir biçimlendirme kapasitesine sahip olur. böylece aklın tasarladığı bir formun içine sokulabilir. ama tabi seçim yapma hakkı yok burada halkın. görünüşte merkezde halk vardır ama bu halk rızaları olmadan kontrol edilmesi ve zararsız hale getirilmesi gereken bir kitledir. zaten diderot, d'alambert ve voltaire de halkın vahşiliğini, aptallığını ve cehaletini doğrudan dile getirdiler. ha yanlış anlaşılmasın. bu aydınlatıcıların amacı insanları onların seviyesine yükseltmek değil. halk aydınlanma-ma-lı. "eğitilmeli". 

şimdi diyebilirsiniz ki biz post-modern bir dönemde yaşıyoruz, sen bize modern dünyayı anlatıyorsun. birincisi: biçim post-modern olsa da içerik modern. ikincisi: post modernizmin ortaya çıkış nedenlerinden biri de entelektüellerin yaşadığı bu kriz değil mi? çağdaş güven bunalımı, entelektüel bir kurgudur. sırf bu çağda aydınlar, yasa koyucu olarak kendilerine yer bulamıyorlarsa, medeniyet krizi olarak düşündüğümüz şeyi gözden geçirmemiz gerek. çünkü bu, bir kesimin artık ihtiyaç duyulmayan ve işe yarar olmayan kolektif deneyiminden kaynaklanan bir kriz olabilir. 

evet bu yüzden akademideyim. akademiyi kendi içinden vurmaya gelmiştim. 


Perşembe, Kasım 18, 2021

a typical graduate student



wow kuul, yazacak zaman buldum. 

doktora yapmak hiç de doğru bir karar olmayabilir. akademi düşündüğüme ne zaman bu kadar emin oldum ki zaten? evet sanırım para kazanmanın bir yolu -ya da tek yolu- olarak akademiyi gördüğümde. maaşım (burs ama ben maaş olarak bakıyorum bu süreci biraz eziyet olarak gördüğüm için) yattığında bir anlık mutluluk, sonra yine sorumlulukların hatırlanmasıyla gelen stres. tabi paradan bahsettiğimde yüksek meblağlardan bahsettiğim sanılıyor. yanlış. ben sadece beni geçinme derdine sokmadan geçindirecek kadar paranın peşindeyim.

tabi bahaneler bulabilirim. yüksek lisans yapmadan doktoraya başladığım için bu kadar zor diyebilirim ama sınıfta yüksek lisans öğrencileri de var. ingilizce anadilim değil nihayetinde de diyebilirim. düzenli çalışma disiplinim de yok. türlü nedenler sayabilirim neden bu sürecin eziyet olduğuna dair ama eninde sonunda hepsinin nedeni benim yetersizliklerim olduğu için hocaları filan suçlamam çok da ikna edici değil. kimi zaman keyif alsam da -sonuçta okuyorum- bir şeyleri yetiştirme stresi içinde okumak hiç hoş değil. yazma kısmı zaten yorucu. her hafta koca koca kitapların boşluklarını bulmaya çalışıyorum eleştiri yazabilmek için. 


brueghel'in bu tablosuna bayılmamak mümkün değil. gerçi her şeyi çok iyi.

başka şeylerden de bahsetmek isterim ama bu doktora yüzünden pek bir şey yaptığım söylenemez. 

müzelerle ilgili bir ders aldığım için birkaç tane sergi ve müze gezme fırsatı buldum. tahmin edilebileceği üzere bu dönemki en güzel dersim buydu. amerikalı müthiş bir kadın olan prof da dünyanın en kuul en anlayışlı insanı olabilir. son bir sergim kaldı, onu da gezince beşinin de hakkında yazmak istiyorum buraya. iki de oyun izledim belki onlar hakkında, belki izlediğim iki anime. falan filan. ama şuan bu yazıyı yayınlayacağım yoksa ayları bulabilir diye korkuyorum. evet boş bir yazıydı farkındayım. but this is how i feel. so. 


Pazar, Mayıs 09, 2021

no memory


anselm kiefer - des herbstes runengespinst, 2006

yağmur yağmış fark etmemişim. açık kalan penceremden içeri girmiş, kilimi ve parkeleri ıslatmış. başımı uzatıyorum. mis gibi hava. dünyanın en eski kokusu. ıslanmış toprak ve çimen. bu tertemiz hava korkunç bir hüzün hissettiriyor? kalbim paramparça oldu durduk, fazla dayanamadım, kapattım pencereyi. bilincim hiçbir şey hatırlamıyor bu havaya dair. benim için dün bile yok. ama bilinçaltımda ya da bedenimin hafızasıdır hatırlayan belki, hayli karanlık bir şeyler olsa gerek. ne yaşamış olabilirim en fazla diye düşünüyorum, beni bu kadar üzmüş olan şeyleri hatırlamam gerekmez miydi? ama yok, hiçbir şey hatırlamıyorum ama ağlamak istiyorum. çok güzel hava çok güzel ben çok kötü hissediyorum çok ağır geliyor dayanamıyorum. durduk yere kedere boğuldum. masamdaki kavanoza bakıyorum. yanlışlıkla kırdığım bitkinin dalını koydum içine biraz suyla. ölmedi ama yaşamıyor da. dal da bana bakıyor. böyle dik dik hem de. dostça olduğunu söyleyemem, niyeti iyi değil. zaten gece olduğuna göre karbondioksit salarak intikam almaya çalışıyor olabilir. alsın bakalım. boş boş oturuyorum. yirmi dört yaşındayım. her şey için geç kalmışım. yeteneklerimi boşa harcadım. elimden geldiği kadar iyi bir insan oldum ama yetmiyor. herkesten özür dilerim. 



Pazar, Ocak 03, 2021

yeni yılın ilk günleri



yatakta, ufo açık, oblomov’u okurken yeniyıla girdim. tek bir havaifişek sesi bile yoktu. kitabı bitirmeden edemediğim için geç uyumuş dolayısıyle geç uyanmış oldum.

perdeleri kaldırıp güneşin odaya girmesine izin verdim, sonra çamaşırları astım. ardından kahvaltı hazırladım, bu sefer yalnız değildim, babam vardı. kahvaltıdan sonra makalem için okuma yapmaya başladım. bir ara balkona çıkıp güneşlendim. öğleden sonra bahçede basketbol oynadım, biraz ip atladım, barfiks çekmeye çalıştım ve tabi ki çekemedim. ben de mandalina yedim.

sonra eve döndüm. rüyamda bir arkadaşımı görmüştüm, ikindi vakti ona mesaj attım ve gördüğüm rüyayı bir öyküye çevirdim. sonra beni yemeğe çağırdılar, çamaşırları toplayıp yemeğe gittim. dışarıda yedik, güzel bir manzara vardı, biraz soğuktu ama buna değerdi. yemekten sonra bir aydır yazamadığım cevap maillerini yazdım. 

sonra yeniden tezim için yaptığım okumaya döndüm. ama çok geçmeden atölye dersinin olduğunu anımsadım ve sonra bugün de çok çalışmamış oldum. dersi dinlerken bir yandan arkadaşlarımla çekildiğimiz bir fotoğrafı çiziktirdim. 

sonra da yatağımda andre maurois'nın çocuk kitabı "şişkolar ve sıskalar"ı okudum. hala emin değilim çocuğumun okumasını ister miyim, belki dokuz yaşından sonra olabilir, en azından bir şeyleri ayırt edebilir hala gelmesi lazım.

rüyamda irfan'ı gördüm. irfan'ın var olduğunu unutuyorum bazen, sonra böyle arada rüyama girip kendini hatırlatıyor. rüyamda iyi görüyorum onu hep sonra uyanınca da niyeyse hep böyle güzel anlarımızı hatırlıyorum. üzücü oluyor bu, keşke arkadaş kalabilseydik diye hayıflanıyorum. 

ikinci gün de farklı geçti diyemem. kahvaltı, basket, yemek, bir başka zoom atölyesi, kapanış. akşam da biraz okuma. ha bir de lise arkadaşıma ahlaksız isteklerimi itiraf. kulağa nuri alçoymuşum geliyor ama öyle şeyler değil. bu uzun bir konu, başka bir zaman buraya da dökerim belki içimi.

gece uyuyamadım, arkadaşlarımla çekildiğimiz fotoğraflara videolara bakarken saat üç oldu. pandemiden önce yaşadığımız o güzel zamanların ne kadar güzel olduğunu anlamak için mi oldu bu pandemi? her gün dışarı çıkıp herkesle görüşebileceğimiz zamanlar gelecek mi? 

bugünse erken uyanmama rağmen yatakta dönüp durdum. kalkmak istemedim bir türlü. kahvaltıdan sonra da balkonda güneşlendim. tembellik üstüne tembellik yani. sonra zoraki oturdum ders başına, biraz baktıktan sonra arkadaşım aradı, iki saate yakın da onunla konuştum. sonra akşam yemeği. yine ders. bütün gün bir yandan da müzik dinliyorum.

işte akşam oldu. çayı demledim. müzik, ders, bir yandan wp derken uyku vakti gelecek. iyi geceler.... ikibinyirmibir, bana aksiyon getir.