Çarşamba, Ocak 16, 2019

mümkünsüz


9 şubat 2017

bu kimin öyküsü bilemiyorum. elbette sizleri tanımadığım için bunu hangi niyetle yaparsam yapayım benim hakkımda olacak. bu arı soktuğu için öleceğini sanıp korkusundan bayılan arkadaşımın öyküsü de olabilirdi. aslında bunu severdik ve gülerdik, absürd bir şekilde yazardık.

az sonra yemeğe giderim, yalnız başıma tabi, bir de kedi olur yanımda oturan. klasik bir ellili yaşlar kedili teyzesi olacağımı düşünürdüm. yalnızlık deyince aklıma bunun gelmesi tuhaf mıdır? her neyse, düşündüğüm buydu ama sonra dedim ki kendine, sanki şimdi de öyle yaşıyorum. ilginç kitaplar var rafta ama hiçbiri ilgimi çekmiyor. kulağımda tanımadığım bir kadının sesi var. sözleri anlayamıyorum pek, odaklanamıyorum da. elime bir ismet özel geldi, bir iki satır ve sonra inanılmaz bir öykü doğar mesela. arada olur böyle şeyler olmaz mı? çok nadirdir tamam, bunu inkar eden yok. ama mümkünsüz değil. onun yerine doğuda mizah diye bir kitabı çektim aldım, bir iki karıştır, geri koy. havamda değilim, ortada. kolum da ağrıyor galiba. yoldan geçen birini durdurup hayatını anlat diyesim var.

bugünlerde kafama takılan bir şey var mı? yani aşık olamayışım ve geçmişten kalan hüzünler dışında. yeni bir soru? avluda bir tane vardı. fakat başkasına ait gibi geldi, emin olamayınca almadım ben de. orada bıraktım. sahibi alır diye düşünüyorum. ama yokluğunu fark etmeme ihtimali de var. çok da mühim bir soru değildi. her neyse, soruyu orada bıraktım. 

16 ocak 2019

2012 aralığında yazmaya başlamıştım ilk kez. hesaplayamıyorum şimdi altı yıl mı oldu yedi mi? ne korkular vardı içimde o zamanlar. ilk kez yazdıklarımı insanlarla paylaşacaktım. annem babam yazıp yazıp duruyorsun da bir şey göremiyoruz derlerdi. korkuyordum elbet. sırlarım ortaya çıkacaktı, gizlediğim bene dair daha birçok şeyler. banner mı deniyordu onu bile unuttum, değişeyim diyorum, benim için fazla neşeli fazla genç. ne diyordum? evet, yazdım, hep bir kendimden, hep trajediden. hubris hep içimde ve hamartia hayatımın toplamıydı.

saat 04.48. uyudum uyandım. tatilim başladı. filmleri beynime dayadım. düşünme düşünme düşünme. kim olduğumu nereye gideceğimi bilmesem ne olur. zeki miydim gerçekten öyle diyorlar, elimden tutsalar büyük bir filozof olurmuşum. şimdi ne oluyorum? elimden tutmadılarsa. ben pek inanmıyorum. çalışmak emek vermek büyülü ve yüce bir şey gözümde. belki de bu yüzden tembellik ediyorum. yani tabi, modernizmi filan da suçlayabilirim bunun için.

bazen durur ve düşünürüm, bu anı yirmi yıl sonra bile hatırlayacağım derim. ama işin aslı, hatırlamıyorum. melankoli içinde geçen anlar birbirini takip eder, her biri eşsizdir, bir film sahnesi bu diye düşünürüm, nasıl çekeceğimi planlarım. fakat gerçek şu ki her biri kafamdan hiçbir iz bırakmadan uçup gidiyor. hatırladıklarım yalnızca aksiyonun yüksek olduğu hatıralardan ibaret. yalnız çok uzak geçmişten, çocukluğumdan anımsadıklarım önemsiz sahneler. aynaya baktığım bir fotoğraf karesi beliriyor zihnimde ya da oyuncaklarımla oynarken.


resimlerin hepsi chungking express'ten.

güzel filmler kısmındayız.

habemus papam/bir papamız var (2011), papa seçilen ama olmak istemeyen bir kardinalin komikli öyküsü.

die welle/dalga (2008), otokrasinin ne olduğunu anlatırken bir çeşit oyun kurmaya karar veren öğretmen ve öğrencileri üzerinden faşizmin duygusal kökenlerini araştırıyor.

kiarostami'nin nema-ye nazdik/yakın çekim (1990) filmi, ünlü bir yönetmen gibi davranıp dolandırıcılıktan suçlanan bir adamın öyküsünde gerçek ve kurguyu sorguluyor.

daha az bilindik olduklarını düşünüp bunları vurgulamak istedim. bunlar dışında çok tatlı, muhakak tavsiye edebileceğim, zaten oldukça ünlü filmler olduğunu düşündüğüm liste şöyle uzuyor:

jean luc godard - band a parte (1964)
jim jarmusch - dead man (1990)
wong kar wai - chungking express (1994)
tim burton - edward scissorhands (1990)
coen kardeşler - o brother where art thou (2000)
mike nichols - the graduate (1967)

ve lanthimos'un bütün filmleri ağzınızı burnunuzu kırmak için idealdir.

Cumartesi, Eylül 08, 2018

kolay değil dönmek

geçen sene bugünlerde çektiğim bir resimdi ve
ilginç
şuan tam olarak ne hissettiğimi anlatıyor


deneme 1 

kaç kez geri dönmek istedim, bundan daha çok kez yeniden yazayım diye geçirdim aklımdan. aradan geçen dört aydan fazla zaman olmasa daha kolay dönebilirdim belki. yazmayı bıraktım mı tamamen bilmiyorum belki de. en son ne zaman yazdığımı hatırlayamıyorum. sadece buraya değil, herhangi bir yere, herhangi bir şekilde.

hayatım hiç beklemediğim bir yönde şekillenirken ben tuhaf bir bilinmezlik içine sürükleniyorum. yirmi yıl aşk nedir diye sorduktan sonra yirmi birinci yıl cevabımı aldım.

deneme 2

buraya son yazımı yayınladıktan sonra beş koca ay geçti. o günden  iki gün sonra bir arkadaşım -burada kendisinden tiyatro ile ilgili kısımlardan küçük bey veyahut ferit diye bahsetmiştim- birlikte gittiğimiz bir konser sonrasında bana birtakım duygularını ifade etti. sonrası sancılar kıvranmalar ikimiz için de hem çok güzel hem zorlu bir dönem.

deneme 3

kolay değil dönmek

deneme 4

ne yaptım bunca ay? gönüllü ders anlattığım vakit geçirdiğim çocukların yanına gitmeye devam ettim. leyla ponçik'i sevdim bol bol her defasında. sonra dersler vardı tabi, onların ödevleri. tiyatroya iki defa gittim, pek güzel oyun yoktu. film festivalinde beş tane film izleyebildim, çok öveceğim bir film olmadı. radiogram tatlı bir filmdir. namme de etkileyici idi. felaket olanlar: düğünümüz var ve dört köşeli üçgen.

denize gittik dün, beni de arı soktu. böyle de bir talih. ha yine yüzdüm rahatça atladım zıpladım orası ayrı. ama gittikçe kötüleşiyor. zehir yayıldı.

deneme 5

yedi ay oldu.

yazmak istiyorum ama unutmuş gibiyim. nasıl nasıl yeniden bulurum kendimi?

kemana başladım yeniden. en son bıraktığım yere kadar geldim üç derste. bu kadar çabuk toparladığım için sevindim ama sonra final dönemi girdi araya. şu aralar yine kendime hoca arıyorum.

latin çiçeklerim açtı. susuzluktan hoşlanıyorlar. bol güneşi ve rüzgarsız havaları seviyorlar.

aşk üzerine güzelleme yapacak değilim. ama daha önce düşünmediğim ve hissetmediğim şeyleri deneyimliyorum bunu inkar edemem. bir insanla her anı birlikte geçirmek arzusu. eskiden hep sıkılacağımı düşünürdüm. çok acayip bir şey.

deneme 6

bir ay oldu rahat elime kemanı almadım yine. bazen kavga ediyoruz hemen barışıyoruz ama bu üzüldüğümüz gerçeğini de değiştirmiyor. başta ağlıyordum alışık değildim buna. bir de zaten hemen dolar gözlerim. zamanlar her şeye alışıyorsun. alışma, demişti. ama elimde değil. her zaman ağlayamam. annemin yüzüne bakarken ağlasam olmaz ki.

fransızca öğrenmeye başladım. kitap okuyorum film izliyorum her zamanki gibi işte. onda bir değişiklik yok.

deneme 7

sanıyorum yedi yıldan fazla oldu. bu odada bir şeyler yapmak, yazmak, okumak, resim yapmak, uyumak. hiç bu kadar zavallı olmuş muydum hatırlamıyorum. kalemler boyalar önümdeyken hiçbir şey çizememek. kitaplara öylece bakmak. cümle kurmaktan bile acizim. sanki söyleyecek hiçbir şeyim kalmadı. halbuki aşık oldum ben. bana çok ilham verecekti çünkü tam da beklediğim gibi bütün duygularımı doruklarında yaşıyorum. belki mesele budur. belki şuan hayatı yaşıyorumdur  ve yazmak arka planda kalmıştır. düşünüyorum da ne zaman yazsam bunlar arka planda kalmış olduğum anlardı. gözlemci ya da bir yabancı. şimdi hayatın içinde miyim?

merak ettiğim bir şey vardı. daha önce hiç aşık olmamış bir insan aşık olduğunda bunu nasıl anlayacak? bu yüzden sorardım nasıl bir duygu diye. şimdi bana sorsalar şunu derim kısaca, aşık olduğunda anlarsın ve şüphe duymazsın, merak etme. bunu biliyordum diye düşündüm. aşk diye bir şey varsa budur. bütün geceler uyumadan önce onu düşündüğün düşlediğin bir şeydir. başka şeyler sana eski verdiği zevki vermez olur. hayatta yapmayı sevdiğin ne varsa birkaç ton renksizleşir. ancak onunla birlikteyken renkler gerçekten renktir.

deneme 8

yoruldum. hiçbir şey yapamıyorum.

skhizein diye bir kısa film var. fazla güzel. kendimden mi uzaktayım? bütün düzenim bozuldu mu gerçekten? elbette çok değiştim. bundan memnun değil miyim? değil miyim?

bildiğim bir şey varsa kendi başıma kaldığımda böylesine mutsuz oluyorsam işlerin yolunda gitmediğidir. çünkü ben, ben paul muad-dib yalnız kalmaktan büyük zevk alırım. çünkü kendimi -en azından zihinsel olarak severim. kendi sınırlarım içerisinde mutluyum. her zaman yapacak çok şeyim olduğu için canım sıkılmaz.

ya da bunların hepsi, yani ben kendimden 91 cm uzaktayım.



Perşembe, Aralık 21, 2017

bir kadının suya değiyor ayakları

20.12.17

bir buçuk ay olmuş yazamadım bloguma, ben bile sandım ki bıraktım blog yazmayı. on ikisinde beşinci yılı doldu blogumun. beş yıl be kardeşim, sözde en güzel gençlik yıllarım, on altı yaşındaydım bu blogu açtığımda, şimdi yirmi bir. ama genelde son sınıf sanırlar beni ya da daha asistan filan. zaten ben de kendimi hissetmiyorum. yani o veya bu yaşta, öyle veya böyle, hissetmiyorum. şuyum diyemiyorum, adımdan bile şüphe duyuyorum. bugün hoca sınıfta adımı çağırdı, anlayamadım, kimden bahsediyor, birkaç saniye kafam bomboştu, sonra elimi kaldırdım, "benim!" dedim ama neden emin olamıyorum bir türlü aradığı kişinin ben olduğumdan? ne zamana kadar benim, nerede bitiyor sınırım?

the neighbourhood - sadderdaze

her sene önceki seneden yazdığım mektubu değerlendirip sonraki seneye bir mmektup yazıyorum. (zaten okul yüzünden bu yılın bittiğini bile ancak idrak edebiliyorum, aralık yirmi bir olmuş.) tabi ki bunu bırakacak değilim ama bir de ilk yazdığım mektubu okumak isterim. 


2017'ye mektup:

"şuan hazırlıktaki rahatlığını özlüyorsun ama memnunsun, zor olsa da güzel lisans, severek öğreniyorsun, bu yüzden notların da iyi. bu sene ablanla birlikte kalıyorsun, enişten florida'ya gitti bir seneliğine. bazen ablanı dövesin geliyor. çoğu zaman ya da. lumineers - sleep on the floor dinliyorsun bugünlerde sık sık. türklere yöneldin, no land, adamlar, kaç canım kalmış, peyk. indie dinliyorsun, çince bazen, bir de yetmişler seksenler var tabi. k-müzik'ten daha da koptun. en son ne zaman dinlemiştin hatırlamıyorsun bile. dernekten ayrıldın ama oradaki arkadaşlarınla görüşmeye devam ediyorsun. okulda radyo pogramı yapıyorsun, bir avuç dinleyicin var. yalnız gezenin düşleri iki'yi yazmayı planlıyorsun. (böyle dememin sebebi sürekli yalnız takılman.) aslında üniversitede iki yakın arkadaşın var, biriyle aslında okulun ilk günü tanışmıştın, salı ve perşembe günleri yemek yerken edebiyat, sinema ve felsefe üzerine sohbetler yapıyorsunuz, beyniniz yanıyor tartışırken ama çok zevk alıyorsun bundan. diğeriyle hazırlığın son kuru tanıştınız, ilk gördüğünde biliyordun, o mühendislik öğrencisi olduğu için hiç ortak dersiniz yok, zamanlarınız da uyuşmadığından nadiren görüşüyorsunuz ama her gün konuşuyorsunuz. her şeyini paylaşabildiğin birisi. lise arkadaşlarınla görüşmeye konuşmaya devam ediyorsun. ilişkiniz tadını koruyor. bugünlerde politikaya geçip sinemadan çap yapmayı düşünüyorsun, sonra vazgeçiyorsun. hatta belki de sosyolojiden yandal? merak ediyorum bölümünü değişmiş ya da çapa başlamış olacak mısın? geçen iki dönemin sonunda ortalaman kaçtı? peki kısa film çektin mi hiç? hala mutlu musun? Xingchi ve Shohei nasıl? hala konuşuyor musunuz? aşık olmayı beceremedin değil mi? peki çöplük nasıl? kedin nasıl?" 

çok sevgili 2018 aralık ayındaki paul;

al işte şimdi de birinci sınıfı özler oldun, rahattım diyorsun, şimdi okul dünyan olmuş gibi, işin gücün ödev sınav sunum. hayatını sorguluyorsun her sabah ve akşam, okul, neden? bu sene de ablanlasın, aranız daha iyi. yılın başında derneğe yeniden girdin, okuma grubu yürüttün. yarın da ikinci okuma döneminin son toplantısı var. yazın o dernekle kamp yaptın, yetmiş öğrencinin karşısında durup onlara felsefe, sosyoloji, psikoloji anlattın. şimdi bir başka eğitim projesindesin. güz geldi, gönüllülüğe başladın. cumartesi günleri risk altındaki liseli çocuklara ders anlatıyorsun. bu onlardan çok seni mutlu ediyor, besbelli. okuldaki sosyoloji kulübünün yönetim kuruluna da dahil olmuş buldun kendini. radyo programını bırakalı çok oldu, hemen sıkıldın zaten. arkadaş çevren de ilişkilerin stabil. politikadan çapa başladın, sosyolojiden de yandala. kendi bölümünü, sinemayı seviyorsun ama ödevleri yapmak zor oluyor senin için, çok vakit alıyor çünkü seninse hiç zamanın yok. gün niçin yalnızca yirmi dört saat? hiç kısa film çekemedin tabi. öykü bile yazamadın doğru dürüst, iki tane belki. xingchi ile eylülden beri konuşmuyorsunuz ama beklediğinden uzun bile sürdü zaten. shohei daha uzun aralıklarla ancak daha istikrarlı yazıyor sana. kedin antalya'da, aylardır görmedin, artık senin kedin bile değil, bunu düşünmek çok acı verici, düşünmemek için kafanı başka yerlere odaklıyorsun. çöplük ise bahardan beri karşına çıkmadı. aşık olmayı da beceremedin pek tabi ama hoşlandın bence birinden ya da sadece inanmak istedin hoşlandığına, herkese anlattın ama kimse de inanmadı işte. çok inanıyordun bu yılın senin yılın olabileceğine. on yediye çok inanıyordun. bir yandan çok şey oldu, olmadı diyemezsin ama her geçen gün daha da bulanıklaşıyor her şey, bilincin eriyor, kişiliğin oturacağına dağılıyor, yargılar koymakta zorlanıyorsun, yargı koyamayınca üzerine kafa da yoramıyorsun. soru bile soramıyorsun artık eskisi gibi, bu yüzden belki, yazmayı da beceremiyorsun. yağmur yağmasa, ağlamasan bir oyun izlerken, sen denizin kıyısında dururken biri gelip "atlamayacaksan orada durma ıslanırsın," demese yaşayamayacağını sanıyorsun. var olmuş olmaktan memnunsun biliyorum fakat hayatta hiçbir şeye inancın yokken ne kadar daha toplumsal kodların normal bulduğu bir hayat yaşamaya devam edebileceğini sanıyorsun? ama bunun dışına da çıkamazsın çünkü sistem-dışı olma ihtimaline bile inanmıyorsun. karamsar mıyım diye soruyorsun kendine? sadece gerçekçiyim diyorsun. gerçek buysa, hiçbir şey iyi olmayacak, her şey düzelmeyecekse eğer, hiç umut yoksa gerçekten, ne için uğraşıyorsun? hayattaki amacım insanların kafasını karıştırmak diyorsun, onların hakikat varsa eğer ona bu yolla ulaşabileceklerini varsayarak. peki sen bu mükemmel karışık kafanla hakikati görebiliyor musun?


Perşembe, Kasım 02, 2017

olup olmadığını bilmediğini bilmiyor



dün sonradan ünlü bir tamburi olduğunu öğrendiğim bir amcayla sohbet ediyorken ve o okuduğum bölümü sorduktan sonra ne yapmayı düşündüğümü sorunca "ben aslında edebiyatla daha çok ilgiliyim," dedim. aslında yazar olmak istiyorum demeye çalışıyordum ama nedense bunu söyleyemedim. evet, doğru, çekindim. neden? bir, çok iddialı olduğunu düşündüm; iki, utandım; üç, kendime inancım yoktu. o bana yüksek lisans yapmamı, kim bilir belki onun gibi trt'de çalışabileceğimi söylerken ben hala içimden "ne yapacağım ben de bilmiyorum, her şey mümkün," diyordum. benzer bir durum okuduğum  bölümler bir yana ben felsefeden devam etmek istiyorum aslında daha çok dediğimde ortaya çıktı. insanlar şaşırıyor. bütün bilimlerin felsefeden doğuşu gibi nihai noktada hepimiz yine felsefeye ulaşıyoruz. ama bu yolculuğun fiziksel dünyada bir karşılığı olmalı. eğer fiziksel dünya dediğimiz bir dünya varsa.

beach boys - dont worry baby

bilmiyorum, hayattaki amacımı bulmuş olduğumu düşündüğüm için mi yoksa birden gelen tuhaf bir farkındalık mı beni çok tatlı bir huzur içine sürükledi. aslında şuan biraz uykum var ama kitap okumam falan lazım. bilge karasu'dan gece'yi okuyorum şimdi. rick and morty'nin son bölümünü izledim bugün ama o kadar da üzülmedim dördüncü sezonu nasıl bekleyeceğim diye (birkaç gün önce bu yüzden mümtaz'a ağlamıştım.) çok tatlı bir rick and morty tişörtü aldım, onunla teselli bulurum bence, sonra baştan filan başlarım belki. havalar soğudu iyice. okulla beraber bu aylaklık ve huzur son bulacak.

rem - drive

yani öyle takılıyorum bugünlerde -bir paragraf yazıyorum, birkaç gün boş geçiyor. çok bir amaçlı olduğumu söyleyemem eylemlerimin. çince ve rusça çalışmaya yeniden başladım, o yüzden mutluyum da suluboya çalışmalarıma uzun bir ara verdim o kötü. üç hafta falan önce saksıya ektiğim karaçam tohumu filiz verdi, bayağı ümidi kesmiştim o yüzden çılgınlar gibi falan mutlu oldum. gidip hemen iki saksı aldım (bir tane aldım da diğeri hediyeymiş) şimdi bir kadife çiçeği tohumum var, onu ekeceğim. bir çiçek tohumu daha almak istiyorum ama belki de ağaç almalıyım. henüz karar veremedim. pendragon, açelya ve siklamen çiçeklerinden bahsetti (o da bunları biliyormuş sadece) ikisi de güzeldi. bilemiyorum, hele bir dükkana gideyim, karar veririm.


o gün neden mutlu filanım onu anlatacaktım aslında. aslında tam bir babanneyim bugünlerde, evde olduğum zamanlar pembe krem beyaz çizgilerden müteşekkil bir battaniyeyi bacaklarıma örtüp kitap filan okuyorum. yoo aslında çok kitap okumuyorum, daha çok 9gag'de takılıyorum. iflah olmaz bir 9gagger'ım ama loli şakalarından hazzetmiyorum. çok canımı sıkıyor onlar. arada reddit'teki sanat çalışmalarına bakıyorum. sonra youtube'da klip izliyorum. boş yapıyorum yani genel olarak. arkadaşlarımla buluşup duruyorum, çene çalıyoruz saatlerce. bazen önemli şeylerden bahsediyoruz tabi, neden var olduğumuzdan filan. bugün rope'la yeni sayko hocam, kitlesel intihar, onun vurulduğu son çocuk, din hakkında falan konuştuk; yani sohbet bu şekilde ilerliyor demek istiyorum. şimdi oturmuş mümtazla yine hayattaki amacımızdan falan konuşuyoruz. dedi ki, bizim inanç eksikliğimiz hayal edemeyişimizden ileri geliyor.


hayal et, diyor mesela. ormanın içinde bir ev, bir masa, bir kahve. çok şükür bir masa bir kahve bulunuyor kolayca. ama bunlar benim yapacağım şeylerle ilgili değil gibi hissediyorum. bilmiyorum. bir türlü hayal kurmayı beceremedim. ne düşünmeliyim dedim? bir film çekmiş olduğumu mu? saçma sapan şeyler. öyle film çekmeyi filan o kadar da istemiyorum. yazar olmak istiyorum ama kitap yazmış olduğumu hayal etmeyi canım çekmiyor. bu hayal bana cazip de gelmiyor doğrusu. yalnızca aşık olsam güzel olurdu. 


okulumun beni çıldırtması, ders programımı üç defa değişmek zorunda kalmam filan dışında aylaklığıma devam ediyorum. silicon valley diye bir dizi var, başrolde bir programcı(?) kodcu (?) görüyoruz, inanılmaz bir sıkıştırma(?) algoritmasıyla bir anda kendi şirketini kuracak pozisyona geliyor. bu diziyi iki bölüm izledim, güzeldi ama ben dizi izleme konusunda fazla beceriksiz olduğum için bıraktım. rick and morty'nin dördüncü sezonu başlayana kadar da beklemek durumundayım belli ki. en az yirmi tane dizi izlemeye çalışıp beceremedim herhalde son bir yılda. arada bir simpsons, futurama, family guy, south park filan bakıyordum, onlardan bile sıkıldım şimdi. kahvaltıda lynch filmi izleyecek kadar abuk bir durumdayım yani anlayacağınız.

aslında bahsedeceğim çok film var, lynch'in blue velvet'i (lynch'e giriş filmi olarak ünlüdür, mide bulandırır ama izletir kendini, freud okursun filmi izlerken sanki.), tarantino'nun death proof'u (tarantino en kötü filmim demiş, ben de onaylıyorum. ayak fetişinin zirveye oynadığı filmdir. dinsizin hakkından imansızın gelmesini konu edinir, güzel kadın görmek için eğlenmek için izlenebilir), haneke'nin happy end'i (diğer haneke filmleri gibi içinizde büyüyen kırıklık, bir kırgınlıkla çıkarsınız filmden ama iyi ki de izledim dersiniz). sonra düşündüm, tarantino'nun sekiz filminden altısını izlemişim ama ben tarantinocu biri değilimdir hiç. haneke'yi nasıl seviyorum ki sadece üç filmini izledim mesela. sevince izlemeye okumaya kıyamıyorum ama ne kadar mantıksız bir şey bu.


astrolojiyle ilgilenmeye başladım. önceden sadece bir iki temel şeyi biliyordum, birkaç aydır bu konuda uzmanlaşmaya doğru ilerliyorum kjrfdmlermf. sunshine sağ olsun, iki blog gösterdi biri junoastrology (ben buna bakıyorum genelde) diğeri de kristindemirci. gerçi şimdi bundan da sıkıldım. kendime yeni bir ilgi alanı bulmam lazım. rusça'da biraz daha ilerleyince genel gramer kuralları ve sesler üzerine bir yazı yazabilirim belki. şimdi bunun için çok cahilim. çince'yle karşılaştıracak olursam ben gramer yapısını çok zor buldum açıkçası ama alfabeyi okumak ve sesleri çıkartmak da çok daha kolay.


şu günlerde seviyorum diye diye sevebileceğime inanıyorum. hedefim yaz gelmeden aşık olmak. tabi ki arkadaşlarım benimle dalga geçiyorlar ve haksız olduklarını söyleyemem. ancak hala en azından nüfus kağıdında gençken bu duyguyu yaşamam gerek! juno bile blogunda oğlakları (oğlak burcuyum) soğuk bulanlar olduğunu yazmış. (ve eklemiş: "hatta daha ileri gidip ”en güzel duyguların katili” olarak görenler de vardır!") ben sağdan soldan odunmuşum, çok duygusuzmuşum, yüzyıllık çınarmışım. arkadaşlarım böyle diyorlar. bana kalsa ben çok sevgi dolu bir insanım da işte dışıma vurmuyorum. vuramıyorum ya da. ama siz de anlayın canım o kadar tanışıyoruz nihayetinde.  

suluboyaya da yeniden başladım çok şükür demiştim, azıcık minimalist çalışmalar da yaptım. kemandan filan iyice uzaklaştım artık, müziğin yalnızca dinleyici olarak bir parçası kalmaya karar verdim. resim çalışmalarıma devam edeceğim. ama çok sabırsızım. istiyorum ki hemen olsun bitsin, halbuki uzun zaman alır bir çalışma. almalıdır da. bilincindeyim ama güdü kontrol sorunu var belki de biraz bende? sabretmem gerek. 


şuan faulkner'ın ağustos ışığını okuyoroum. boun'un kütüphanesinden elime geçti, murat belge imzalı. bayağı güldüm. çevirmen imzalı kitap. in an ılm az. baskısı annemle yaşıt.

zazie metroda'yı önce le monde'un yüzyılın yüz kitabı listesinde görmüştüm (liste götüm!). tabi o fransız ağırlıklı bir listedir, doğal olarak. ama yine de o listede okuduklarımın hepsi çok güzel kitaplar oldu. bu da onlardan biriydi. o kadar sevdim ki herkese okutasım var. zazie yedi yaşında bir kız çocuğu ama ne çocuk. roman boyunca bütün büyükleri cebinden çıkarıyor (büyük götüm!). tam bir çılgın. tahsin yücel'in sisifos çevirisini korkunç bulmuştum ama bence bu kitabı çok şahane çevirmiş (sisifos götüm!). zazie'nin argosu  o kadar eğlenceli olmuş ki hiç rahatsız etmiyor. olay zazie'nin iki günlüğüne dayısının yanında kalmak için şehre gelmesi ama grevden dolayı metrolar çalışmadığı için hayallerinin yıkılması fakat başka başka olaylar yaşamasını anlatıyor. kadın dansöz kılığında gece sahnelere çıkan artiz dayı-gabriel, onu inanılmaz sakin karısı marceline, zazie'nin aklını karıştırdığı şoför charles, yine zazie'nin  gül koklattırmadığı herkese aşık olan dul hanım, kılıktan kılığa giren dedektif(?) derken kısacık ama rengarenk ve çok keyifli bir kitap olmuş. yazarımız cümleler arasına felsefi göndermeleri sarkastik bir yaklaşımla serpiştirmiş.

kırmızı saçlı kadın'ı planımda olmadığı halde ortaya çıktı. ben pamuk kitaplarını bazen çok seviyorum bazen sevemiyorum. kara kitap ve beyaz kale'yi çok sevmiştim. kar'ı da aradan çok uzun zaman geçti ama o zaman etkilendim diye hatırlıyorum. yeniden okuyacağım. masumiyet müzesi'ni yeniden okumuştum yazın müzeye gideceğim diye, hala gitmedim ama o ayrı bir konu. çok sıkılmıştım okurken. pamuk, kitaplarını bir iki ayda okunacak diye düşünerek mi yazıyor acaba, sürekli tekrar düşüyor ama bu en fazla tekrarlar yaptığı kitabıydı ve şimdiye kadar okuduklarım arasında en sevmediğim kitabı da oldu aynı zamanda. şimdi spoiler vermek istemiyorum ama postmodern kasıyorsa bile -yani bilinçli bir amatör yazar hissi uyandırmak istemişse bile-   böyle kasmasın, ciğerim soldu. ha yine çok akıcı bir pamuk kitabıydı, ona lafım yok. ama sevemedim be abi. oidipus'un da cılkı çıktı artık yeter. başka konular bulun be.

bilge karasu'nun susanlar'ını okuduğumda çok etkilenmiştim, iki sene filan oluyor. yerli öykücü-romancılar arasında çok eşsiz bir rengi vardı ve çok naifti. ama sonra denk gelmedi de okuyamadım işte. şimdi neredeyse ardı ardına iki kitabını okuduğum için bir iki yıllık ara daha verebilirim.  kısmet büfesi, yazarın deyimiyle metinlerden oluşuyor ama bunların çoğu basbayağı öykü işte. özellikle kitaba ismini veren öykü ve "düş balıkçıları" gerçekten çok güzeldi. adamın hem hayal gücü inanılmaz, hem tasvirleri, hem dili. gece de postmodernizmin muhtemelen türk edebiyatındaki en güçlü romanlarından biridir. bir sürü metafor var, okurken sürekli kafanız bunlarda oluyor. ne oluyor anlamıyorsunuz, anlamadıkça daha çok okutuyor kendini filan. kitabın yarısı altı çizebilir söylemler zaten.

"bir düş içindeymiş gibi yaşıyor, kendi sözlerinizi de, başkalarının sözleri kadar, kolayca unutuyorsunuz." (s.132)

"dördümüzü birden yatakta düşünmeye çalışacağım. dördümüzü birden yatakta, birbirimizi hırpalamadan, parçalamağa kalkışmaksızın, içimizdeki birikmiş bütün hınçları, öfkeleri, güdük bencillikleri sevgiye dönüştürerek sevişir durumda gözümün önüne getirmeye çalışacağım. gülünçlüğümüzün büsbütün ortaya çıkması için. durmadan kendimize de yakınlarımıza da -en yakınlarımıza, başta kendi kendimize- yalan söylemek zorunda kaldığımıza, her şeyin düzmece bir durum, bir duygu oluverdiği bir dünya kurduğumuza göre bu yalanları sonuna dek götürmek, patlayacak kerteye vardırmak gere. öyle ki yalan söyleyemez olalım. ya da ölelim." (s.163)

romanın son bölümü, tek bir soru sorar:
"bunları yazmakla çıldırmaktan kurtulunur mu?"



on sekiz gün önce toprağa tohumunu koyduğum iki çiçeğim (kadife karagöz ve hüsnü yusuf) on iki önce filizlendiler ve bugün itibariyle yaklaşık beş santim boyuna ulaştılar. bir gün gelip çiçek açacaklarına inanmak gibi inançlar olmasa sanırım yaşamaya devam edemezdik.

detachment diye bir film izledim sabah, pek pek ağladım izlerken -bu da gerçek bir ağlama seansı değildi ama gözyaşları vardı. american history x'in yönetmeni tony kaye'dan. yine bir öğretmen, okul, çocuklar, öğrenciler üzerinden ilerleyen ama insan olmak üzerine bir film. bütün yüreğimle tavsiye ederim.

tüyap yaklaşıyor (4-12 kasım) o yüzden ben de kasım ayı için kitap alışverişini güzel indirimler olursa fuardan yapmak istiyorum. ama olmazsa da... internet bunun için var. neden bilmem eskiden kitapçı gezmeyi çok severdim artık cazip gelmiyor. belki kendime kitap almamam gerektiğini söyleyip durduğum içindir. bir gün çok zengin olursam yeniden zevk alabilirim belki kitapçı gezmekten. 

okul başladığından beri nevrim döndü. ben kimim, burası neresi? kaybolup duruyorum, dersler gözümü korkutuyor ama yine de oturup çalışmıyorum. yarın diyorum, yarın okuyacağım makaleleri. sonra da buraya geldim işte.

Çarşamba, Ekim 04, 2017

perdeden üç oyun

geçen sene birden devlet tiyatrolarına sardım -her yıl başka bir şeyin sapıklığına koşuyorum. tamam biraz abarttım, sadece yedi oyuna gittim aslında. çoğu yalnız başıma, bazen ablam ya da arkadaşlarımla. hiç beğenmediğim de oldu bayıldığım da.  şimdi yeni sezonda da oynayacağını gördüğüm üç oyunu yazacağım, belki ilginizi çeker diye. (eğik yazılar devlet tiyatrolarının sitesinden alıntıdır.)

yaşamak denen bu zahmetli iş


30 yıldır leviva ile evli olan yona, bir gece karısını terk etmeye yeltenir. buna sebep olan sıkıntı ve bıkkınlık, onların özelinden, belki de yüzyıllardır kanayan bir yara olan “evlilik” ve yaşam üzerine yapılan bir sorgulamaya dönüşüverir. kim için yapılır evlilik? kadın ve erkek evlendikten sonra bir adanmışlıkla yaşamak zorunda mıdır? bağlılık, gerekli ve olumlu bir etki midir, yoksa muhatabını sardıkça boğan bir canavar mı? hep hayatı ıskalamaya mahkum muyuz? yaşamak denen bu zahmetli iş, tüm bu sorgulamaların odağında duran çarpıcı bir kara mizah örneği.

aradan uzun zaman geçtikten sonra bile şüphesiz izlediklerim arasında en iyisiydi. üç oyuncu var ama gerçekten fazlasıyla yetiyorlar. kadın oyuncu bu sene gördüğüm en iyi oyuncuydu. zaten ülkü duru, bu performansıyla "yılın kadın oyuncusu" ödülünü de almış. o kadar gerçek o kadar samimi bir oyundu ki. kahkahalar attım, ağladım da. herkese çokça tavsiye edeceğim bir oyundu. gitmeden evvel cassie-zd ile konuşmuş ve tavsiye almıştım, bu oyunu çok övmüş, muhakkak gitmem gerektiğiniz ve küçük sahnede izlemem gerektiğini söylemişti. gerçekten de orada izledim ve bütün kalbimle teşekkür ediyorum.


ikinci dereceden işsizlik yanığı


bir cumhurbaşkanı, başbakan’ın kafasına anayasa fırlatırsa, tesadüf bu ya, siz de o gün askerden dönmüş bir üniversite mezunu olarak iş aramaya başlasanız nasıl bir sürecin içinde bulurdunuz kendinizi? güzide memleketimizin insan kaynakları uzmanlarının “modern metotlarla” hazırladığı başvuru-eleme-cevap bekleme badirelerini aşmaya çalışmak bir yandan, eşe dosta, aileye karşı işsiz konumunda olmak öte yandan, kendi başvuru kriterlerinizi tabana vurdurmak ters kroşeden gelirken nasıl olur da sağlıklı, ilkeli, tuttuğunu koparan bir vatan evladı olarak kalırsınız? ya da kalabilir misiniz? durum bu kadar tuhafken doğal olarak yaşananlar da absürd olacaktır. hem keyifli, hem de canınızı yakacak bir kara komedi. 

tek kişilik gösteri -bunu başta belirtmekte yarar var.

çoğu zaman tiyatroya yalnız giderim, sinemaya da. böylece ne istersem onu izlerim, yanımdaki beğendi mi sıkıldı mı ne hissediyor diye gerilmem. ancak o zaman irfan sürekli beni tiyatroya götür diye ağlıyordu -abartıyorum denemez- ve onu da götürdüm. gerçi ben götürmesem başka arkadaşımız çağıracakmış; oldukça tuhaf bir şekilde üç senedir sık sık oynanan bu oyunu izlemek için aynı akşama bilet almışız. (daha önce perdedeki oyunlar hakkında falan konuşmuştuk, hangileri rezildi, hangisini tavsiye ederiz şeklinde ama nadiren konuştuğum birisi. çap'a kabul aldığımı bana haber veren kişi. böyle bakınca, ayda iki kez falan görüyorum, o kadar da yabancı demesem iyi olur belki - bana hep "siz" der, hoşuma gitmiyor değil. kendisine küçük bey diyelim, benden büyük ama bu ona uyuyor.) üstelik komik olan çıktığımızda hepimizin "bu neydi ya?" "çok kötüydü çok" diye ağlaması. gerçi sonradan irfan beğendiğini söyledi ve ben de o zamanki kadar korkunç olduğunu düşünmüyorum. yalnızca fazla uzamıştı ve yüzeysel gelen espriler canımı sıkmıştı. ama benim gibi sürekli işsizlik üzerine kafa yoran biri için -insanın gelecek planında olunca tabi- güzel bir deneyimdi yine de diyebilirim. eğer beklentiniz yüksek değilse eğlenebileceğiniz, biraz da işsizliğin acılı kısmını paylaşabileceğiniz bir oyun olur.


cehennem


cehennem, düşüncelerimizi kodlayan, yaşamı gerçeklikten koparan ve şiddet dürtüsünü tetikleyen sanal dünyanın gelecekte duygularımızı da ele geçirme boyutlarını bilimkurgu atmosferinde tartışıyor. 

bilim kurgu ve tiyatro. insan gerçekten bağdaştıramıyor, kitaplar, fimler, çizgi romanlar, çizgi diziler. bunların hepsi çok anlaşılabilir. en azından benim için öyleydi ve izlediğim ilk bilim kurgu temalı bir tiyatroydu. oyun başladığından çeviri olduğu için diyaloglar çok canımı sıktı -hep sıkar, çeviriden nefret ediyorum. ama sonrasında kelimenin tam anlamıyla kendimi kaybettim. o kadar kaptırmışım ki o en can alıcı sahnesinde -izlediğinizde hangi sahneden bahsettiğimi anlayacaksınız- hığaaa diyerek ellerimle ağzımı kapattım, şoklar geçirdim. gerçekten çok iyiydi, konusu, olay örgüsü, karakterler, sorguladıkları; hepsi inanılmazdı. (yine tesadüf bu ya, küçük bey'le bir görüşmemizde şöyle demişti "dün akşam bir oyun izledim, inanılmazdı. cehennem..." ben de "yaaaaa harikaydııı" diye atlamıştım tabi. sonra o da diğer arkadaşlara "o zaman... siz çıkın, bizim konuşacak çok şeyimiz var," gibi bir şey söylemişti. tabi bunlar hep mealen, yoksa aradan geçmiş aylar aylar nasıl hatırlayayım? ama böyle etkilenmiştik işte oyundan.) 

eğer yeni oyunlara gidersem -şimdilik gözüme avrupa'yı kestirdim ve şu herkesin ayılıp bayıldığı profesyonel'e gitmeye de çok kararlıyım- veya gittiklerimden yeniden oynananı görürsem yazacağım efendim. saygılarımı sunuyorum. 


Pazartesi, Ekim 02, 2017

hayır en çok ben devrimciyim



eylül'den hiç hazzetmem de ekim'i pek severim. güneş eteğini ancak çekmiştir ve arada kalmışlık sona erer yavaşça. bir de bende yalnız kalma arzusu zirveye çıkar. (sonbahardan değildir herhalde, olabilir mi ya? bu kadar basit mi? neden olmasın tabi.)

ilginçtir ki halkımız benim izlediğim filmleri ya da okuduğum kitapları çok da umursamıyor. laf arasında geçebilir diyor ama abartma, ilgilenmiyoruz diyor -gerçek şu ki ben de kitap eleştirilerini pek okumuyorum. bunun için üzülecek değilim, böyle havadan sudan mırıldanmak benim için de daha çekici.

sonbahar bütün kültür-sanat etkinliklerini toplamış geliyor. şuan beyoğlu sahaf festivali var (yarın son gün), filmekimi başladı, devlet tiyatrosu kapılarını araladı, şehir tiyatroları aktif, kasım'da tiyatro festivali, fransız kültür merkezi -sanıyorum bugün koyulan afişte gördüğüm kadarıyla- ekim sineması dolu dolu, akbank sanat etkinliklerine devam ediyor, bir ay içinde üsküdar sahaf festivali de olur, bienal devam ediyor derken gidilecek çok yer ve bende de boş bir ay var. (en güzel kısmı da bu zaten)

beyoğlu'ndaki sahaf festivalinde çok uzun süre kalamadım, bir buçuk saat bile sürmedi. sunshine'la birlikte film ve televizyon fuarına gidecektik o yüzden acele etmek durumundaydım. (zaten normalde aslıhan pasajına gitseniz de aynı fiyata alabilirsiniz bu kitapları vs.) ama üç güzel kitap ve üç de şirin fotoğraf edindim. (tabi dürüst olayım, resimleri öykülerime ilham olsunlar diye aldım.) fuardaki paneller kalabalık olur sanmıştım ama lütfi kırdar'ın en korkunç salonlarından birini vermişler, katılımcı sayısı çok azdı ve çoğu akademisyendi. benim sektörüm olabilir ama yabancıyım bu mevzulara, o yüzden dinlemek ilginç olabiliyor yine de bir yerden sonra sıkılıyorum. (bizim rektör de konuşmacı olarak gelmişti, bir kaç kez dönüp bana baktı, bir yerden tanıyor ancak çıkaramıyor bir türlü. en sonunda dayanamadı sordu siz bizim okuldan mısınız diye. niyeyse bir inanamadı orada olabileceğimize. gerçi ben de emin değilim niye oradaydık ama.)


masamda boş yer olmadığından resim defterimin üstünde çekmek durumunda kaldım, bu korkunç arka plan için kusura bakmayınız efendim

bir sahaf amcayla arkadaş olduk. kendisi çok geveze, çok da komikti - ağzına geleni söylüyordu. sonradan fark ettim ki onunla birçok şey konuşsam da -evini biliyorum mesela- adını sormadım, eh o da durup dururken söylemedi tabi. (o benim adımı sorduğunda, ben de onunkini sormalıydım halbuki.) oğlunun adını bile öğrendim, o da çok iyi bir insandı. aradığım kitabı bayağı arayıp bulamayınca "üzgünüm hanımefendicim," dedi çok yumuşak bir ses tonuyla, o kadar hoşuma gitti ki. hem çok kibar hem de samimi bir ifade. bunu cebe attım, yeri gelince kullanırım. amcacım bir daha pasaja geldiğinde "muhakkak bana gel," dedi durdu. ben de gideceğim elbet. kitap alanlara bir ayraç hediye ediyordu, gerçi beni pek sevdi (hemşehri çıktık da) daha almadan hediye etti, ben de bu güzel tanışmanın şerefine diyelim iki kitap alıverdim. 


kefaret'i amcam çok tavsiye etti, roman kültürüne aşırı ilgiliyim, auster zaten hep aklımdaydı

en son heinrich böll'ün katharina blum'un çiğnenen onuru'nu okudum. böll'ün kısa öykülerini okumuştum önceden ve aşırı beğenmiştim. (o yaz çok güzel bir yazdı; coetzee, buzzati ve böll'le tanıştım.) bu da bir roman sayılmaz aslında, novel diye geçse de bence daha çok novella sayılmalı. neyse bunlar önemsiz ayrıntılar zaten, ben buna karar verecek değilim ya. incecik bir eser, inanılmaz bir hiciv, bir ironi almış başını gidiyor, tabi diğer yandan pek eğlenceli. en çok medyaya giydiriyor tabi ama bunun yanında işçi sendikaları, kilise, polis, işletmeler de nasibini alıyor. biraz kırmızı pazartesi tadında ama ondan yedi yıl önce basıldığını söylemekte fayda var.

çap ve yandal sonuçları (politika ve sosyolojiden başvurmuştum) on beş gün önce açıklanmış, benim bundan haberim yok, soranlara da hala açıklanmadı diyordum. bugün okuma grubundan bir arkadaşım sordu, açıklanmadı dedim ona da. akşam bana link attı, kazanmışsın öyle yazıyor dedi. (peki sence böyle ikisi birden biraz şov değil mi, diye de ekledi) tabi böyle bir rezillik yok, finale yanlış saatte gittiğimde de oldu ama resmen utandım abi. yarın okula ne zaman açıklanacak, diye mail atmayı düşünüyordum. ablam ve mümtaz aynı şeyi söyledi: "iptal ederlerdi herhalde."


yazarlar arasından bana nazım çıktı
bunu okuyunca çok güldüm
çok unutkanım ben dedim
(o zaman büyük devrimciydim de)

Çarşamba, Eylül 27, 2017

birtakım kitaplar



joanne greenberg - sana gül bahçesi vadetmedim

"doris iyileşip buradan çıktı ve şimdi bir işi var. ve biz korkuya kapıldık, çünkü bir gün... 'iyileşmek' ve dünyaya katılmak zorunda kalabiliriz."

on altı yaşındaki şizofren bir kızın çoğunluğun gerçek olarak kabul ettiği bir dünyaya entegre olmak durumunda kalmasının (tedavi sürecinden bahsediyorum) hikayesi olabilir ve böyle deyince kulağa wattpad (yanlış yazdıysam özür dilerim) romanı gibi gelebilir (wattpad romanlarını küçümsüyor değilim, bir tür olarak kendilerini gösterdikleri inancındayım) ama değil. (ama şimdi gelip o romanları övmemi de beklemeyin benden) hayli zamandır rafımda bekleyen bir başka kitaptı kendisi. duyduğum yorumlar müthiş olduğundan beklentim fazla yüksekti sanıyorum. belki bir kaç yıl önce okusaydım, gene daha çok etkilenirdim ama şu vakit için biraz geç kalmış olduğumu seziyorum. akıl ve ruh hastalıkları, delilik, hastaneler ve benzeri şeyler hakkında çok şey okuyup izlemiş olduğumdan ve bakış açım zaten çok değişmiş olduğundan bu eser bende neyi değiştirdi, emin olamıyorum. şüphesiz ben bu kitabı okuduğumdan beri artık eski ben değilim. ama yine de içimde ne gibi duygusal düşünsel depreşimler oluştu, bunu söyleyemiyorum. konuyla ilginize göre okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. özellikle de lisedeyken okuldan nefret ederken ve yalnız hissederken okunması tavsiye edilebilir.

"- adalet uygulanmıyorsa, namussuzluk örtbas ediliyorsa ve inançlarını koruyan insanlar acı çekiyorsa, sizin gerçekliğiniz ne işe yarıyor peki?
- bak, dinle beni, sana hiçbir zaman gül bahçesi vadetmedim ben. hiçbir zaman kusursuz bir adalet vadetmedim... ve hiç bir zaman huzur ya da mutluluk da vadetmedim. sana ancak bunlarla savaşma özgürlüğüne kavuşmanda yardımcı olabilirim. sana sunduğum tek gerçeklik savaşım. ve sağlıklı olmak, gücünün yettiği kadarıyla, bu savaşımı kabul edip etmemekte özgür olmak demektir. ben yalan şeyler vadetmem hiç. kusursuz, güllük gülistanlık bir dünya masalı koca bir yalandır... üstelik böyle bir dünya çok can sıkıcı bir yer olur!"

"cehennem'in eşiğine gelmiş kişilerin şeytandan ödü kopuyordu; zaten cehennemin içinde olanlar içinse şeytan özel biri değildi, yalnızca başka biriydi, o kadar."

"-sizce sorun ne zaman başladı?
-...havanın tam olarak ne zaman değişeceğini insan nasıl anlayabilir ki? birdenbire değişiverir, işte o kadar."

"bir keresinde, kendine korkunç eziyetler yapan bir hastam olmuştu. ona neden böyle şeyler yaptığını sorduğum zaman, 'bunları bana dünya yapmasın diye.' karşılığını vermişti."

"insan mahkum olacaksa, güzel olmalı, yoksa dram yalnızca bir komedi olur."

"hastaların çoğunda bir başka insanın zayıf yanlarının nerede yattığını ve ne denli büyük ve zorlayıcı olduğunu neredeyse ilk bakışta anlamak gibi olağanüstü bir yetenek vardı."


paul auster - yazı odasına yolculuklar

"uzayın merkezden uzak noktalarından seyredildiğinde, yeryüzü bir toz zerresinden daha büyük değildir. bundan sonra bir daha yazılarında, insanlık sözcüğünü kullanırsan bunu hatırla."

auster, hayatta ve bence genç de sayılabilecek bir yazar -yalnızca yetmiş yaşında. bence onu özel kılan herkesin bildiği ödüllerle (nobel, man booker falan) ünlü olmamış olması -tabi bu yüz milyon ödül almadığı anlamına gelmez. her neyse. görünmeyen'i okumuş hoşlaşmıştım. onu da bir ara yazmak istiyorum. ama bu kitabı (başlıktakini) okuduktan sonra auster külliyatını bitirip en son bunu okusam çok güzel olacağını fark ettim çünkü aslında bu roman auster'ın kendini bir yazar olarak sorguladığı-yargıladığı bir kurgu. romandaki diğer karakterler de diğer eserlerinde geçen kahramanlar. başlangıçta neler olduğunu anlamadım ama tuhaf bir şekilde akıyordu. anlamayınca daha çok ilgi çeker ya zaten ama meseleyi çaktıktan sonra daha anlamlı oldu. sıradışı bir kitaptı yine de söz konusu auster olduğunda bu sıradışılık beklenen hale geldiğinden şaşırtmıyor galiba. yani bir iki kitabını okuduktan sonra okuyabileceğinizi düşünüyorum, çok kasmaya da gerek yok -tabi bunlar benim hep kişisel düşüncelerim. not: auster'dan öncelikle şunu oku dediğiniz varsa bir dal alırım.

"ben bir insanım, melek değil ve çektiğim acı bazen doğruyu görmeme izin vermemiş, davranışlarımda bozulmaya yol açmış olsa da bu durum anlattığım hikayenin doğruluğunu gölgelememeli."


nezihe meriç - korsan çıkmazı

"-bence, meli bak bunu çok düşündüm, insan sevmeli hayatta, anlatabiliyor muyum, ille sevmeli. bu ne bileyim seçtiği iş mi olur, şiiri, romanı, resimi, sanatı diyelim, bir şeyi, bulamıyorum tam karşılığını ama, bir tutkudur bu. bir şeyi olmak, onu sevmek, kuvvetle, önüne geçilemez bir istekle sevmek, o yolda başarıya ulaşmak. daha doğrusu şöyle diyeyim, istediğini yapabilmek, başabilmek için bir uğraş, yoğun bir doyma isteği; bir türlü o doymaya varamayışın insanı yenileyişi, ayakta tutuşu."

neziheciğim 1925'te doğmuş, edebiyat okumuş, piyano çalmış, müzik öğretmenliği yapmış. sait faik, sedat simavi, tdk ödülleri almış. üç roman ve öyküler yazmış. bir anı, üç de çocuk kitabı. 2009'da bizlere veda ettiğinde ben on iki yaşındaydım ve onun adını hiç duyduğumu hatırlamıyorum. bu ilk okuyuşumdu kendisini ve çok yüksek bir beklentim olmamasına karşın (yani türk edebiyatında önemli bir eser, peki tamam) kesinlikle türk edebiyatı içerisinde okuduğum en iyi eserlerden biriydi. belki kitaptaki karakterlerle paylaştığımız o naif ayrıntılardan dolayı mı ya da nedir bilemiyorum şimdi ama çok çok etkilendim. iki tane kızın, meli ve berni, çocukluklarından kadınlıklarına dek uzanan, hikayeleri. bu gerçekten çok tatlı bir romandı. meriç'in üslubu inanılmaz. bütün külliyatını okumaya karar vermeme neden olacak kadar. sağda solda bizim (kadınların) nezihe meriç'imiz var diye övüneceğim kadar.

"kapının önüne kar yığılmış olurdu. çarşıya gitmek sırası kimdeyse, o çabucak giyinir, başına atkısını sarar, kalın yün eldivenlerini, çizmelerini giyer, çıkardı. daha çocukluktan kurtulmamış, pembe dedikleri dünyamıza, ikinci dünya savaşı girmişti. ekmek vesikayla veriliyordu. bu bizim için bir çeşit oyundu. savaş demek, kahvelerin önüne biriken kalabalıkların ajans haberlerini dinlemesi demekti. kalabalık, insanların korkulu telaşları hoşumuza gidiyordu."


miguel de unamuno - yaman adam

"maşallah, ne de güzel düşünüyorsun! aşk düşünmez!"

ilk defa ortaokuldayken sanırım ya da lisenin ilk yılları, ömer sevinçgül'ün bir kitabında adını görmüş ve merak etmiştim. ilk defa duyuyordum, ve sevinçgül ilgimi çekecek biçimde bahsetmişti. bu kitabı alıp bugüne dek okuyana kadar da başka kimseden ne işittim ne de gördüm sanıyorum. unamuno (1864-1936) adından anlaşılacağı üzere bir ispanyol, felsefe öğretmenliği yapmış. anti-faşist eylemlerinden dolayı rivera onu fransa'ya sürmüş. sonra franco'ya karşı çıkınca yine sürülmüş. yazın hayatına gelecek olursak, sanırım en önemli eseri sis. onu da okuyacağım ama büyük bir haz almadıkça kendisini okumayı devam etmeyi düşünmüyorum. okurken nedense çağının gerisinde yazdığını bile düşündüm, - tabi bu bir sorun değil. yalnız son öyküleri dikkatimi çekti. biraz daha yaşasaydı belki çok çılgın bir yazar olacaktı kim bilir? (hem sevdim hem sevemedim gibi oldu, dedim ya kafam karışık.) aradan zaman geçtikten sonra bile kendisini sınıflandıramıyorum. yalnız aşk hakkında çok sıradışı görüşleri var, - en azından bunu söyleyebilirim.

"unuttuklarım bile unutmanın derinliklerinden doğru düşüncemi canlandırıyor, çünkü unutma da sükût ve karanlık gibi pozitif bir şeydir."

"sadece bir kuruntu muydu aşk, yoksa zayıf kimselerin hayatlarındaki boşluğa veya kaçınılmaz can sıkıntısına karşı koymak için kullandıkları itibari bir yalan mı?"


Çarşamba, Eylül 20, 2017

o zaman niye böyle yapıyorsun

13.08

bugün en son ne zaman ağladığımı düşündüm. sık sık bir iki damla gözümden süzülüyor. bunlar tamemen anlamsız şeyler değiller ama benden başka kimsenin ağlamayacağı şeyler. şüphesiz herkesin duyarlıkları farklıdır.  ama ben bundan bahsetmiyorum, otuz saniyeden fazla süren gerçek bir ağlama seansı. neredeyse iki sene olmuş, telefonda turşu'yla konuşuyorduk ve ben yakın olduğum bir insanın sesini duymamın etkisiyle - bir tür tetikleyici olmuştu demek istiyorum - deli gibi ağlamaya başladım. turşu şaşırdı ve endişeyle - pek sık ağlamadığım için insanlar gerilebiliyor - bana sorunun ne olduğunu sormaya ve her neyse üstesinden geleceğimizi söylemeye başladı. bense nispeten kalabalık öğrenci evinde, kimsenin beni göremeyeceği ve duymayacağı bir köşe bulma telaşesi içindeydim. birilerinin yanında ağlamak çok az kimsenin dürüstlüğüdür.

*** 

yirmi ya da yirmi bir yaşındayım. doksanı görmeyi umuyorum. gerçi dün akşam james dean (trafik kazası) ya da kurt cobain (intihar) gibi, sekizinci evimin marsta olduğunu öğrendim. bu kişiler sık sık kazalar maruz kalırmış - doğru ama benimkiler hep küçük kazalar. dahası ölümleri ani ve şiddetli olurmuş, baş ve beyin bölgesinin zarar görmesiyle oluşabilirmiş. yataklarında ölmezlermiş yani. neyse, konu bu değildi, zaten insan doksan yaşında da geçirebilir ani bir kaza. yine de daha makul olup önümde 50 yıl olduğunu varsayacağım. yılda yetmiş kitap okusam, bu hayatımın sonuna kadar 3500 kitap daha okuyabileceğim anlamına geliyor. ki hayatımın ileri dönemlerinde bu kadar boş vaktimin olmayacağı bir gerçek -tir herhalde. yalnızca 3500 kitap hakkımın kaldığını düşününce moralim çok bozuldu. özgürlüğüme müdahale edilmiş gibi hissediyorum. halbuki hep bildiğimiz bir şeydi nihai noktada öleceğimiz.  

***

son zamanlarda ağzıma gelen lafları yutmaya başladım. daha doğrusu çok fena bir biçimde bunları söylemeye üşeniyorum ve hepsi tamamen boş. herkesin söyledikleri. "sen de dahilsin buna" eylül geldiğinden beri havalar daha çok ısındı sanki. ekim güzel de eylül'ün sinirbozucu bir yanı var. her anlamda arada kalmışlık. istanbula döneceğim için mi kaçtı keyfim? "hadi hadi itiraf et" ve okul başlayacak. ve yeniden dersler ve sınavlar ve stres ve okuyamayacağım kitaplar, izleyemeyeceğim filmler, tiyatrolar. ne zaman bu kadar karamsar oldum? "karamsar değil, gerçekçisin" aslında bugün güzel başlamıştı. ama böyle günlerden insan korkmalıdır. hayırdır niye mutluyum bu sabah, hangi korkunç şey olacak acaba diye düşünmelidir. "ama düşünmüyorsun çoğu zaman" filmekimine hazırlanıyorum, en kısa zamanda bitirmeyi umuyorum ama garantisi yok. "yetiştiremeyeceğine bahse girerim"

***

uzun zaman sonra ilk kez sanırım bir öykümün sonunu getirebildim. dahası öyküyü sevdim ve yazarken eğlendim. genelde acı çekerek yazarım, daha doğrusu yazmaya başlayınca kaçınılmaz bir biçimde trajediye sürükleniyorum. nietzsche beni överdi biliyorum ama bu beni teselli etmiyor. insanlarda olumlu duygular uyandıran öyküler de yazmak istiyorum. buzzati'nin öyküleri ya da yaşlı ormanın gizemi gibi olabilirdi; calvino gibi olabilirdi; twain, bulgakov ya da basara gibi satirik-esprili şeyler de yazmak güzel olurdu; ya da steinbeck gibi insanı farklı bir dünyaya sürükleyen şeyler de olabilir; belki yalnızca absürd komedi. ama ben selim ileri gibi barış bıçakçı gibi yazıyorum çoğu zaman. kendimi onlarla karşılaştırıyor değilim elbet, buna cüret edemem ama otuz yıl sonra onların dizinin dibinde oturabilirim. onları seviyorum da ama çöküşleri yazmak üzüyor beni. corneille'le bağım kesilsin artık. biliyorum hiçbir zaman moliere'in torunu olamadım ben ama bundan sonra da olamaz mıyım? 

***

bir şey diyim mi? ağaçlar sular havalar kuzular hepsi gerçektir biliyor musunuz?

Çarşamba, Eylül 13, 2017

sunshine (2007)

en güzel sahnelerden biri: merkür'ün güneşin önünden geçişini izliyorlar

tatilimi yan gelip yatarak geçirdiğim şu güzide günlerin sonu yaklaştıkça paniklemeye başladığımı hissediyorum. hala bir öykü yazmadım. kitap listemi bozdum. yağlıboya yapacaktım, tuval almaya üşendiğimden hala başlamadım. suluboyaya da el sürmedim. kemanımın teli koptuğundan beri elime bile almadım. peki ben ne yapıyorum, yani allah aşkına ne yapıyorum?!

izleyeli bayağı olsa da bir ara wonder woman, la pianiste ve who am i'dan da bahsetmek istiyorum. bu filmlerin hiçbir ortak noktası olduğunu düşünmüyorum, benim onları izlemiş olmam dışında.  ama bugünkü önceliğimiz, bir film nasıl son yarım saatte batırılır, bunun örneğiyle incelemek.

ailecek film noktasında en büyük ortak noktamız bilim kurgudur -zaten annem tarih ve bilim kurgu sevdiği için yalnızca çok seçenek kalmıyor. ama bütün iyi filmleri izlediğimiz için artık iyi bilim kurgu filmleri bulmakta zorlanıyoruz, bu konuda sizin de tavsiyelerinize açığım.

işte bu sefer de sunshine(2007) isimli İngiliz yapımı bu filmi izledik. yönetmenimiz danny boyle, adını transpoitting, slumdog millionaire, 127 hours, jobs filmleriyle halka ve tabi ki bana duyurmuştu. ama bunun beklentimi çok yükselttiğini söyleyemem -boyle'un bilimkurgu'da iyi olabileceğine inanmadım.

on yıllar sonra güneşimiz ölüyor ve bu şüphesiz dünyanın ölümüne de sebebiyet verecek -marsta koloni kurmak bile çözüm değil. o yüzden icarus i (hadi bu ismi seçtiği için boyle'a gülümseyelim) göreve gönderiliyor ama geri dönemiyorlar, haber de alınamıyor. bunun üzerine icarus ii göreve gönderiliyor. amaçları güneşe çok büyük nükleer enerjiye sahip bir roket atıp güneşin canlanmasını sağlamak ve eve geri dönmek.  ablamın ifadesiyle "düşük bütçeyle çekilmiş uzaygemisi filmi". (ama kendisi bunu söylerken bütçenin 40 milyon dolar olduğunu bilmiyordu. bütün boyle filmleri arasında en fazla bütçesi olan film. 30 milyon dolarla jobs onu takip ediyor, millionaire ise yalnızca 15 milyon dolar.)

filme dönecek olursak bilim adına ne söylenebilir emin değilim. bu tarz filmlere bilim-kurgu denmesi beni benden alıyor -doğrusu sadece kurgu demek sanki. spoiler olacak ama olsun, hadi alüminyum folyodan astronot kıyafeti yapmış olmalarını ve iç basınçtan beyinlerinin patlamamış olmasını geçelim, yahu adam (pinbacker?) yanıyor ama ölmüyor, bir daha yanıyor, gene ölmüyor. cassie isimli hatun bıçak saplıyor gene ölmüyor. kimse görmeden iki gemi arasında geçiş yapması ayrı bir hikaye. sonra efendim, yıldızımız ölüyor da ölüyor. bir yıldızın ölümü içine çökmesiyle olmaz mı? hani nerede öyle bir güneş? yani eğer kırmızı deve dönüşmekteyse dünyayı çoktan kavurmuş olması lazım değil mi? fizikçiler neredesiniz? ölüyoruuummm

görüyorum ki bazı sanatsever arkadaşlarımız ünü iyi olan boyle'u savunmak ve de aşırı mantıksız olay ve kişileri "saçmalık değil onlar, imkansız diye bir şey yoktur bir kere" nevinden yaklaşımlarla kabul ettirmek niyetindeler. lakin kanımca bu tarz metafiziğe kayan ögeleri kullanacaksa bir yönetmen bunu doğru düzgün sunmayı bilmelidir. ma loute'da kadın uçmaya başladığında "aaa ne saçma" demedim ben. bir sinemacı olarak ben de bilirim ki her filmin kendi dünyası vardır ve böyle şeyler gayet de makul sayılabilir. (bir vampir filminde yaaa bu niye ölmüyor demezsiniz). ama boyle'un kurduğu dünyanın fiziğine de aykırı olaylardı. (senaryosunu kendisi yazmamış olması da kabul edilebilir değil) son yarım saat dünyam yıkıldı, çok hayal kırıklığına uğradım çok.

bazı notlar:
-kaptanı ilk gördüğümde dedim ki "eğer bu bir korku filmi olsaydı, ilk bu ölürdü." ve tabi ki önce o öldü. zaten scienfiction-thriller yazıyormuş filmin künyesinde.
-psikiyatrist favorimdi, adının searle olması da ilgimi çekti. ama o da hastaydı.  
-icarus i'e geldiklerinde saniyenin onda birinden daha az insan resimleri görünmeye başladı. önce birbirimize gördünüz mü falan dedik, ne oluyor anlamadık, bir korktuk. sadece babam her zamanki sakinliğiyle durumu açıkladı. 
-en güzel ayrıntılardan biri de gemideki dünya odasıydı bozulan sinirlere tedavi olarak. o fikri bayağı beğendim. bir gün çalmak isterim. 

kaptan adınıhatırlamıyorum ve psikiyatrist searle