Cuma, Nisan 05, 2019

bir zamanlar anadolu'da ölüm ve yaşam ikiliği



Bir Zamanlar Anadolu’da, Nuri Bilge Ceylan'ın altıncı uzun metraj filmi Cannes Uluslararası Film Festivali'nde Grand Prix  (Altın Palmiye'den sonra ikinci büyük ödül kabul ediliyor) ödülünü kazandı. Filmin ana temasını belirlemek biraz güç olabilir fakat benim değerlendirmemde bu film, insan ve doğa çatışması bağlamında hayat ve ölüm ikiliğini ironik bir dille anlatıyor.
Ceylan bir röportajında "Hem bizim toplumumuzda hem de batılı toplumlarda ölüm izole edilmiştir." diyor. Filmdeki senaryoyu ele aldığımızda ilk başta detektif hikâyelerine benzer bir suçun ana çatışma olduğu düşünülecektir. Aslında ironi tam olarak buradadır, aranan kişi katil değil kurbanın cesedidir. Bu kayıp, görünmeyen, gömülü ceset (bu sıfatlar önemli) bir grup adam tarafından gecenin bir yarısı, uçsuz bucaksız tepelerde aranıyor. Şöyle bir yorum getirmek mümkün; ölüm, toplumsal kodlar ya da günlük yaşam rutinleri tarafından bastırılmış durumda.
Temsilleri bu bağlamda inceleyecek olursak, filmin büyük bir kısmı gecede geçiyor, birçok kültürde karanlık ölümü, bilinmeyeni ve bilinemeyeni temsil eder.  Gündüz ve ışık ise bilineni, bilgiyi temsil eder. Mesela aklın, bilimin ve medeniyetin çağı kabul edilen aydınlanmayı ele alalım. Işık ve aydınlık bize bunları hatırlatır. Elbette bütün bunların kurulmuş, inşa edilmiş semboller olduğunu unutmamak gerek. Filmden örnek verirsek, kocaman karanlık dağlar arasındaki arabaların minik ışıkları doğa ve insan arasındaki mücadeleyi gösteriyor sanki.
Kasabadakiler ölüme daha aşina gibi görünüyor. Arap Ali'nin kavunları cesedin yanına büyük bir rahatlıkla çekinmeden koyması hiçbir iğrenme ya da korku hissetmediğini gösteriyor. Ya da muhtarın morg istemesi kokan bedenlerden şikâyet etmesi bile başlı başına ilginç. Belki şehirli diyebileceğimiz daha eğitimli insanların ölümle daha büyük sıkıntıları var, mesela savcının.
Cinayet bizi direk ölüme götürse de filmdeki tek unsur o değil. Filmin boyunca süregiden savcının hikâyesi de aslında ölümle ilgilidir. Savcı geçmişiyle ilgili yalan söylemek istese de yüzünde yara izleri karanlık bir geçmişin ipucunu bizlere göstermektedir. Doktor savcının ısrarlarına karşısında bu ölümün bir nedeni olduğunu ne kadar ısrar etse de, aslında savcının bu denli profesyonelce olmayan tavrı - otopsi yaptırmamış olması- bir başka ironik noktadır. Burada bize gösterilmek istenen durum ise profesyonelliğin ya da rasyonalitenin sevilen birinin ölümü karşısında çaresiz kalmasıdır.  
Köpeği iki kez görüyoruz, ilkinde kurban henüz hayattayken, ikincisinde kurbanın bedeni bulunmadan hemen önce. Siyah köpek birçok kültürde ölümü temsil eder, özellikle Avrupa mitolojilerinde. En ünlüsü Yunan mitolojisindeki Kerberus'tur, Hades'in tazısı. Seyirci köpeği ikinci görüşünde cesedin orada olduğunu anlar.
Yaşam ise hareket eden şeylerde bize sunulmuştur; farları yanan arabalarda, nehir boyu yuvarlanan elmada, rüzgârın uçurduğu poşette. Elektrik kesintisi yüzünden karanlıkta oturduklarında, muhtarın kızı bir kandille gelir, odaya ışık ve hayat getirir, uykularından uyandırır. Ceset sabah bulunur çünkü bilgi ışıkla gelir. Ölen cesedin karşısında yapılan espri (Savcının Clark Gable esprisi) yaşama doğru bir teşebbüstür.
Zaman ve mekân bir filmin sahnesini/dekorunu (setting) incelemede iki temel araçtır. Mekân western filmlerini çağrıştırmaktadır. Çıplak dağlar, uzun yollarla kırsal bir alan “terra incognita” denilen hiçbir yerde olduğumuz hissini veriyor. Canlılık belirtisi bir ses ya da hareket eden bir şey yok. Her yer sessiz ve sakin. Bir çöl gibi, Anadolu stepleri “hiçbir yerinde ortasında” ymışız gibi hissettiriyor.
Filmin ilk seksen dakikası,  gece yerleşim yerlerinden çok uzakta ve bu karanlıkta geçmektedir. Aynı zamanda bilinmezlik, belirsizlik, güvensizlik anlamına da gelen bu “karanlık” pek çok şeyi gizliyor. Yaklaşık on erkekle birlikte kafa karıştırıcı bu yerde bir ceset aramak ironik görünüyor. İşaret, iz ya da tabela yok, ağaç bile yok diyebiliriz. Filmin sitesinde, şu pasaj var: "Kasabalarda hayat, bozkırın ortasında sürdürülen yolculuklara benzer. Her tepenin ardında "yeni ve farklı bir şey" çıkacakmış duygusu, ama her zaman birbirine benzeyen, incelen, kıvrılan, kaybolan veya uzayan tekdüze yollar..."
Film zaman zaman küçük bir kasabada bürokratlar arsındaki güç hiyerarşisi ve onun yarattığını nefreti izletirken bir satirik komediye dönüşür. Bu güç ilişkileri erkekler üzerinde bir baskı da inşa eder. Savcıyı prostat olduğunu ima ederek aşağılarlar, doktor otopsi sırasında kendisinin karar veren otorite olduğunu göstermek ister, bahsettiğimiz Western filmlerindeki erkeklik mitine de gönderme ise bu noktalarda ortaya çıkar.
Peki ya filmde kadının rolü nedir? İlk bakışta önemli bir kadın karakterin olmadığı görüntüsü sizi yanıltmasın. Ne olduğumuzu ne olmadığımız üzerine kurarız. Bir kendilik inşası için bir diğer/öteki fikrine ihtiyaç duyarız. Filmde kadının olmayışı, erkek olmanın anlamını ve önemini de zayıflatır. Bir sürü erkeğin arasında erkek olmanın bir anlamı yoktur.
Kadınların ekranda çok fazla görünmese de film boyunca çok etkili olduklarını görmek mümkün. Bütün çatışmalar kadın merkezlidir; bu durum komiserin sözlerinde de açıkça dile getirilir, doktorun boşandığı eşi, komiserin azar işittiği karısı, savcının ölümüne neden olduğu eski karısı ve elbette onun için cinayet işlenen kadın.
Film noir'daki motiflere oldukça benzer kadın figürleri kullanılmış. Gülizar, kurbanın karısı, sadece suçun merkezinde değil, aynı zamanda yerel bir “femme fatale” olarak adlandırabileceğimiz bir kadındır. Çekici,  baştan çıkarıcı ve gizemli. Gülizar'ın sonlanmasına neden olduğu evlilik bile onun yerel “femme fatale” olarak bağımsızlık talep etmesine uygun görünüyor.
Cemile ise masumiyetin vücut bulmuş hali gibidir. Film noir'daki komşu kızı “girl-next-door” tiplemesine uyar. Bir melek gibi güzel, becerikli, tanıdık, güvenilir. Cemile katile çay verdiğinde, katil ağlamaya başlar. İyilik perisi gibi ortaya çıkan merhametli, ayrım yapmayan davranışından dolayı katilin pişmanlığı yüzeye çıkar ve ağlama bir tür nedametin göstergesidir.
Yaşam ve ölüm, bu iki kadının temsilinde sunulan bir ikilik olarak kendini gösterir. Gülizar, yerel “femme fatale”, cinayetin sebebidir ve ölümü getirir. Cemile ise yaşamdaki masumluğu, gençliği ve saf bir güzelliği sergiler.
Işıklandırma da iki zıtlığı anlatmak için kullanılır. Medeniyeti simgeleyen araba farları karanlık bilinmeyen doğanın içinde ne kadar küçüktür, bu tasvir insanın yetersizliği ve acizliği olarak da yorumlanabilir. Belirsizlik bütün filme sarar. Gömülen cesedin yeri, savcının geçmişi, hatta asıl amacı bu olduğu halde otopsi bile gizemleri ortadan kaldırmaz. Işığın hep yetersiz olduğu uzun gece çekimleri karamsarlık hissini arttırır.
Doktor tuvalet ihtiyacını görmek için uzaklaştığında, bir şimşek geceyi aydınlatır ve antik bir heykeli ortaya çıkarır. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir, gecenin karanlığı çok şeyleri gizler ve bazı şeyler bilinmediğinde daha iyidir.

Kapanış sahnesinde, otopsi devam ederken, bir yandan çıkarılan organların sesini duyarız, öbür yandan ise pencereden bakan doktorla birlikte bahçede oynayan çocukların sesini. Bu iki ses, ölümün ve yaşamın sesi birbirine karışır.

Pazartesi, Şubat 18, 2019

şimdi beni alkışlayın

metroda birisi benim adım ebruli şarkısını söyledi, gerçekten de güzeldi sesi, şarkı da zaten güzel olunca kapattım kitabı. şarkı bitince şöyle dedi: "evet şimdi beni alkışlayabilirsiniz".

tabi ki şarkı gün boyunca dilime takılmış oldu. ben ezginingünlüğü versiyonunu daha çok seviyorum.

sonra lanthimos'un festivalde biletleri anında tükenmiş olan son filmini izledik, the favourite. açıkçası lanthimos filmi diye gitmeseydim fazlasıyla beğenirdim ama işte çıta o kadar yüksekti ki tatmin olmadım.

sarah karakteri -lobster'daki kadın- çok fazla karizmatikti. emma stone da kraliçe de çok iyi oynamıştı. ama mesele oyunculuklar değil benim için, e tabi önemli de. sinematografi de muhteşemdi. yani bir dönem filmi olarak çok çok çok başarılı. ama genelde lanthimos filminden çıkınca (dogtooth, lobster, the killing of a sacred deer. üçünü de sinemada izledim) dizlerim tutmaz, kalbim atmaz hale gelirdim. bu sefer bir iki esnedim ve yürümeyi çabuk hatırladım. uyarı! spoiler olabilme ihtimali olan kısım: finali etkileyiciydi evet -çünkü insan bir şeyi değiştirdiğini kazandığını sanar, ama yalnızca bir anlık uyuşukluktur bu, gerçekte acizlik güçsüzlük içinden çıkılması mümkün olmayan bir durumdur-

filmden sonra bir yemek yiyip italyan konsolosluğundaki jazz konserine gittik. konsolosluk pera müzesinin hemen yanında, siteden rezervasyonla ücretsiz olarak birçok etkinliğine katılabilirsiniz, çok da tatlı insanlar. konser iyi hoştu ama küçük bir salon için fazla bir drumdı. biraz kafamı şişirdi desem yalan olmaz, drum sesinden viyolonseli piyanoyu duyamamak çok kötüydü. bitmeye yakın kalkalım dedik, yanımdaki kadın kolumdan tuttu: "nolur gitmeyin çok güzel nolur gitmeyin..." dedi ve tabi ben kalakaldım.

***

resmin hiçbir alakası yok sadece tatlı buldum
insanlar başka zamanlarda yaşamak istiyorlar. buna hayret ediyorum, ben yaşadığım zamandan memnunum. musluğumdan su istediğimde sıcak akıyor, her gün duş alabilirim, okul okuyabilir (bir kadın olarak), istediğim işte çalışabilir, istediğim kitap ve filme kolayca ulaşabilirim. böylesi bir bolluğun şükrünü etmeyenlere şaşırıyorum.

margaret atwood'un the handmaid's tale romanını okuyorum. gerçekten etkileyici bir eser. dizisine de başladım, paralel gidiyorum ama farklılıklar var. yine de eğleniyorum bu farklılığı görmekten. henüz diziden dört bölüm izledim ama oldukça başarılı olduğunu düşünüyorum. roman biraz daha duygusal/lirikken dizi daha çok politik/epik kategorisinde yer alabilir. ve ben diziyi daha çok beğenmiş bile olabilirim ama henüz izlemediğim çok bölüm var, sonrasında ne olur bilemiyorum, karar vermek için erken. eğilimim bu diyelim.

***

deli gibi skyrim oynuyorum.


help.

Cumartesi, Şubat 09, 2019

elektrikli battaniye

(resimler 22 ocak'ta çekilmiştir)

kapının önünde bekliyorum, karşımda ayağında klasik bir ayakkabı  ve şimdilerde moda olan "etnik desenli" şalvarıyla bir teyze oturuyor. bir yandan simit kemirip bir yandan kitap okumaya çalışıyorum. kitap mı çok sıkıcı yoksa ben mi havamda değilim, bir türlü kendimi kaptıramıyorum. birçok yahudi pratiklerine aşinayım, anlaması zor gelmiyor bu yüzden. yani sorun başkaydı, anlamadığımdan değildi sıkılmam. (yanlış anlaşılmasın, narsistik libidomla alakası yok. elbet anlamadığım için sıkıldığım birçok kitapla da karşılaştım. her neyse.) 

sonra bir anons duydum, kapı numarası değişmiş, adıyaman'a giden uçağın önündeymişim hayli zamandır. teyze benimle antalya'ya gelmeyecekmiş yani. biraz üzüldüm, kalkıp doğru kapıya gittim. üç kişilik bir ailenin yanında oturdum, oğlan lise çağındaydı. "es kommt" demelisin, dedi baba "niye es ist kommt" diyorsun. çocuk çok da hatırlamadığım argümanlar sundu, es ist kommt olduğunda ısrar etti. ben kafamda şöyle kurdum: sanırım baba çocukluğunda almanya'da yaşamış, işçi göçlerinden biriymiş. baba benim kitap okuduğumu görünce oğluna laf dokundurdu, "bak diğer gençler kitap okuyor, sen elinden telefonu bırakmıyorsun," diye. ergenlik çağının isyanı şöyle dedi: "önce sen bırak, sonra bana söyle."

bir saatlik rötarın ardından nihayet uçağa bindik, gözlerimden uyku akıyor. yemek servisine kadar yarı baygın oturdum. çay içince açıldım, kitabı yeniden elime aldım. akmıyor ya rabbim. yine de baktım yarılamışım. bendeki de ne ısrar ne inat. tatilim dört günlük, iki adet kitabım var. seçme şansım yok demek istiyorum. uçaktan indim, her yer dümdüz. istanbul'da böyle düzlük nerede, en azından sur içinde bulunmaz. belki daha uzak kısımlarda. ne zaman gelsem hayran kalıyorum bu düzlüğe. tramvay hemen yakında, bir kullan at bilet alıp biniyorum. en son durağa gideceğim, neredeyse bir saat demek. insanlar iniyor biniyor, yanımda oturanlar bin kez değişiyor. bir grup kız biniyor mesela, hepsi güzel şık giyimli kızlar ama öyle tuhaf şey ki şu moda, birini diğerinden ayıramıyorum. bayağı kolektif yaşayan bir grupmuş. bilekte biten botlar, ten, kısa kareli pantolon ya da etek. sonra saçları da aynı. simsiyah, omuz hizasında, kısa kahküllü ve esmer ten. hani fordist dönemdeki fabrika egemenliğinin sonucu olan standart üretimi yerini post-fordist dönemde esnek ve kişiye özel hissettiren üretim şekli almıştı? bu akademik iddia çoktan kalıplaştı ama bir sorun var sanki. bir başka sorun da bir şeyler ingilizce öğrendiği için türkçe anlatmaya gelince afallayan bende. ne konuştuklarıysa ilgimi çekmiyor, biraz dedikodu kokuyor, kulaklığıma şükür.

bir başka ergenlik çağı tramvaya biniyor. belki liseli bile değil. önce kendinden emin bir görüntü sergiliyor, kulaklığını takmış dünya umurunda değilmiş gibi. sonra birden değişiyor tamamen. yüzü ağlamaklı oluyor, göz bebekleri titriyor. bana bakıyor. bir şey söylemek ister gibi. ben de kulaklığımı çıkarıyorum. "yanlış yöne bindim," diyor, "param yok, acaba bozuk paranız var mı?" sesinde korkuyu işitiyorum. ilk kez böyle bir durumda kalmış belli, az önce bir genç kızdı, şimdi küçük bir çocuk olmuş.

tramvaydan iniyorum, dedem beni bekliyor. kocaman bir kabanı var, havalı buluyorum, ördek yeşili filan diyeceğim ama ördek yeşili hangi renk tam olarak emin değilim. dedeme sarılıyorum, biraz kilo almış. hemen geliyor otobüs, şansıma, geç kalmış. yol boyunca kesik kesik sohbetlerimiz oluyor dedemle. şehrin nasıl hızla geliştiğini, göç aldığını, bir sürü karadenizli olduğunu, 67'de buraya ilk geldiklerinde 6-7 milletvekili çıkarırken şimdi 13 milletvekili çıkardığını anlatıyor. eski köyler şimdi mahalle olmuş, halk otobüsü önlerinden geçiyor. biraz da siyaset konuşuyoruz, "akp'ye rey vermeyiz, chp'ye de vermek istemiyoruz," diyor dedem. ananemin abisi koyu solcu, onları chp'ye iknaya çalışıyormuş. demokrat parti filan diyor dedem, 2019'a girdiğimizi, artık öyle bir parti olmadığını -yani işlevselliği açısından- anlatamıyorum. menderes filan diyor, "dede, menderes öleli 50 yıl oldu," diyemiyorum. dedem emekli öğretmen, aklı başında bir insandır. ama bu konularda fazla duygusal davrandığı su götürmez. yine de sessiz kalıyorum, ne diyebilirim ki? çok çok, oy verme, derim. hem, demokrasi de neymiş? sokrates'i öldüren düzen. (bence bu büyük bir geyik olmalı). dedi final essayinde 3 sayfa liberal demokrasilere güzellemesi yapan öğrenci.


hava kararınca hiçbir yeri seçemiyordum, ekrandaki duraklar da karışmıştı, dedem olmasaydı yolumu bulamazdım. ışıklar azalmıştı. bir zamanlar anadoluda sandım kendimi. dolunay tam daire değildi henüz. birkaç köpecik çıktı karşımıza, sonra eve geldim.

yemek yeme, pijamalara geçme seremonilerinden sonra ananemin abisi dediğim büyük dayıya gittik. kısaca dayı diyeceğim, siz 75 yaşında bir insan düşünün. kendisi fazlasıyla esprili şakacıdır, yani kendine esprili değil, herkesi güldürebilir. örneğin benim dedemin şakaları yalnızca ona komiktir. televizyonda her zamanki gibi türk sanat musikisi çalıyordu. dayının evinde üç kırgız vardı:

kırgız 1: şimdiye kadar dayının evinde çalışan kadın, yakında evlenecekmiş ve gidecekmiş. tatlı bir kadındı. ananeme yeleğini neden ters giydiğini sordu. "öyle denk geldi" cevabını alınca da çok güldü, biz de güldük. "yarın düzü denk gelir," dedi ananem. kadının ablası kırgızları buraya getirme işiyle uğraşıyormuş.
kırgız 2: kırgız 1'in oğlu. bu oğulun ismi de vardı: nuri. bahçe işlerinde dayıya yardımcı olacakmış. yirmi yaşındaydı. üniversiteye gitmiyordu. dil öğrenmeye çalışıyordu. odaya girdiğimizde kitap okuyordu. bana merhaba dedi gülümseyerek. sanırım yaş ortalamasının 89 olduğu burada ellinin altında birini görmek onu mutlu etmişti. şirin bir çocuktu.
kırgız 3: dayının evinde yeni çalışan olacakmış bu kadın da. ailesi kırgızistan'daymış. sürekli telefonuyla oynuyordu. saçları sarı boyalı, üzerinde dar bir siyah jean vardı.

mansur yavaş'ın ankara projeleri eşliğinde sobada kestane otantikliğimizden sonra biraz daha sıkılarak oturduk. yani ben sıkıldım. hayatımın böyle olduğunu düşününce korkunç bir şey. aslında bu dayı da emekli öğretmendir. aktif bir hayat yaşadı ama yine de hayatının sonunda televizyon karşısında pineklemekten kurtulamadı. korkutucu bir son değil mi? şimdi hayattan bir beklentisi olmadan, sadece oyalanarak gazete okumakla ve zeytinyağı satmakla yaşamına devam edecek.

elektrikli battaniye ile geçirdiğim gece boyunca uyanıp durdum. battaniye masumdur. gün doğarken uyandım ve uykumu almış hissettim kendimi ama yatak sıcaktı ve dışarısı soğuktu, ben de kalkmadım. bir iki lokma ile edilen erken bir kahvaltı, öğlene kadar pinekleme, kitap okuma çabaları.
yine dayılara oturmaya gittik. yine sobada kestane. badem, portakal ve ayva. yine trt müzik ve alaturka. kalınca bir kitap ilişti gözüme, bakayım dedim. rakı ajandası yazıyordu üstünde, ben de usul usul oturduğum yere döndüm.

kırgız 3 daha başlamadığı işten ayrılmış gitmiş. bir sorunu olduğu belliydi zaten. şimdi dayıya kim bakacak o araştırılıyor. nuri de bir yere gitmiş, yarın gelecekmiş. asıl adı nuri değilmiş tabi.
ananemin kulağına fazla oturmayalım diye fısıldadım. kalktık eve geçtik. dedem yine ali ihsan varol'un programını izliyordu. ben odama geçtim, kitabımı bitirdim. on oldu mu yatma vakti onlar için, ben de yatağımda film izliyorum. film izliyorum dediğim, stalker'dan bir bölüm. değişik bir film her izleyişimde (yani 20-30 dk bakıyorum aslında, ful izleme değil) başka bir kafa geliyor.

ertesi gün de benzer geçiyor. önce öğleye kadar olan vaktimi (çünkü gerçekten bir köy burası, gün doğumundan sonra uyunmuyor) film izleyerek geçiriyorum, full metal jacket. ordu eğitiminin çılgınlığını ve vietnam savaşının politik tutarsızlığını anlatıyor diyebiliriz. öyle aman aman bir kubrick hayranı değilim, beş altı filmini izledim sanıyorum fakat lafım yok, adam işini iyi yapıyor, bu da etkileyici bir filmdi. sadece bir yönetmen olma şansım olsa kubrick olmazdım herhalde, ondan daha ziyade emin olduğum şey hitchcook olmayacağım. sanırım aki kaurismaki olurdum, gülümsetmeyi seviyorum. 

sonra kitap okudum. david grossman'ın "bir at bara girmiş" isimli kitabını. komik ve felsefi bir kitap diye düşünmüştüm, adams aebler gibi bir şey. komik olduğu hakkında yanılmışım, sırf kitabın tamamı bir standup gösterisini anlatıyor diye komik mi olmak zorunda yani? daha çok üzücüydü. yani buna kara mizah da diyebiliriz ama benim gibi duygusal biriyseniz daha çok trajik derdiniz.

akşam yine dayılara gidiyoruz. çok anlamsız. sanırım ananemin yeğeni olan bir kadın geliyor. geçen sene küçük oğlu motorla giderken kaza geçirip hayatını kaybetmişti. kendisiyle hiç tanışmama rağmen çok derin bir acı duymuştum içimde -genelde verdiğim bir tepki değildir. geçen yazdı, bir kamptan eve dönüyordum, hava yeni kararmıştı. annem arayıp durumdan bahsetti. olduğum yerde kaldım, elimdeki spor çantası yere düştü. beni  bu kadar etkileyen şey neydi, aynı yaşta olmamız mı?
kadın iyi görünüyordu, konuşurken tam da antalya'da gibi hissettim nihayet. herkes doğru düzgün istanbul türkçesi konuşuyordu bu vakte kadar. ama o yerel ağzı dinlemek öyle zevkli ki.

ertesi gün saydam turp'a başladım. mo yan'ı ilk okuyuşum, tek kelimeyle muhteşem. öykülerinden oluşan bir kitap, inanılmaz iyiydi. gerçek ve olağanüstünün bu kadar doğal bir şekilde bir araya geldiğini daha önce görmemiş olabilirim. borges filan da bunu çok iyi yapar ama mo yan'ın farkı bence "büyülü gerçekçilik" değil de gerçekçi büyücülük yapması. gerçekten kendimden geçtim.

akşam gene dayılara gittik. birileri kuş avlamış, onlar yenecekti. ben zaten et yemiyorum, ama bir de kuş? çorbamı içip masadan kalktım ama yeterli değildi çünkü kuşları görünce, allahım çok korkunçtu gerçekten, bir bütün halinde yeniyor, aklım almıyor. her neyse, dayanamıyorum ben deyip eve kaçtım. gerçekten korkunçtu. aç olsalar da yeseler sesimi çıkarmayabilirim ama zevk için yemek, insanlığımızı gözden geçirmemiz lazım. teoride dedem de bana katılıyordu ama pratikte mideye indirmesine engel olmadı.

ertesi gün son gündü. zaten bir şey yapmadan gitme vakti geldi. ananem de bir iş için merkeze gidecekti, nuri'nin de işi varmış. hep birlikte gittik. durakta beklerken bal gibi bir kediyi sevip durdum. kucağımda mayıştı da mayıştı. nuri çok tatlı ve saf temiz bir çocuktu. biraz rusça üzerine konuştuk biraz da ingilizce. neden bilmiyorum sanki kardeşimmiş gibi hissettim, insanın içinden öyle bir sevgi geliyor. sympathique.

onlar bir yerden sonra benden ayrıldılar, ben kulaklığımla havaalanına vardım, yağmur deli gibi yağıyordu ama kitaplarım ıslanmadığı sürece sorun yoktu.


Pazar, Ocak 27, 2019

ders çalışıyorum bir sn.


(daha önceden yazıp taslaklarda bıraktığım bir yazı. savur gitsin dedim kendime. kaybedecek neyimiz var?)


min zhen - siyah kedi -18.yy - kağıt üstüne mürekkep

buraya mantıklı tutarlı bir şey mi yazmalıyım? yani kendi içinde demek istiyorum. sadece aklıma ne eserse yazsam olmaz mı? mesela şuan kafamı yormak ZORUNDA olduğum şey neo-pluralism imiş (neomarxism sana da geleceğim, bekle). aslında bu bloga her zaman politik düşüncelerimi yansıtan şeyler yazmaktan uzak durdum. nedennnn.. çünkü kendimi çoğu zaman apolitik olarak tanımlardım ama kamon, hangimiz apolitiğiz ki gerçekten. yoo bunu aristocu bir biçim şehirle sosyal hayatla ilgili her şey politikaya dahildir mantığıyla söylemiyorum, tabi o da var ve genelde politika dediğimde bunu kastediyorumdur ama benim kastettiğim, maruz kaldığımız bir afiş hakkındaki düşüncemiz bile yönetmekle-iligili-şeyler-anlamındaki-politika üzerine bir yargıya zorlar bizi. yani elbette aslında apolitik filan değilim, hatta oldukça politik olduğumu söylemem bile mümkün çünkü bana söyleyeceğin her ideolojiyi bırakın ide parçacığı üzerine bir yargıda bulunacağım (yüzde 98.7si de olumsuz olacak). yine de kimse beni zorlamadıkça açacağım bir konu değil ve bu blogda da kimse beni bunun üzerine konuşmaya zorlamıyor xiè xiè dà jiā.

şimdi ders çalışayım.

zamanında pluralizm/çoğulculuk kelimenin kendisinden anlayacağımız üzere (fazlasıyla açık) birçok görüşü kucaklasa da bunlar yeterli görülmemiş birileri tarafından (neomarksistler, elitçiler, yeni sağcılar -yani yeni sağcı doğru bir çeviri mi onu bilmiyorum bayağı bodoslama çeviri çünkü bknz. new right). bu yüzden şimdi neopluralistlere göre yani, şunları da göz önüne almak zorundaymış; post-endüstriyel toplum, tercih edilen kapitalist sistemdeki serbest piyasa doktrinini modasının geçmiş olması, ve tabikisi büyük şirketlerin aşırı derecede yönlendirdiği batı demokrasilerinin çarpık çurpuk poliarşileri. (poliarşi. türkçesi yok. çoğulcu yönetim tarzı. çünkü neden çünkü MODERN SANAYİLEŞMİŞ toplumlarda bir elit yönetimi olmamalı, BİRDEN FAZLA ELİTİN YÖNETİMİ OLMALI. tabi bunlar DEMOKRATİK şekilde seçilmeli. böylece bir elit grubun mutlak otoritesinden kurtulmuş oluyoruz. ne kadar da mutlu ve huzurluyuz.)

neomarksizme gelelim. kullanılan diğer çağırımlar BATI MARKSİZMİ ya da MODERN MARKSİZM. felsefesi: marksizmden ayrılmadan marksizmi eleştirmek. dediler ki "bikerem marksizm tek bir gerçeğin var olduğunu iddia etmiyor tm mı?" ve lenin ağlıyor. sonra diğer teorilere bakıp hepsini TEK BİR GERÇEĞİN VAR OLDUĞUNU kabul ettikleri için eleştirdiler. tabi ki bir TOPLUMSAL ADALETSİZLİK mevzusu var. amaa bu yeni arkadaşlara göre ekonominin diğer faktörlere önceliği/üstünlüğü yok (feeling of all is gone). kim jong un bunu beğendi, artık vicdanı rahat bir kapitalist olabilir. ama tarih önemli. tarih. tarihsellik. tarihsel materyalizm.

patriachy, etatisme, governance, failed state ve bu bölüm sonu. bir sonraki bölüm:

DEMOKRASİ VE MEŞRUİYET 

*** 

burada ders değiştiriyorum.  şimdi konumuz kolonileşmenin tarihi. main points: characteristics of new colonialism. motivations of europeans. actors in the age of colonialism. partition of africa. the berlin congress (1885). colonial conflicts.  

açılış için sahneye rudyard kipling'i davet ediyoruz. kendisi BEYAZ ADAMIN YÜKÜ isimli şiirini okuyacak, koca bir alkışşşş

sırtlan beyaz adamın yükünü
en iyi evladını gönder
oğullarını sürgüne gönder
esirlerin ihtiyaçlarına hizmet etsinler diye
ağır üniformalar içinde beklesinler diye
çırpınan halkın ve vahşilerin tepesinde
yeni yakalanmış suratsız insanların
yarı şeytan ve yarı çocukların

sırtlan beyaz adamın yükünü
katlanmak için sabırla
dehşetin tehlikesini örtmek için
unutmadan gurur gösterisini
basit ve anlaşılır bir konuşmayla
yüzlerce kez açıklığa kavuştu
başkasının menfaatini aramak
ve çalışmak başkasının kazancına

...

soru: şair burada ne demek istemiş?
cevap: (aşırı bir vurguyla okunacak) beyaz adamın vahşi barbar ilkel toplulukları adam etmesi gerekir; onlar medenileştirmesi, ilerletmesi gerekir. bu zorlu görevi yaparken elbette bazı zorluklar olacaktır fakat bu kutsal görev ahlaki bir zorunluluktur. zavallı beyaz adam!

emperyalizm seni çağırıyor



Çarşamba, Ocak 16, 2019

mümkünsüz


9 şubat 2017

bu kimin öyküsü bilemiyorum. elbette sizleri tanımadığım için bunu hangi niyetle yaparsam yapayım benim hakkımda olacak. bu arı soktuğu için öleceğini sanıp korkusundan bayılan arkadaşımın öyküsü de olabilirdi. aslında bunu severdik ve gülerdik, absürd bir şekilde yazardık.

az sonra yemeğe giderim, yalnız başıma tabi, bir de kedi olur yanımda oturan. klasik bir ellili yaşlar kedili teyzesi olacağımı düşünürdüm. yalnızlık deyince aklıma bunun gelmesi tuhaf mıdır? her neyse, düşündüğüm buydu ama sonra dedim ki kendine, sanki şimdi de öyle yaşıyorum. ilginç kitaplar var rafta ama hiçbiri ilgimi çekmiyor. kulağımda tanımadığım bir kadının sesi var. sözleri anlayamıyorum pek, odaklanamıyorum da. elime bir ismet özel geldi, bir iki satır ve sonra inanılmaz bir öykü doğar mesela. arada olur böyle şeyler olmaz mı? çok nadirdir tamam, bunu inkar eden yok. ama mümkünsüz değil. onun yerine doğuda mizah diye bir kitabı çektim aldım, bir iki karıştır, geri koy. havamda değilim, ortada. kolum da ağrıyor galiba. yoldan geçen birini durdurup hayatını anlat diyesim var.

bugünlerde kafama takılan bir şey var mı? yani aşık olamayışım ve geçmişten kalan hüzünler dışında. yeni bir soru? avluda bir tane vardı. fakat başkasına ait gibi geldi, emin olamayınca almadım ben de. orada bıraktım. sahibi alır diye düşünüyorum. ama yokluğunu fark etmeme ihtimali de var. çok da mühim bir soru değildi. her neyse, soruyu orada bıraktım. 

16 ocak 2019

2012 aralığında yazmaya başlamıştım ilk kez. hesaplayamıyorum şimdi altı yıl mı oldu yedi mi? ne korkular vardı içimde o zamanlar. ilk kez yazdıklarımı insanlarla paylaşacaktım. annem babam yazıp yazıp duruyorsun da bir şey göremiyoruz derlerdi. korkuyordum elbet. sırlarım ortaya çıkacaktı, gizlediğim bene dair daha birçok şeyler. banner mı deniyordu onu bile unuttum, değişeyim diyorum, benim için fazla neşeli fazla genç. ne diyordum? evet, yazdım, hep bir kendimden, hep trajediden. hubris hep içimde ve hamartia hayatımın toplamıydı.

saat 04.48. uyudum uyandım. tatilim başladı. filmleri beynime dayadım. düşünme düşünme düşünme. kim olduğumu nereye gideceğimi bilmesem ne olur. zeki miydim gerçekten öyle diyorlar, elimden tutsalar büyük bir filozof olurmuşum. şimdi ne oluyorum? elimden tutmadılarsa. ben pek inanmıyorum. çalışmak emek vermek büyülü ve yüce bir şey gözümde. belki de bu yüzden tembellik ediyorum. yani tabi, modernizmi filan da suçlayabilirim bunun için.

bazen durur ve düşünürüm, bu anı yirmi yıl sonra bile hatırlayacağım derim. ama işin aslı, hatırlamıyorum. melankoli içinde geçen anlar birbirini takip eder, her biri eşsizdir, bir film sahnesi bu diye düşünürüm, nasıl çekeceğimi planlarım. fakat gerçek şu ki her biri kafamdan hiçbir iz bırakmadan uçup gidiyor. hatırladıklarım yalnızca aksiyonun yüksek olduğu hatıralardan ibaret. yalnız çok uzak geçmişten, çocukluğumdan anımsadıklarım önemsiz sahneler. aynaya baktığım bir fotoğraf karesi beliriyor zihnimde ya da oyuncaklarımla oynarken.


resimlerin hepsi chungking express'ten.

güzel filmler kısmındayız.

habemus papam/bir papamız var (2011), papa seçilen ama olmak istemeyen bir kardinalin komikli öyküsü.

die welle/dalga (2008), otokrasinin ne olduğunu anlatırken bir çeşit oyun kurmaya karar veren öğretmen ve öğrencileri üzerinden faşizmin duygusal kökenlerini araştırıyor.

kiarostami'nin nema-ye nazdik/yakın çekim (1990) filmi, ünlü bir yönetmen gibi davranıp dolandırıcılıktan suçlanan bir adamın öyküsünde gerçek ve kurguyu sorguluyor.

daha az bilindik olduklarını düşünüp bunları vurgulamak istedim. bunlar dışında çok tatlı, muhakak tavsiye edebileceğim, zaten oldukça ünlü filmler olduğunu düşündüğüm liste şöyle uzuyor:

jean luc godard - band a parte (1964)
jim jarmusch - dead man (1990)
wong kar wai - chungking express (1994)
tim burton - edward scissorhands (1990)
coen kardeşler - o brother where art thou (2000)
mike nichols - the graduate (1967)

ve lanthimos'un bütün filmleri ağzınızı burnunuzu kırmak için idealdir.

Cumartesi, Eylül 08, 2018

kolay değil dönmek

geçen sene bugünlerde çektiğim bir resimdi ve
ilginç
şuan tam olarak ne hissettiğimi anlatıyor


deneme 1 

kaç kez geri dönmek istedim, bundan daha çok kez yeniden yazayım diye geçirdim aklımdan. aradan geçen dört aydan fazla zaman olmasa daha kolay dönebilirdim belki. yazmayı bıraktım mı tamamen bilmiyorum belki de. en son ne zaman yazdığımı hatırlayamıyorum. sadece buraya değil, herhangi bir yere, herhangi bir şekilde.

hayatım hiç beklemediğim bir yönde şekillenirken ben tuhaf bir bilinmezlik içine sürükleniyorum. yirmi yıl aşk nedir diye sorduktan sonra yirmi birinci yıl cevabımı aldım.

deneme 2

buraya son yazımı yayınladıktan sonra beş koca ay geçti. o günden  iki gün sonra bir arkadaşım -burada kendisinden tiyatro ile ilgili kısımlardan küçük bey veyahut ferit diye bahsetmiştim- birlikte gittiğimiz bir konser sonrasında bana birtakım duygularını ifade etti. sonrası sancılar kıvranmalar ikimiz için de hem çok güzel hem zorlu bir dönem.

deneme 3

kolay değil dönmek

deneme 4

ne yaptım bunca ay? gönüllü ders anlattığım vakit geçirdiğim çocukların yanına gitmeye devam ettim. leyla ponçik'i sevdim bol bol her defasında. sonra dersler vardı tabi, onların ödevleri. tiyatroya iki defa gittim, pek güzel oyun yoktu. film festivalinde beş tane film izleyebildim, çok öveceğim bir film olmadı. radiogram tatlı bir filmdir. namme de etkileyici idi. felaket olanlar: düğünümüz var ve dört köşeli üçgen.

denize gittik dün, beni de arı soktu. böyle de bir talih. ha yine yüzdüm rahatça atladım zıpladım orası ayrı. ama gittikçe kötüleşiyor. zehir yayıldı.

deneme 5

yedi ay oldu.

yazmak istiyorum ama unutmuş gibiyim. nasıl nasıl yeniden bulurum kendimi?

kemana başladım yeniden. en son bıraktığım yere kadar geldim üç derste. bu kadar çabuk toparladığım için sevindim ama sonra final dönemi girdi araya. şu aralar yine kendime hoca arıyorum.

latin çiçeklerim açtı. susuzluktan hoşlanıyorlar. bol güneşi ve rüzgarsız havaları seviyorlar.

aşk üzerine güzelleme yapacak değilim. ama daha önce düşünmediğim ve hissetmediğim şeyleri deneyimliyorum bunu inkar edemem. bir insanla her anı birlikte geçirmek arzusu. eskiden hep sıkılacağımı düşünürdüm. çok acayip bir şey.

deneme 6

bir ay oldu rahat elime kemanı almadım yine. bazen kavga ediyoruz hemen barışıyoruz ama bu üzüldüğümüz gerçeğini de değiştirmiyor. başta ağlıyordum alışık değildim buna. bir de zaten hemen dolar gözlerim. zamanlar her şeye alışıyorsun. alışma, demişti. ama elimde değil. her zaman ağlayamam. annemin yüzüne bakarken ağlasam olmaz ki.

fransızca öğrenmeye başladım. kitap okuyorum film izliyorum her zamanki gibi işte. onda bir değişiklik yok.

deneme 7

sanıyorum yedi yıldan fazla oldu. bu odada bir şeyler yapmak, yazmak, okumak, resim yapmak, uyumak. hiç bu kadar zavallı olmuş muydum hatırlamıyorum. kalemler boyalar önümdeyken hiçbir şey çizememek. kitaplara öylece bakmak. cümle kurmaktan bile acizim. sanki söyleyecek hiçbir şeyim kalmadı. halbuki aşık oldum ben. bana çok ilham verecekti çünkü tam da beklediğim gibi bütün duygularımı doruklarında yaşıyorum. belki mesele budur. belki şuan hayatı yaşıyorumdur  ve yazmak arka planda kalmıştır. düşünüyorum da ne zaman yazsam bunlar arka planda kalmış olduğum anlardı. gözlemci ya da bir yabancı. şimdi hayatın içinde miyim?

merak ettiğim bir şey vardı. daha önce hiç aşık olmamış bir insan aşık olduğunda bunu nasıl anlayacak? bu yüzden sorardım nasıl bir duygu diye. şimdi bana sorsalar şunu derim kısaca, aşık olduğunda anlarsın ve şüphe duymazsın, merak etme. bunu biliyordum diye düşündüm. aşk diye bir şey varsa budur. bütün geceler uyumadan önce onu düşündüğün düşlediğin bir şeydir. başka şeyler sana eski verdiği zevki vermez olur. hayatta yapmayı sevdiğin ne varsa birkaç ton renksizleşir. ancak onunla birlikteyken renkler gerçekten renktir.

deneme 8

yoruldum. hiçbir şey yapamıyorum.

skhizein diye bir kısa film var. fazla güzel. kendimden mi uzaktayım? bütün düzenim bozuldu mu gerçekten? elbette çok değiştim. bundan memnun değil miyim? değil miyim?

bildiğim bir şey varsa kendi başıma kaldığımda böylesine mutsuz oluyorsam işlerin yolunda gitmediğidir. çünkü ben, ben paul muad-dib yalnız kalmaktan büyük zevk alırım. çünkü kendimi -en azından zihinsel olarak severim. kendi sınırlarım içerisinde mutluyum. her zaman yapacak çok şeyim olduğu için canım sıkılmaz.

ya da bunların hepsi, yani ben kendimden 91 cm uzaktayım.



Perşembe, Aralık 21, 2017

bir kadının suya değiyor ayakları

20.12.17

bir buçuk ay olmuş yazamadım bloguma, ben bile sandım ki bıraktım blog yazmayı. on ikisinde beşinci yılı doldu blogumun. beş yıl be kardeşim, sözde en güzel gençlik yıllarım, on altı yaşındaydım bu blogu açtığımda, şimdi yirmi bir. ama genelde son sınıf sanırlar beni ya da daha asistan filan. zaten ben de kendimi hissetmiyorum. yani o veya bu yaşta, öyle veya böyle, hissetmiyorum. şuyum diyemiyorum, adımdan bile şüphe duyuyorum. bugün hoca sınıfta adımı çağırdı, anlayamadım, kimden bahsediyor, birkaç saniye kafam bomboştu, sonra elimi kaldırdım, "benim!" dedim ama neden emin olamıyorum bir türlü aradığı kişinin ben olduğumdan? ne zamana kadar benim, nerede bitiyor sınırım?

the neighbourhood - sadderdaze

her sene önceki seneden yazdığım mektubu değerlendirip sonraki seneye bir mmektup yazıyorum. (zaten okul yüzünden bu yılın bittiğini bile ancak idrak edebiliyorum, aralık yirmi bir olmuş.) tabi ki bunu bırakacak değilim ama bir de ilk yazdığım mektubu okumak isterim. 


2017'ye mektup:

"şuan hazırlıktaki rahatlığını özlüyorsun ama memnunsun, zor olsa da güzel lisans, severek öğreniyorsun, bu yüzden notların da iyi. bu sene ablanla birlikte kalıyorsun, enişten florida'ya gitti bir seneliğine. bazen ablanı dövesin geliyor. çoğu zaman ya da. lumineers - sleep on the floor dinliyorsun bugünlerde sık sık. türklere yöneldin, no land, adamlar, kaç canım kalmış, peyk. indie dinliyorsun, çince bazen, bir de yetmişler seksenler var tabi. k-müzik'ten daha da koptun. en son ne zaman dinlemiştin hatırlamıyorsun bile. dernekten ayrıldın ama oradaki arkadaşlarınla görüşmeye devam ediyorsun. okulda radyo pogramı yapıyorsun, bir avuç dinleyicin var. yalnız gezenin düşleri iki'yi yazmayı planlıyorsun. (böyle dememin sebebi sürekli yalnız takılman.) aslında üniversitede iki yakın arkadaşın var, biriyle aslında okulun ilk günü tanışmıştın, salı ve perşembe günleri yemek yerken edebiyat, sinema ve felsefe üzerine sohbetler yapıyorsunuz, beyniniz yanıyor tartışırken ama çok zevk alıyorsun bundan. diğeriyle hazırlığın son kuru tanıştınız, ilk gördüğünde biliyordun, o mühendislik öğrencisi olduğu için hiç ortak dersiniz yok, zamanlarınız da uyuşmadığından nadiren görüşüyorsunuz ama her gün konuşuyorsunuz. her şeyini paylaşabildiğin birisi. lise arkadaşlarınla görüşmeye konuşmaya devam ediyorsun. ilişkiniz tadını koruyor. bugünlerde politikaya geçip sinemadan çap yapmayı düşünüyorsun, sonra vazgeçiyorsun. hatta belki de sosyolojiden yandal? merak ediyorum bölümünü değişmiş ya da çapa başlamış olacak mısın? geçen iki dönemin sonunda ortalaman kaçtı? peki kısa film çektin mi hiç? hala mutlu musun? Xingchi ve Shohei nasıl? hala konuşuyor musunuz? aşık olmayı beceremedin değil mi? peki çöplük nasıl? kedin nasıl?" 

çok sevgili 2018 aralık ayındaki paul;

al işte şimdi de birinci sınıfı özler oldun, rahattım diyorsun, şimdi okul dünyan olmuş gibi, işin gücün ödev sınav sunum. hayatını sorguluyorsun her sabah ve akşam, okul, neden? bu sene de ablanlasın, aranız daha iyi. yılın başında derneğe yeniden girdin, okuma grubu yürüttün. yarın da ikinci okuma döneminin son toplantısı var. yazın o dernekle kamp yaptın, yetmiş öğrencinin karşısında durup onlara felsefe, sosyoloji, psikoloji anlattın. şimdi bir başka eğitim projesindesin. güz geldi, gönüllülüğe başladın. cumartesi günleri risk altındaki liseli çocuklara ders anlatıyorsun. bu onlardan çok seni mutlu ediyor, besbelli. okuldaki sosyoloji kulübünün yönetim kuruluna da dahil olmuş buldun kendini. radyo programını bırakalı çok oldu, hemen sıkıldın zaten. arkadaş çevren de ilişkilerin stabil. politikadan çapa başladın, sosyolojiden de yandala. kendi bölümünü, sinemayı seviyorsun ama ödevleri yapmak zor oluyor senin için, çok vakit alıyor çünkü seninse hiç zamanın yok. gün niçin yalnızca yirmi dört saat? hiç kısa film çekemedin tabi. öykü bile yazamadın doğru dürüst, iki tane belki. xingchi ile eylülden beri konuşmuyorsunuz ama beklediğinden uzun bile sürdü zaten. shohei daha uzun aralıklarla ancak daha istikrarlı yazıyor sana. kedin antalya'da, aylardır görmedin, artık senin kedin bile değil, bunu düşünmek çok acı verici, düşünmemek için kafanı başka yerlere odaklıyorsun. çöplük ise bahardan beri karşına çıkmadı. aşık olmayı da beceremedin pek tabi ama hoşlandın bence birinden ya da sadece inanmak istedin hoşlandığına, herkese anlattın ama kimse de inanmadı işte. çok inanıyordun bu yılın senin yılın olabileceğine. on yediye çok inanıyordun. bir yandan çok şey oldu, olmadı diyemezsin ama her geçen gün daha da bulanıklaşıyor her şey, bilincin eriyor, kişiliğin oturacağına dağılıyor, yargılar koymakta zorlanıyorsun, yargı koyamayınca üzerine kafa da yoramıyorsun. soru bile soramıyorsun artık eskisi gibi, bu yüzden belki, yazmayı da beceremiyorsun. yağmur yağmasa, ağlamasan bir oyun izlerken, sen denizin kıyısında dururken biri gelip "atlamayacaksan orada durma ıslanırsın," demese yaşayamayacağını sanıyorsun. var olmuş olmaktan memnunsun biliyorum fakat hayatta hiçbir şeye inancın yokken ne kadar daha toplumsal kodların normal bulduğu bir hayat yaşamaya devam edebileceğini sanıyorsun? ama bunun dışına da çıkamazsın çünkü sistem-dışı olma ihtimaline bile inanmıyorsun. karamsar mıyım diye soruyorsun kendine? sadece gerçekçiyim diyorsun. gerçek buysa, hiçbir şey iyi olmayacak, her şey düzelmeyecekse eğer, hiç umut yoksa gerçekten, ne için uğraşıyorsun? hayattaki amacım insanların kafasını karıştırmak diyorsun, onların hakikat varsa eğer ona bu yolla ulaşabileceklerini varsayarak. peki sen bu mükemmel karışık kafanla hakikati görebiliyor musun?


Perşembe, Kasım 02, 2017

olup olmadığını bilmediğini bilmiyor



dün sonradan ünlü bir tamburi olduğunu öğrendiğim bir amcayla sohbet ediyorken ve o okuduğum bölümü sorduktan sonra ne yapmayı düşündüğümü sorunca "ben aslında edebiyatla daha çok ilgiliyim," dedim. aslında yazar olmak istiyorum demeye çalışıyordum ama nedense bunu söyleyemedim. evet, doğru, çekindim. neden? bir, çok iddialı olduğunu düşündüm; iki, utandım; üç, kendime inancım yoktu. o bana yüksek lisans yapmamı, kim bilir belki onun gibi trt'de çalışabileceğimi söylerken ben hala içimden "ne yapacağım ben de bilmiyorum, her şey mümkün," diyordum. benzer bir durum okuduğum  bölümler bir yana ben felsefeden devam etmek istiyorum aslında daha çok dediğimde ortaya çıktı. insanlar şaşırıyor. bütün bilimlerin felsefeden doğuşu gibi nihai noktada hepimiz yine felsefeye ulaşıyoruz. ama bu yolculuğun fiziksel dünyada bir karşılığı olmalı. eğer fiziksel dünya dediğimiz bir dünya varsa.

beach boys - dont worry baby

bilmiyorum, hayattaki amacımı bulmuş olduğumu düşündüğüm için mi yoksa birden gelen tuhaf bir farkındalık mı beni çok tatlı bir huzur içine sürükledi. aslında şuan biraz uykum var ama kitap okumam falan lazım. bilge karasu'dan gece'yi okuyorum şimdi. rick and morty'nin son bölümünü izledim bugün ama o kadar da üzülmedim dördüncü sezonu nasıl bekleyeceğim diye (birkaç gün önce bu yüzden mümtaz'a ağlamıştım.) çok tatlı bir rick and morty tişörtü aldım, onunla teselli bulurum bence, sonra baştan filan başlarım belki. havalar soğudu iyice. okulla beraber bu aylaklık ve huzur son bulacak.

rem - drive

yani öyle takılıyorum bugünlerde -bir paragraf yazıyorum, birkaç gün boş geçiyor. çok bir amaçlı olduğumu söyleyemem eylemlerimin. çince ve rusça çalışmaya yeniden başladım, o yüzden mutluyum da suluboya çalışmalarıma uzun bir ara verdim o kötü. üç hafta falan önce saksıya ektiğim karaçam tohumu filiz verdi, bayağı ümidi kesmiştim o yüzden çılgınlar gibi falan mutlu oldum. gidip hemen iki saksı aldım (bir tane aldım da diğeri hediyeymiş) şimdi bir kadife çiçeği tohumum var, onu ekeceğim. bir çiçek tohumu daha almak istiyorum ama belki de ağaç almalıyım. henüz karar veremedim. pendragon, açelya ve siklamen çiçeklerinden bahsetti (o da bunları biliyormuş sadece) ikisi de güzeldi. bilemiyorum, hele bir dükkana gideyim, karar veririm.


o gün neden mutlu filanım onu anlatacaktım aslında. aslında tam bir babanneyim bugünlerde, evde olduğum zamanlar pembe krem beyaz çizgilerden müteşekkil bir battaniyeyi bacaklarıma örtüp kitap filan okuyorum. yoo aslında çok kitap okumuyorum, daha çok 9gag'de takılıyorum. iflah olmaz bir 9gagger'ım ama loli şakalarından hazzetmiyorum. çok canımı sıkıyor onlar. arada reddit'teki sanat çalışmalarına bakıyorum. sonra youtube'da klip izliyorum. boş yapıyorum yani genel olarak. arkadaşlarımla buluşup duruyorum, çene çalıyoruz saatlerce. bazen önemli şeylerden bahsediyoruz tabi, neden var olduğumuzdan filan. bugün rope'la yeni sayko hocam, kitlesel intihar, onun vurulduğu son çocuk, din hakkında falan konuştuk; yani sohbet bu şekilde ilerliyor demek istiyorum. şimdi oturmuş mümtazla yine hayattaki amacımızdan falan konuşuyoruz. dedi ki, bizim inanç eksikliğimiz hayal edemeyişimizden ileri geliyor.


hayal et, diyor mesela. ormanın içinde bir ev, bir masa, bir kahve. çok şükür bir masa bir kahve bulunuyor kolayca. ama bunlar benim yapacağım şeylerle ilgili değil gibi hissediyorum. bilmiyorum. bir türlü hayal kurmayı beceremedim. ne düşünmeliyim dedim? bir film çekmiş olduğumu mu? saçma sapan şeyler. öyle film çekmeyi filan o kadar da istemiyorum. yazar olmak istiyorum ama kitap yazmış olduğumu hayal etmeyi canım çekmiyor. bu hayal bana cazip de gelmiyor doğrusu. yalnızca aşık olsam güzel olurdu. 


okulumun beni çıldırtması, ders programımı üç defa değişmek zorunda kalmam filan dışında aylaklığıma devam ediyorum. silicon valley diye bir dizi var, başrolde bir programcı(?) kodcu (?) görüyoruz, inanılmaz bir sıkıştırma(?) algoritmasıyla bir anda kendi şirketini kuracak pozisyona geliyor. bu diziyi iki bölüm izledim, güzeldi ama ben dizi izleme konusunda fazla beceriksiz olduğum için bıraktım. rick and morty'nin dördüncü sezonu başlayana kadar da beklemek durumundayım belli ki. en az yirmi tane dizi izlemeye çalışıp beceremedim herhalde son bir yılda. arada bir simpsons, futurama, family guy, south park filan bakıyordum, onlardan bile sıkıldım şimdi. kahvaltıda lynch filmi izleyecek kadar abuk bir durumdayım yani anlayacağınız.

aslında bahsedeceğim çok film var, lynch'in blue velvet'i (lynch'e giriş filmi olarak ünlüdür, mide bulandırır ama izletir kendini, freud okursun filmi izlerken sanki.), tarantino'nun death proof'u (tarantino en kötü filmim demiş, ben de onaylıyorum. ayak fetişinin zirveye oynadığı filmdir. dinsizin hakkından imansızın gelmesini konu edinir, güzel kadın görmek için eğlenmek için izlenebilir), haneke'nin happy end'i (diğer haneke filmleri gibi içinizde büyüyen kırıklık, bir kırgınlıkla çıkarsınız filmden ama iyi ki de izledim dersiniz). sonra düşündüm, tarantino'nun sekiz filminden altısını izlemişim ama ben tarantinocu biri değilimdir hiç. haneke'yi nasıl seviyorum ki sadece üç filmini izledim mesela. sevince izlemeye okumaya kıyamıyorum ama ne kadar mantıksız bir şey bu.


astrolojiyle ilgilenmeye başladım. önceden sadece bir iki temel şeyi biliyordum, birkaç aydır bu konuda uzmanlaşmaya doğru ilerliyorum kjrfdmlermf. sunshine sağ olsun, iki blog gösterdi biri junoastrology (ben buna bakıyorum genelde) diğeri de kristindemirci. gerçi şimdi bundan da sıkıldım. kendime yeni bir ilgi alanı bulmam lazım. rusça'da biraz daha ilerleyince genel gramer kuralları ve sesler üzerine bir yazı yazabilirim belki. şimdi bunun için çok cahilim. çince'yle karşılaştıracak olursam ben gramer yapısını çok zor buldum açıkçası ama alfabeyi okumak ve sesleri çıkartmak da çok daha kolay.


şu günlerde seviyorum diye diye sevebileceğime inanıyorum. hedefim yaz gelmeden aşık olmak. tabi ki arkadaşlarım benimle dalga geçiyorlar ve haksız olduklarını söyleyemem. ancak hala en azından nüfus kağıdında gençken bu duyguyu yaşamam gerek! juno bile blogunda oğlakları (oğlak burcuyum) soğuk bulanlar olduğunu yazmış. (ve eklemiş: "hatta daha ileri gidip ”en güzel duyguların katili” olarak görenler de vardır!") ben sağdan soldan odunmuşum, çok duygusuzmuşum, yüzyıllık çınarmışım. arkadaşlarım böyle diyorlar. bana kalsa ben çok sevgi dolu bir insanım da işte dışıma vurmuyorum. vuramıyorum ya da. ama siz de anlayın canım o kadar tanışıyoruz nihayetinde.  

suluboyaya da yeniden başladım çok şükür demiştim, azıcık minimalist çalışmalar da yaptım. kemandan filan iyice uzaklaştım artık, müziğin yalnızca dinleyici olarak bir parçası kalmaya karar verdim. resim çalışmalarıma devam edeceğim. ama çok sabırsızım. istiyorum ki hemen olsun bitsin, halbuki uzun zaman alır bir çalışma. almalıdır da. bilincindeyim ama güdü kontrol sorunu var belki de biraz bende? sabretmem gerek. 


şuan faulkner'ın ağustos ışığını okuyoroum. boun'un kütüphanesinden elime geçti, murat belge imzalı. bayağı güldüm. çevirmen imzalı kitap. in an ılm az. baskısı annemle yaşıt.

zazie metroda'yı önce le monde'un yüzyılın yüz kitabı listesinde görmüştüm (liste götüm!). tabi o fransız ağırlıklı bir listedir, doğal olarak. ama yine de o listede okuduklarımın hepsi çok güzel kitaplar oldu. bu da onlardan biriydi. o kadar sevdim ki herkese okutasım var. zazie yedi yaşında bir kız çocuğu ama ne çocuk. roman boyunca bütün büyükleri cebinden çıkarıyor (büyük götüm!). tam bir çılgın. tahsin yücel'in sisifos çevirisini korkunç bulmuştum ama bence bu kitabı çok şahane çevirmiş (sisifos götüm!). zazie'nin argosu  o kadar eğlenceli olmuş ki hiç rahatsız etmiyor. olay zazie'nin iki günlüğüne dayısının yanında kalmak için şehre gelmesi ama grevden dolayı metrolar çalışmadığı için hayallerinin yıkılması fakat başka başka olaylar yaşamasını anlatıyor. kadın dansöz kılığında gece sahnelere çıkan artiz dayı-gabriel, onu inanılmaz sakin karısı marceline, zazie'nin aklını karıştırdığı şoför charles, yine zazie'nin  gül koklattırmadığı herkese aşık olan dul hanım, kılıktan kılığa giren dedektif(?) derken kısacık ama rengarenk ve çok keyifli bir kitap olmuş. yazarımız cümleler arasına felsefi göndermeleri sarkastik bir yaklaşımla serpiştirmiş.

kırmızı saçlı kadın'ı planımda olmadığı halde ortaya çıktı. ben pamuk kitaplarını bazen çok seviyorum bazen sevemiyorum. kara kitap ve beyaz kale'yi çok sevmiştim. kar'ı da aradan çok uzun zaman geçti ama o zaman etkilendim diye hatırlıyorum. yeniden okuyacağım. masumiyet müzesi'ni yeniden okumuştum yazın müzeye gideceğim diye, hala gitmedim ama o ayrı bir konu. çok sıkılmıştım okurken. pamuk, kitaplarını bir iki ayda okunacak diye düşünerek mi yazıyor acaba, sürekli tekrar düşüyor ama bu en fazla tekrarlar yaptığı kitabıydı ve şimdiye kadar okuduklarım arasında en sevmediğim kitabı da oldu aynı zamanda. şimdi spoiler vermek istemiyorum ama postmodern kasıyorsa bile -yani bilinçli bir amatör yazar hissi uyandırmak istemişse bile-   böyle kasmasın, ciğerim soldu. ha yine çok akıcı bir pamuk kitabıydı, ona lafım yok. ama sevemedim be abi. oidipus'un da cılkı çıktı artık yeter. başka konular bulun be.

bilge karasu'nun susanlar'ını okuduğumda çok etkilenmiştim, iki sene filan oluyor. yerli öykücü-romancılar arasında çok eşsiz bir rengi vardı ve çok naifti. ama sonra denk gelmedi de okuyamadım işte. şimdi neredeyse ardı ardına iki kitabını okuduğum için bir iki yıllık ara daha verebilirim.  kısmet büfesi, yazarın deyimiyle metinlerden oluşuyor ama bunların çoğu basbayağı öykü işte. özellikle kitaba ismini veren öykü ve "düş balıkçıları" gerçekten çok güzeldi. adamın hem hayal gücü inanılmaz, hem tasvirleri, hem dili. gece de postmodernizmin muhtemelen türk edebiyatındaki en güçlü romanlarından biridir. bir sürü metafor var, okurken sürekli kafanız bunlarda oluyor. ne oluyor anlamıyorsunuz, anlamadıkça daha çok okutuyor kendini filan. kitabın yarısı altı çizebilir söylemler zaten.

"bir düş içindeymiş gibi yaşıyor, kendi sözlerinizi de, başkalarının sözleri kadar, kolayca unutuyorsunuz." (s.132)

"dördümüzü birden yatakta düşünmeye çalışacağım. dördümüzü birden yatakta, birbirimizi hırpalamadan, parçalamağa kalkışmaksızın, içimizdeki birikmiş bütün hınçları, öfkeleri, güdük bencillikleri sevgiye dönüştürerek sevişir durumda gözümün önüne getirmeye çalışacağım. gülünçlüğümüzün büsbütün ortaya çıkması için. durmadan kendimize de yakınlarımıza da -en yakınlarımıza, başta kendi kendimize- yalan söylemek zorunda kaldığımıza, her şeyin düzmece bir durum, bir duygu oluverdiği bir dünya kurduğumuza göre bu yalanları sonuna dek götürmek, patlayacak kerteye vardırmak gere. öyle ki yalan söyleyemez olalım. ya da ölelim." (s.163)

romanın son bölümü, tek bir soru sorar:
"bunları yazmakla çıldırmaktan kurtulunur mu?"



on sekiz gün önce toprağa tohumunu koyduğum iki çiçeğim (kadife karagöz ve hüsnü yusuf) on iki önce filizlendiler ve bugün itibariyle yaklaşık beş santim boyuna ulaştılar. bir gün gelip çiçek açacaklarına inanmak gibi inançlar olmasa sanırım yaşamaya devam edemezdik.

detachment diye bir film izledim sabah, pek pek ağladım izlerken -bu da gerçek bir ağlama seansı değildi ama gözyaşları vardı. american history x'in yönetmeni tony kaye'dan. yine bir öğretmen, okul, çocuklar, öğrenciler üzerinden ilerleyen ama insan olmak üzerine bir film. bütün yüreğimle tavsiye ederim.

tüyap yaklaşıyor (4-12 kasım) o yüzden ben de kasım ayı için kitap alışverişini güzel indirimler olursa fuardan yapmak istiyorum. ama olmazsa da... internet bunun için var. neden bilmem eskiden kitapçı gezmeyi çok severdim artık cazip gelmiyor. belki kendime kitap almamam gerektiğini söyleyip durduğum içindir. bir gün çok zengin olursam yeniden zevk alabilirim belki kitapçı gezmekten. 

okul başladığından beri nevrim döndü. ben kimim, burası neresi? kaybolup duruyorum, dersler gözümü korkutuyor ama yine de oturup çalışmıyorum. yarın diyorum, yarın okuyacağım makaleleri. sonra da buraya geldim işte.

Çarşamba, Ekim 04, 2017

perdeden üç oyun

geçen sene birden devlet tiyatrolarına sardım -her yıl başka bir şeyin sapıklığına koşuyorum. tamam biraz abarttım, sadece yedi oyuna gittim aslında. çoğu yalnız başıma, bazen ablam ya da arkadaşlarımla. hiç beğenmediğim de oldu bayıldığım da.  şimdi yeni sezonda da oynayacağını gördüğüm üç oyunu yazacağım, belki ilginizi çeker diye. (eğik yazılar devlet tiyatrolarının sitesinden alıntıdır.)

yaşamak denen bu zahmetli iş


30 yıldır leviva ile evli olan yona, bir gece karısını terk etmeye yeltenir. buna sebep olan sıkıntı ve bıkkınlık, onların özelinden, belki de yüzyıllardır kanayan bir yara olan “evlilik” ve yaşam üzerine yapılan bir sorgulamaya dönüşüverir. kim için yapılır evlilik? kadın ve erkek evlendikten sonra bir adanmışlıkla yaşamak zorunda mıdır? bağlılık, gerekli ve olumlu bir etki midir, yoksa muhatabını sardıkça boğan bir canavar mı? hep hayatı ıskalamaya mahkum muyuz? yaşamak denen bu zahmetli iş, tüm bu sorgulamaların odağında duran çarpıcı bir kara mizah örneği.

aradan uzun zaman geçtikten sonra bile şüphesiz izlediklerim arasında en iyisiydi. üç oyuncu var ama gerçekten fazlasıyla yetiyorlar. kadın oyuncu bu sene gördüğüm en iyi oyuncuydu. zaten ülkü duru, bu performansıyla "yılın kadın oyuncusu" ödülünü de almış. o kadar gerçek o kadar samimi bir oyundu ki. kahkahalar attım, ağladım da. herkese çokça tavsiye edeceğim bir oyundu. gitmeden evvel cassie-zd ile konuşmuş ve tavsiye almıştım, bu oyunu çok övmüş, muhakkak gitmem gerektiğiniz ve küçük sahnede izlemem gerektiğini söylemişti. gerçekten de orada izledim ve bütün kalbimle teşekkür ediyorum.


ikinci dereceden işsizlik yanığı


bir cumhurbaşkanı, başbakan’ın kafasına anayasa fırlatırsa, tesadüf bu ya, siz de o gün askerden dönmüş bir üniversite mezunu olarak iş aramaya başlasanız nasıl bir sürecin içinde bulurdunuz kendinizi? güzide memleketimizin insan kaynakları uzmanlarının “modern metotlarla” hazırladığı başvuru-eleme-cevap bekleme badirelerini aşmaya çalışmak bir yandan, eşe dosta, aileye karşı işsiz konumunda olmak öte yandan, kendi başvuru kriterlerinizi tabana vurdurmak ters kroşeden gelirken nasıl olur da sağlıklı, ilkeli, tuttuğunu koparan bir vatan evladı olarak kalırsınız? ya da kalabilir misiniz? durum bu kadar tuhafken doğal olarak yaşananlar da absürd olacaktır. hem keyifli, hem de canınızı yakacak bir kara komedi. 

tek kişilik gösteri -bunu başta belirtmekte yarar var.

çoğu zaman tiyatroya yalnız giderim, sinemaya da. böylece ne istersem onu izlerim, yanımdaki beğendi mi sıkıldı mı ne hissediyor diye gerilmem. ancak o zaman irfan sürekli beni tiyatroya götür diye ağlıyordu -abartıyorum denemez- ve onu da götürdüm. gerçi ben götürmesem başka arkadaşımız çağıracakmış; oldukça tuhaf bir şekilde üç senedir sık sık oynanan bu oyunu izlemek için aynı akşama bilet almışız. (daha önce perdedeki oyunlar hakkında falan konuşmuştuk, hangileri rezildi, hangisini tavsiye ederiz şeklinde ama nadiren konuştuğum birisi. çap'a kabul aldığımı bana haber veren kişi. böyle bakınca, ayda iki kez falan görüyorum, o kadar da yabancı demesem iyi olur belki - bana hep "siz" der, hoşuma gitmiyor değil. kendisine küçük bey diyelim, benden büyük ama bu ona uyuyor.) üstelik komik olan çıktığımızda hepimizin "bu neydi ya?" "çok kötüydü çok" diye ağlaması. gerçi sonradan irfan beğendiğini söyledi ve ben de o zamanki kadar korkunç olduğunu düşünmüyorum. yalnızca fazla uzamıştı ve yüzeysel gelen espriler canımı sıkmıştı. ama benim gibi sürekli işsizlik üzerine kafa yoran biri için -insanın gelecek planında olunca tabi- güzel bir deneyimdi yine de diyebilirim. eğer beklentiniz yüksek değilse eğlenebileceğiniz, biraz da işsizliğin acılı kısmını paylaşabileceğiniz bir oyun olur.


cehennem


cehennem, düşüncelerimizi kodlayan, yaşamı gerçeklikten koparan ve şiddet dürtüsünü tetikleyen sanal dünyanın gelecekte duygularımızı da ele geçirme boyutlarını bilimkurgu atmosferinde tartışıyor. 

bilim kurgu ve tiyatro. insan gerçekten bağdaştıramıyor, kitaplar, fimler, çizgi romanlar, çizgi diziler. bunların hepsi çok anlaşılabilir. en azından benim için öyleydi ve izlediğim ilk bilim kurgu temalı bir tiyatroydu. oyun başladığından çeviri olduğu için diyaloglar çok canımı sıktı -hep sıkar, çeviriden nefret ediyorum. ama sonrasında kelimenin tam anlamıyla kendimi kaybettim. o kadar kaptırmışım ki o en can alıcı sahnesinde -izlediğinizde hangi sahneden bahsettiğimi anlayacaksınız- hığaaa diyerek ellerimle ağzımı kapattım, şoklar geçirdim. gerçekten çok iyiydi, konusu, olay örgüsü, karakterler, sorguladıkları; hepsi inanılmazdı. (yine tesadüf bu ya, küçük bey'le bir görüşmemizde şöyle demişti "dün akşam bir oyun izledim, inanılmazdı. cehennem..." ben de "yaaaaa harikaydııı" diye atlamıştım tabi. sonra o da diğer arkadaşlara "o zaman... siz çıkın, bizim konuşacak çok şeyimiz var," gibi bir şey söylemişti. tabi bunlar hep mealen, yoksa aradan geçmiş aylar aylar nasıl hatırlayayım? ama böyle etkilenmiştik işte oyundan.) 

eğer yeni oyunlara gidersem -şimdilik gözüme avrupa'yı kestirdim ve şu herkesin ayılıp bayıldığı profesyonel'e gitmeye de çok kararlıyım- veya gittiklerimden yeniden oynananı görürsem yazacağım efendim. saygılarımı sunuyorum. 


Pazartesi, Ekim 02, 2017

hayır en çok ben devrimciyim



eylül'den hiç hazzetmem de ekim'i pek severim. güneş eteğini ancak çekmiştir ve arada kalmışlık sona erer yavaşça. bir de bende yalnız kalma arzusu zirveye çıkar. (sonbahardan değildir herhalde, olabilir mi ya? bu kadar basit mi? neden olmasın tabi.)

ilginçtir ki halkımız benim izlediğim filmleri ya da okuduğum kitapları çok da umursamıyor. laf arasında geçebilir diyor ama abartma, ilgilenmiyoruz diyor -gerçek şu ki ben de kitap eleştirilerini pek okumuyorum. bunun için üzülecek değilim, böyle havadan sudan mırıldanmak benim için de daha çekici.

sonbahar bütün kültür-sanat etkinliklerini toplamış geliyor. şuan beyoğlu sahaf festivali var (yarın son gün), filmekimi başladı, devlet tiyatrosu kapılarını araladı, şehir tiyatroları aktif, kasım'da tiyatro festivali, fransız kültür merkezi -sanıyorum bugün koyulan afişte gördüğüm kadarıyla- ekim sineması dolu dolu, akbank sanat etkinliklerine devam ediyor, bir ay içinde üsküdar sahaf festivali de olur, bienal devam ediyor derken gidilecek çok yer ve bende de boş bir ay var. (en güzel kısmı da bu zaten)

beyoğlu'ndaki sahaf festivalinde çok uzun süre kalamadım, bir buçuk saat bile sürmedi. sunshine'la birlikte film ve televizyon fuarına gidecektik o yüzden acele etmek durumundaydım. (zaten normalde aslıhan pasajına gitseniz de aynı fiyata alabilirsiniz bu kitapları vs.) ama üç güzel kitap ve üç de şirin fotoğraf edindim. (tabi dürüst olayım, resimleri öykülerime ilham olsunlar diye aldım.) fuardaki paneller kalabalık olur sanmıştım ama lütfi kırdar'ın en korkunç salonlarından birini vermişler, katılımcı sayısı çok azdı ve çoğu akademisyendi. benim sektörüm olabilir ama yabancıyım bu mevzulara, o yüzden dinlemek ilginç olabiliyor yine de bir yerden sonra sıkılıyorum. (bizim rektör de konuşmacı olarak gelmişti, bir kaç kez dönüp bana baktı, bir yerden tanıyor ancak çıkaramıyor bir türlü. en sonunda dayanamadı sordu siz bizim okuldan mısınız diye. niyeyse bir inanamadı orada olabileceğimize. gerçi ben de emin değilim niye oradaydık ama.)


masamda boş yer olmadığından resim defterimin üstünde çekmek durumunda kaldım, bu korkunç arka plan için kusura bakmayınız efendim

bir sahaf amcayla arkadaş olduk. kendisi çok geveze, çok da komikti - ağzına geleni söylüyordu. sonradan fark ettim ki onunla birçok şey konuşsam da -evini biliyorum mesela- adını sormadım, eh o da durup dururken söylemedi tabi. (o benim adımı sorduğunda, ben de onunkini sormalıydım halbuki.) oğlunun adını bile öğrendim, o da çok iyi bir insandı. aradığım kitabı bayağı arayıp bulamayınca "üzgünüm hanımefendicim," dedi çok yumuşak bir ses tonuyla, o kadar hoşuma gitti ki. hem çok kibar hem de samimi bir ifade. bunu cebe attım, yeri gelince kullanırım. amcacım bir daha pasaja geldiğinde "muhakkak bana gel," dedi durdu. ben de gideceğim elbet. kitap alanlara bir ayraç hediye ediyordu, gerçi beni pek sevdi (hemşehri çıktık da) daha almadan hediye etti, ben de bu güzel tanışmanın şerefine diyelim iki kitap alıverdim. 


kefaret'i amcam çok tavsiye etti, roman kültürüne aşırı ilgiliyim, auster zaten hep aklımdaydı

en son heinrich böll'ün katharina blum'un çiğnenen onuru'nu okudum. böll'ün kısa öykülerini okumuştum önceden ve aşırı beğenmiştim. (o yaz çok güzel bir yazdı; coetzee, buzzati ve böll'le tanıştım.) bu da bir roman sayılmaz aslında, novel diye geçse de bence daha çok novella sayılmalı. neyse bunlar önemsiz ayrıntılar zaten, ben buna karar verecek değilim ya. incecik bir eser, inanılmaz bir hiciv, bir ironi almış başını gidiyor, tabi diğer yandan pek eğlenceli. en çok medyaya giydiriyor tabi ama bunun yanında işçi sendikaları, kilise, polis, işletmeler de nasibini alıyor. biraz kırmızı pazartesi tadında ama ondan yedi yıl önce basıldığını söylemekte fayda var.

çap ve yandal sonuçları (politika ve sosyolojiden başvurmuştum) on beş gün önce açıklanmış, benim bundan haberim yok, soranlara da hala açıklanmadı diyordum. bugün okuma grubundan bir arkadaşım sordu, açıklanmadı dedim ona da. akşam bana link attı, kazanmışsın öyle yazıyor dedi. (peki sence böyle ikisi birden biraz şov değil mi, diye de ekledi) tabi böyle bir rezillik yok, finale yanlış saatte gittiğimde de oldu ama resmen utandım abi. yarın okula ne zaman açıklanacak, diye mail atmayı düşünüyordum. ablam ve mümtaz aynı şeyi söyledi: "iptal ederlerdi herhalde."


yazarlar arasından bana nazım çıktı
bunu okuyunca çok güldüm
çok unutkanım ben dedim
(o zaman büyük devrimciydim de)