Pazartesi, Kasım 18, 2019

bambaşka anlar


bahar 2019

birkaç ay evvel boyama kitabını önüme alıp boyama yapıyor, sonra gidip makale yazıyordum. şimdi tatil geldi, suluboyayla ufak tatlı resimler yapıyorum. o zaman laf etmeyen annem bu sefer çocuk musun sen, diyor. babam da çizimlerimi görünce kağıtları niye zayi ediyorsun demişti. fena değildir yaptığım resimler, insanlar beğenir ama bizimkilere göre boş iş. git hikaye mikaye yaz diyor annem onun yerine. onu da yapacağız elbet ama şimdi canım ne isterse o.

yazı yazarken farkediyorum. türkçem felaket kaymış. gramer imla hatası anlatım bozukluğu ne ararsan bende var. sık sık tdk'den kontrol ediyorum. insan anadilini unutur mu hiç? neyse ki annem yanımda. anne, diyorum, ölmeden evvel insanların şunu çocuğuma bırakıyorum diye yazdıkları şey neydi? vasiyet, diyor annem. türkçe kitap okuyup durduğum halde kelimeleri unutmam canımı sıkıyor.

kış 2017

"sanki dünya gerçekten de sadece kelimelerden mürekkepti; sanki böylelikle dehşet verici olanın da tehlikesi bertaraf edilebilecekti; sanki her parçaya bir karşı parça denk düşüyordu; her kötünün karşısında bir iyi, her hüznün karşısında bir mutluluk vardı ve her yalanın karşısında bir gerçek."

diyorlar ki sebald 2001'deki araba kazasında (ya da öncesinde anevrizmadan) ölmeseydi nobel kazanacaktı. (elbette 57 erken bir yaştır, nobelin yolu 88'e kadar uzanır, bkz.doris lessing) vertigo'yu okudum. komik ama lisedeyken bir doktor bana vertigo teşhisi koymuştu. kulağım çınlıyor, başım dönüyor, gözlerim kararıyordu. hala ara sıra olur. yine de bu teşhisin yanlış olduğundan eminim. neyse, bayağı bayağı ciddi beklentiyle başlamıştım. kitap üç bölümden oluşuyor; ilk kısım stendhal üzerine (yahu bu milletin stendhal'dan istediği nedir?), ikinci kısım sebald'ın kendisi ve üçüncü kısım kafka olarak kabul edilebilir. bu üç ruhun ortak noktası hastalıklı oluşlarıdır. kitabın adından anlaşılacağı üzere bütün içerik baş dönmesi ve mide bulantısıdır. (bundan bahsetmiyor, etkisi bu.) bundan çıkaracağımız sonuç sebald'ın şüphesiz çok iyi bir yazar olduğudur (hastalıklı ruhları yansıtma kabiliyeti açısından) yine de benim en sevdiğim yazarlardan biri olmadı ama diğer kitaplarına dair merak duyuyorum, muhtemelen austerlitz'le devam edeceğim. (satürn'ün halkaları ve göçmenler de listeye girdi.) zaten bunlardan kendisini ilk defa okuduğumu da anlamışsınızdır. o yüzden ne söylesem eksik gelebilir. kafam karışık. (dördüncü bir kısım da var aslında ama bu daha ziyade son sözmüş gibi geliyor bana.)

yaz 2017

vashti bunyan - if i were - same but different

değişiksin çünkü makarnayı sossuz ve yağsız seviyorsun. değişiksin çünkü günde zilyon tane sade soda içiyorsun. değişiksin çünkü et yemiyorsun.
değişiksin çünkü herkes uyurken ayaktasın. değişiksin çünkü arkadaş olmak istemediğin kişilerin yüzüne istemiyorum diyebiliyorsun.
değişiksin çünkü resim çekilmiyorsun. değişiksin çünkü tanımadığın insanlara karşı çok utangaçsın.
değişiksin çünkü sürekli kedilerle konuşuyorsun. değişiksin çünkü hep yalnız takılıyorsun. değişiksin çünkü bankta yatıp sesli kitap okuyorsun.
günde on kere, değişiksin.

current joys - kids

çok uzun yıllardır insan aşık olduğunu nasıl anlar diye düşünüyorum. aşık olduğunu iddia eden herkese de soruyorum ama cevabımı yeni buldum. aşık olarak bulsaydım keşke, belki de bulamamışımdır hala. yine de kendim için, neyin fark edeceğini buldum. bir sabah uyandığımda, telefonuma uzanıp ondan mesaj gelmiş mi diye bakacağım ve  bu mesajı heyecanla karşılayacağım. sanırım o zaman bir şeyler değişmiş olacak. ben sabahları fuck them all kafasını yaşıyorum, kimseyi ama kimseyi umursamak istemiyorum. bir gün birisini umursarsam diyorum, bu gerçekten de aşık olduğum anlamına gelmez mi?

güz 2018

bu bir hikayenin devamı olacaktı. fakat başını bulamadığım için, hikaye buradan başlamak durumunda.
her zaman üçüncü bir seçenek var mıdır diye sordu. vardır, dedim tereddütsüz. binlerce kez iki şık arasından hangisini tercih etmem gerektiğine, doğru olan nedir diye kafa yormuştum. her zaman üçüncü seçenek vardıysa zorum neydi?
peki olmadığının rasyonel temellendirmesini yaparsam ne olur diye sordu bu kez de.
çürütülemez olduğunu inanmam gerekir, dedim.
çürütülemeyecek bir şey yoktu sanırım. o zaman şöyle diyelim. üçüncü seçenek hem vardı hem yoktu.
kutuyu açana kadar. 
insan istiyor ki birine aşık olsun. olduğu zaman da istiyor ki keşke olmasın.
biri sizi sevsin diye uğraşmak ne tatlıdır, her zaman ümit içinde bir yandan sonu bastırmaya çalışırken, coşmamak için çaba sarfetmek, kontrol altında tutmak insanın kendisini, ne zordur ve ne hoştur.
en korkuncu ise sevilmek fakat yeteri kadar değil.
her zaman biliyordum, her ilişkimde, daha çok seven ben olurum. bu iki kere ikidir.

bahar 2017

eminönü vapuru, tramvayla karaköy.
kimsenin benim neden gittiğimi anlayamadığı siber güvenlikle ilgili bir zirveye gidiyorum. endüstrileşmeden önce ihtisaslaşma diye de bir şey yoktu. o zaman kimse orada ne halt edeceğimi sormazdı.
ben öyle yaşamak istiyorum.
canım ne isterse onu bilmek ne isterse onu yapmak. akademisyen, virtüöz, ressam, yazar, editör yönetmen olmak istiyorum. istiyorsam gerçekten istiyorum da olacağım.

kış 2018

ben de tatlı şeyler yazmak isterdim
ama karamsar değilim diyorum gerçekçiyim ben
inanmıyorum kendime de ama
nerede duruyorum inanmıyorum
umutsuzluk mu fark umut umuyoruz umacağız
kurtuluş yok mu yok dediler, ben de inanmıyorum
yoksa neden çaba gösterelim gösteresin gösterme
şimdi çok uzatamam lafı şarjım yüzde on
peki bir oyunu oynuyoruz truman show diyor aman ne klişe üff
oyunları bozalım oynamayalım dahil olmayalım
sisteme sistem sistemik sistemizasyon
intihar etsen filan kitleleri imha etsen 
deli olsan suçlu olsan dilenci olsan mesela
al işte yine bir sınıfa koydular seni iyi mi iyisi mi
en güzeli
var olma hiç ol hiç hiç
tövbe de haşa allah yaratmış bir kere
allah affetsin o zaman demek ki varız
akbil basabiliriz amcalara o da para vermek ister sonra
ya da torunlarının oynadıkları tiyatroları dinleyebiliriz amcaların
neden kızlar boşandıklarında baba parasına muhtaç kalmasınlar diye
ekonomik bağımsızlıklarını kazanmalarının şart olduğunu
dinleyebiliriz yine amcalardan
sonra halkımızla yüzleşebiliriz maratonda koşabiliriz
ve beşiktaşta firar edebiliriz ayağımızda çip
ve planlar yapıp iş günü gelince
hasta olabiliriz
bir şiir yazmış adam iki yüz elli altı mısra
sonra olmuyor demiş vazgeçmiş
uyumsuzmuş ve münzevi ve de aylak
tam ideal tipiymiş camus'nun
kalkmış roman yazmış
şimdi yoksun saat on
sahil kırılmış yoksun yanımda
kırılmış derken yani belediye kırmış kaldırımları
birden fark ettim yanımda olsan iyiydi
yani konuşalım istemiyorum açıkçası allah biliyor ya
öyle sessizce yürüyebilirdik
yani seninle yürümeyi seviyorum sanırım
varlığını seviyorum yani
seni, yeni bir şey değil

yaz 2018

shohei'nin en sevdiği şarkılar:
The pillows / ストレンジカメレオン(Strange chameleon)
ハヌマーン(Hanuman) / ワンナイト・アルカホリック(One night alcoholic)
THE NOVEMBERS(this is the one I told you before) / 今日も生きたね(You live again today)
Toe / Ordinary Days
How to count one to ten / Time goes by

güz 2018

sinema gelecekteki muhtemel kariyerimin başlıca alanı olduğu için, elimden geldiği kadar bu alanda kendimi  geliştirmek istiyorum. üniversite eğitimi buna birçok imkan sunsa da yeterli olmadığı aşikâr. sinema öğrencilerinin hayatları boyunca sinemayla kalabilmeleri için gereken teşvik ne yazık ki ülkemizde kolay bulunan bir şey değil. bununla birlikte sinemaya yalnızca mesleki olarak ilgili olduğu, para ya da kariyer getirecek bir araç gözüyle de bakmıyorum. (tabi ki yine de sinema da bütün sanat dalları gibi araçtır ve sanat, toplum ya da sanat için değil insanın bizzat kendi benliği içindir. şüphesiz bu benim inandığım şey.) ailemin etkisiyle gelişmiş olma ihtimalinin hayli yüksek olduğu bir sanat ve sinema sevgisinin karakterimi ve hayatımı etkilemiş olduğu ve etkileyeceği pek de inkar edilemez. gerçek sanatın ne olduğuna dair spekülasyonların havada uçuştuğu bu güzide(!) yüzyılda bir de diğer insanların bireysel bakış açılarıyla izlediği filmler üzerinde onlarla birlikte merak etmek, düşünmek ve öğrenmek isterim. ayrıca farklı filmlerini izlediğim söz konusu yönetmenlerin ve yönetmenlerin seçilen filmlerinin seçilme nedenlerini de merak etmekten kendimi alamıyorum.

güz 2017

yine dedikodu yapalım azıcık diye açıyorum ağzımı.
ablam uzun süre ney üflemeye çalıştı sonra vazgeçti ama bu sırada edindiği alışkanlıklarını sürdürdü. bunlardan bir tanesi de bir ney atölyesinde vakit geçirmekti. uzun süredir dinleyip durduğum bu mekan hakkında pek de bir meraka kapılmadım ama ablam beni oraya götürmek ve şizofren olmadığını ispatlamak istediği için ben de ufak bir ziyarette bulunmayı kabul ettim.
sanat kalabalıklar için değilmiş, kalabalıklar için yapılırsa sanat olmazmış.
onların dinle işi yokmuş, din silinip yüklenebilen bir app'miş ve maneviyat paketlenip biz dünyaya gelmeden önce içimize konulurmuş. bu da telefonun ana yazılımıymış.
kıçım!!!

kış 2017

bu kimin öyküsü bilemiyorum. elbette sizleri tanımadığım için bunu hangi niyetle yaparsam yapayım benim hakkımda olacak. bu arı soktuğu için öleceğini sanıp korkusundan bayılan arkadaşımın öyküsü de olabilirdi. aslında bunu severdik ve gülerdik, absürd bir şekilde yazardık.

az sonra yemeğe giderim, yalnız başıma tabi, bir de kedi olur yanımda oturan. klasik bir ellili yaşlar kedili teyzesi olacağımı düşünürdüm. yalnızlık deyince aklıma bunun gelmesi tuhaf mıdır? her neyse, düşündüğüm buydu ama sonra dedim ki kendine, sanki şimdi de öyle yaşıyorum. ilginç kitaplar var rafta ama hiçbiri ilgimi çekmiyor. kulağımda tanımadığım bir kadının sesi var. sözleri anlayamıyorum pek, odaklanamıyorum da. elime bir ismet özel geldi, bir iki satır ve sonra inanılmaz bir öykü doğar mesela. arada olur böyle şeyler olmaz mı? çok nadirdir tamam, bunu inkar eden yok. ama mümkünsüz değil. onun yerine doğuda mizah diye bir kitabı çektim aldım, bir iki karıştır, geri koy. havamda değilim, ortada. kolum da ağrıyor galiba. yoldan geçen birini durdurup hayatını anlat diyesim var.

bugünlerde kafama takılan bir şey var mı? yani aşık olamayışım ve geçmişten kalan hüzünler dışında. yeni bir soru? avluda bir tane vardı. fakat başkasına ait gibi geldi, emin olamayınca almadım ben de. orada bıraktım. sahibi alır diye düşünüyorum. ama yokluğunu fark etmeme ihtimali de var. çok da mühim bir soru değildi. her neyse, soruyu orada bıraktım.

kış 2019

bazen durur ve düşünürüm, bu anı yirmi yıl sonra bile hatırlayacağım derim. ama işin aslı, hatırlamıyorum. melankoli içinde geçen anlar birbirini takip eder, her biri eşsizdir, bir film sahnesi olur diye düşünürüm. fakat gerçek şu ki her biri kafamdan hiçbir iz bırakmadan uçup gidiyor. hatırladıklarım yalnızca aksiyonun yüksek olduğu hatıralardan ibaret kalıyor, bazen onlar bile değil. yalnız çok uzak geçmişten, çocukluğumdan anımsadıklarım önemsiz sahneler. aynaya baktığım bir fotoğraf ya da oyuncaklarımla oynarken.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder