Cuma, Nisan 05, 2019

arka pencere ve biraz psikoanaliz


Bu film psikoanalitik sinema teorisi üzerinden incelenecektir. Psikoanalizde iki öne çıkan ekol vardır: Freudçu ve Lacancı. Freud'un yaklaşımı daha çok insan ruhunun işleyişini ve ilişkilerii, ve bunlarda dış dünyayı nasıl kurduğumuzu soruşturmak-araştırmaktır. Freud'a göre ihtiyaçlarımızı karşılamaya ve arzularımızı gerçekleştirmeye çalışıyoruz, bunları yapamadığımızda da acı çekiyoruz. Aynı zamanda arzularımızdan dolayı suçlu da hissediyoruz, hatta gerçekleşmediğinde kendimizden nefret etmeye kadar gidebiliyor.  Freud genellikle kendinden iğrenme (self-disgust) ve düş kırıklığı gibi duyguları bilinçdışı duruma bastırdığımızı iddia eder ancak bilinçdışı her zaman gizli ve gömülü kalamaz ve rüyalar aracılığıyla ortaya çıkabilir.

Psikoanaliz ve sinemanın ilişkisi ise perde bizim hayallerimizi ve arzularımızı göstermeye başladığında ortaya çıkar, yani bir nevi bilinçaltımızı. Bu şekilde sinema seyirciyi arzulayan özne olarak konumlandırır, aygıtın öznesi olarak, kamera bu işlevi görür, seyirciyle özdeşleşir.

Seyirci (spectatorship) konusu ilk kez 1970'lerin ortasında, göstergebilim (semiotic) ve psikoanalizin sinema alanında etkisiyle birlikte teorik olarak değerlendirildi. Sinema, 1920 ve 30larda rüyaya benzerliğiyle ilintili olarak bilinçdışı arzunun aracısı olarak tartışılmıştı ama 70lere kadar tam anlamıyla sinema deneyimin seyirci etkisi dikkate alınmamıştı.

Jean Louis Baudry'ye göre sinematik aygıt, temsil mekanikleri üzerinden (kamera, kurgu, gösterim, perde önündeki seyirci) ideolojik bir pozisyon üretir. İdeolojikti çünkü dominant sinema pratikleri işçiliği saklayarak izleyiciye gerçeklik hissi vermeyi amaçlıyordu çünkü böylece seyirci, anlam yaratıcısının kendisi olduğunu düşünüyordu.

Kısaca özetlemek gerekirse, Lacan mitolojik bir hikaye olan narcisssus üzerine insanın kendi benliğini aynada görüp özdeşleştirmesini bir evre olarak değerlendirir. Sinema bu evreye seyircinin kendisini karakterlerle özdeşleştirmesiyle benzemektedir. Ancak sinema deneyimi yalnız özdeşleşmeyi sunmaz.

Skopofili, genel olarak bir şeye bakmaktan izlemekten haz almak  ve bunu arzulamak olarak tanımlanır, genellikle cinsel çağrışımlar içerir. Freud terimi libidinal dürtüden bahsederken kullanır. Psikanalitik film teorisinde, skopofili terimi seyircinin perdeyi izlerken yaşadığı bilinçsiz süreci açıklamak için kullanıldı. Voyörizm (Röntgencilik), benzer bir terimdir, başka insanları onların haberi olmadan izleme eylemine denir. Filmlere gitmek için para ödüyoruz, ancak perdenin karşısına oturduğumuzda, ekranda izlemekte olduğumuz 'habersiz' insanların eylemlerini izleyen seyirci olarak röntgenci olarak konumlandırılıyoruz aslında. Bu konumlandırmadan da zevk alıyoruz. Bununla birlikte, röntgencilik seyirciyle sınırlı değildir, eylemi çekmiş olan kamera da aynı zamanda bir “röntgenci”dir. Bu görsel zevke bakmanın utancı eşlik eder. Bu yüzden görünmeden görmek temel şarttır. Kamera va sinema perdesi de bu görünmezliği seyirciye sağlar.

Hitchcook filmin baş karakteriyle seyirciyi bu bağlamla ilişkilendirir. Filmde, cinema perdesinin dörtgeni bir pencere gibidir ve bu pencereden heyecanla ve hevesle insanların özel hayatlarını izleriz, Jeff'in yaptığı gibi. Bu anlamda aslında, yönetmen biçim ve içeriği birleştirmiştir. Arka pencere, film üzerine yapılmış bir filmdir. 

Kırık bir bacakla tekerlekli sandalyeye bağlı Jefferies, karanlıkta görünmeyen bir seyir izleyici hareketsizdir. Aslında, bir fotoğrafçı ve foto muhabiri olarak Jefferies profesyonel bir röntgencidir. Pencerenin önündeki perdenin açılması bile sinema deneyimini hatırlatır. Lisa perdeyi kapatırken "gösteri bitti," der.

Seyirci olarak, Jeff’in diğerlerini izlemesini izleyen meta-röntgencileriz. Her pencereyi bir başka genre olarak yorumlamak mümkün olduğu gibi (romantik, drama, korku vs.)  aynı filmin sırasıyla değil aynı anda oynayan sahneleri gibi olduğunu düşünmek de mümkün.

Jeff'in Lisa'yla olan ilişkisini ele alalım. Lisa onunla aynı dairedeyken Jeff'in rahatsızlığını sürekli hissederiz. Lisa'nın filmdeki ilk görünümü de bir korku filmini andırır, güneş batarken önce gölgesi Jeff'in üzerine gelir ve Jeff irkilir. Ancak Lisa Jeff'in penceresinden izlediği şeyin bir parçası olduğunda Jeff'in ona karşı sempatisinin yükseldiğini görürüz. Aynı şekilde izlenirken sorun olmayan katil Lars da ne zaman Jeff'in dairesine girerse o zaman bir sorun haline gelir. Uzaklık bir röntgenci için olumlu, yakınlık ise sorunludur.

Aynı zamanda yönetmen, voyörizmin cinayet gibi bir suçun ortaya çıkmasını sağlasa bile toplum için olumsuz olmaya devam edip edemeyeceğini konusunu sorgular. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder