duvardaki
çeşitli hayvanlara benzetilebilecek çatlaklara bakıyorum, aynı bulutlar gibi. bir de ne
zaman ve nasıl oluştuklarını bilmediğim lekeler var duvarlarda. üç
adım sağa ve üç adım sola gitmek suretiyle gezebileceğim mükemmel bir kare olan
odamda oturduğum bir başka pazar öğleden sonrasıydı ve deli gibi yağmur
yağıyordu. hiçbir şey yapmadığım, yapmak istemediğim, herhangi bir şeye en ufak
bir arzu duymadığım gibi ve tam da bu yüzden (yani hiçbir şey yapmadığım ve
yapmak da istemediğim için) zamanımı boşa harcadığımı biliyor ve böylesine
sıkıcı geçen sürenin anlamsızlığının yanı sıra, bunun verdiği vicdan azabıyla
da savaşmak durumunda kalıyordum. bir şey olmasını bekliyordum. kapının
çalmasını, telefonun çalmasını, pencerenin kırılmasını ya da bir kepçenin odama
dalmasını. bir filmde görmüştüm yani böyle şeyler olabilir. ama açgözlü
olmayacağım. yağmurun durması bile benim için kabul edilebilir bir
değişiklikti. düşünüyorum da sanırım asıl beklediğim bunların hiçbiri değildi. (yani evet, bir arzum vardı aslında.) itiraf etmem
gerekirse gırtlak yapısı konuşabilecek kadar gelişmiş herhangi bir homo erectus
ile iletişime geçmem yeterli olabilirdi. ama hiçbir şey olmuyordu ve ben merak
ediyordum.
düşünecek
çok da fazla şeyim olmadığı için mi yoksa gerçekten mühim bir konu mu emin
değilim ama sürekli dün neden bana bugün havanın güzel olacağını söylediğini
düşünüyorum. dahası buna hiçbir anlam veremiyorum ve bunu neye dayanarak
söylediğin de merak konusu. çünkü sen asla meteorolojiyi takip etmezsin - bunu
sıcak havalarda giydiğin kalın kazaklardan ve botlardan anlıyorum. dahası yarın
havanın nasıl olacağını söylediğimde de inanmazsın, sana göre bu kimsenin
tahmin edebileceği bir şey değildir. ve gece bile değildi ki yıldızları görmüş
olasın. (çocukken yazları balkonda yatar ve yıldızlara bakıp yarın havanın güzel
olacağını söylerdik, tahmin etmesi çok zormuş gibi.) işte camdan bakıyorum, mavi
bir gökyüzü falan yok, tek gördüğüm yaşlı bir limon ağacı. belki yaşlı
değildir, ben anlamam ağaçların yaşlarını, bunu şuan uydurdum. (evet, doğru,
beni tanıyorsun.) bir tane limon ağacı işte, diğerlerinden bir farkı yok. en
azından yokmuş gibi görünüyor. başımı kaldırıp yukarı bakıyorum, gökyüzünde
hiçbir şey olmuyor. aşağıya bakıyorum, hiçbir şey. nereye bakarsam bakayım
bütün gördüğüm sadece bir limon ağacı. güneşli ve kuru günlerde altında
oturduğum, bazen uzanıp gökyüzüne baktığım ve eğer hava açıksa güneşin
gözlerimi kamaştırdığı ama sonuç olarak her zamanki gibi tek başıma vakit
geçirdiğim bir bitki örneği. (sen bunu bilmiyorsun çünkü sen yanımda yokken
yaparım bunları, inanmayacaksın belki ama bazen de kitap okurum.)
yağmurun
giderek artmasına aldırmadan hızlı hareketlerle ve mümkün olduğunca hiçbir şey
hakkında düşünmemeye çalışarak dışarı çıktım. limon ağacının beni inceden süzen
bakışlarını görmezden geldim ve başımı olduğu tarafa bile çevirmeden arabama
bindim. düşüncesiz kalma çabam üzerinde düşünürken kendimi ters yöne girmiş
buldum. böylece artık düşünmemem gerektiğini düşünmememe de gerek yoktu çünkü düşünmem
gereken nasıl buradan çıkacağımdı. ama sanki evren bu yanlışlık sonucunda
hayatıma gelen ufak anlamı bile fazla bulmuş olmalı ki kolayca bir kavşak
buldum ve çok geçmeden, doğru şeritte yol almaya başladım. bu yağmurda
yeterince hızlı gidersem beynime adrenalin boşalabilirdi. (eee? peki sonra?) kendi kendime heyecanlanıp korkmanın, hatta belki de kaza yapıp öteki tarafı
boylamamın eğlencesi neredeydi? işler yolunda gitse ve yeterince uzağa
varabilsem bile (ki mümkün olan en uzak yere gidecek cesaretim de yoktu) bunun
bir yararı olmayacaktı. çözüm getirmeyen arayışlardı hepsi, bakış açımı
değiştirmem gerekiyordu.
pekala,
gerçekten çok ama çok yalnızdım. bunu söylerken hayatımda hiç insan olmadığını
kastetmiyorum, sonuçta sen vardın. ve diğerleri elbette. yani en azından ben
öyle sanıyordum. benim sorunum modern dünyadaki kapitalist sistemin getirdiği
bir yabancılaşma değil. (üniversitenin birinci sınıfında bu ifadeyi kafama
kazımışlardı, weber'di galiba, sanıyorum her yerde kullanılabilitesi var. bir
de metropolleşme kelimesiyle başlayan bir ifade vardı ama o da bundan çok
farklı bir anlama gelmiyordu sanırım.) kendimi kalabalıklar içerisinde yalnız
da hissetmiyorum. en baştan beri anlattıklarımı dinlediyseniz eğer gerçek
anlamda tanıdığım hiç kimsenin yakınlarda (en azından ulaşabileceğim kadar
yakın demek istiyorum) olmadığını anlamış olmalısınız. birini bekliyordum, evet bir insan.
gerçek bir insan; düşünebilen, hissedebilen, konuşabilen, dinleyebilen. pekala,
dörtte dört olmasa da idare edebiliriz. yine de hiçbir şey olmuyordu ve ben
merak ediyordum.
eve
döndüm. yağmur dinmişti, bir süre öylece oturdum. yavaş yavaş bütün enerjimin
akıp gittiğini ve beynimin içini bir sis kapladığını hissediyorum. kendime
hükmetme gücümü kaybetmiş olabilirim. halbuki hazır yağmur da dinmişken dışarı
çıkıp biraz farklı bir şekilde, yani belki yürüyerek, bir kahve içerek, belki
sinemaya giderek kendimce takılmalıydım. demek istediğim öylesine bir yerlere
gidebilirdim, aynı düşüncesizlik halini korursam ya da belki yeni bir
konseptle. böylece zihnimi saran buluttan kurtulmak için bir duş almaya karar
verdim. suyun altına girmek gibisi yoktu, çalışırken yorulduğumda ya da
keyifsiz olduğumda hemen duş alırım. banyo yaparken düşünceler beni rahat
bırakır. hem beklediğim kişi gelecekse onun için de temiz olmam güzel olurdu.
(bu noktada hala içten içe beklentinin bütün benliğimi sardığını ve beni yönlendirdiğini
reddetmeye çalışıyorum.) bununla
birlikte çıktığımda daha da yorgundum, üstelik sıcak su beni iyice mayıştırmış
ve yatağımı benim için dünyadaki en ideal yer olarak göstermeye başlamıştı.
kendimi yorganın içine girmiş buldum. ve tabi, benim bütün beklentilerime
karşın, nevresimin altında da hiçbir şey olmuyordu.
biraz
kendimle kalmanın bana iyi geleceğini sanırdım. bütün kişisel gelişimcilerin
kendinize vakit ayırın diye bağırması boşuna olamaz, değil mi? işte buradayım. kendimi
toplumdan soyutlayarak ulaştığım tek şey inanılmaz bir can sıkıntısı ve sebebi
belirsiz bir beklenti oldu. çok daha açık söyleyebilirim şimdi, birini bekliyorum. biri gelecek ve anlarımın bütün o boğucu sıradanlığı eşsizleştirecek. düşünüyorum da daha fazlasını
söyleyeceğim. bu sen olabilirsin. evet, sen. en başından beri bu oldukça
barizdi sanırım, sadece kendime itiraf etmem zor olmuş olabilir. seni
bekliyordum ama hiçbir şey olmuyordu, gelmiyordun, aramıyordun ya da sana ait
bir eşya beklenmedik bir yerden ortaya çıkmıyordu. hiçbir şey olmuyordu. ben
herkesten ayrı düşmüştüm, karantina altındaki bir tifolu ya da tecrit
edilmiş bir akıl hastası gibi. (neden hep kötü benzetmeler yapıyorum?) belki de
inzivaya çekilmiş bir aziz gibiydim. ayrık ve yalnız. peki, neden olumsuz
teşbihler yaptığım belli oldu, bu ayrı düşmüşlük benim için iyi değildi, oysa
mistikler yükselebilir, benim aksime.
hayır, sen yoksun diye limon ağacının altında yalnız başıma oturmak istemiyorum yine, üstelik yerler hala ıslak. neşe, sevinç, keyif gibi duyguların olmadığı bir bozkırda dolanı... (çölde demediğim için dua etmelisin, pekala, senin için bu korkunç cümleyi kurmaktan vazgeçiyorum.) ama ne olursa olsun öyle bir şey yapacağım ki, bir oyun, bir oyuncak ya da artık neyse, belki sadece kafamın içinde olan bir şey; birdenbire hiçlik her şey olacak ve bu sefer sen merak edeceksin; bütün bunlar da nereden çıktı böyle? (tamam.) işte yeniden yağmaya başladı, zaten bulutlar hiçbir zaman dağılmamıştı. ben hala neden ve nasıl gökyüzü masmavi olacak diyebildiğini ve benim de buna inandığımı bilmiyorum. yeni bir şey yok, limon ağacı olduğu gibi duruyor. dünyada kaç tane limon ağacı vardır acaba, bunun hesabını mı yapsam? şuan kendimi bununla meşgul edemiyorum, aklım dönüp dolaşıp aynı noktada duruyor ve nerede kaldığını soruyor. evet, seni bekliyorum ama nereye bakarsam bakayım ya da ne şekilde, bu sarı limon ağacından başka bir şey göremiyorum.
