Salı, Mart 24, 2026

limon ağacı



               duvardaki çeşitli hayvanlara benzetilebilecek çatlaklara bakıyorum, aynı bulutlar gibi. bir de ne zaman ve nasıl oluştuklarını bilmediğim lekeler var duvarlarda. üç adım sağa ve üç adım sola gitmek suretiyle gezebileceğim mükemmel bir kare olan odamda oturduğum bir başka pazar öğleden sonrasıydı ve deli gibi yağmur yağıyordu. hiçbir şey yapmadığım, yapmak istemediğim, herhangi bir şeye en ufak bir arzu duymadığım gibi ve tam da bu yüzden (yani hiçbir şey yapmadığım ve yapmak da istemediğim için) zamanımı boşa harcadığımı biliyor ve böylesine sıkıcı geçen sürenin anlamsızlığının yanı sıra, bunun verdiği vicdan azabıyla da savaşmak durumunda kalıyordum. bir şey olmasını bekliyordum. kapının çalmasını, telefonun çalmasını, pencerenin kırılmasını ya da bir kepçenin odama dalmasını. bir filmde görmüştüm yani böyle şeyler olabilir. ama açgözlü olmayacağım. yağmurun durması bile benim için kabul edilebilir bir değişiklikti. düşünüyorum da sanırım asıl beklediğim bunların hiçbiri değildi. (yani evet, bir arzum vardı aslında.) itiraf etmem gerekirse gırtlak yapısı konuşabilecek kadar gelişmiş herhangi bir homo erectus ile iletişime geçmem yeterli olabilirdi. ama hiçbir şey olmuyordu ve ben merak ediyordum.

               düşünecek çok da fazla şeyim olmadığı için mi yoksa gerçekten mühim bir konu mu emin değilim ama sürekli dün neden bana bugün havanın güzel olacağını söylediğini düşünüyorum. dahası buna hiçbir anlam veremiyorum ve bunu neye dayanarak söylediğin de merak konusu. çünkü sen asla meteorolojiyi takip etmezsin - bunu sıcak havalarda giydiğin kalın kazaklardan ve botlardan anlıyorum. dahası yarın havanın nasıl olacağını söylediğimde de inanmazsın, sana göre bu kimsenin tahmin edebileceği bir şey değildir. ve gece bile değildi ki yıldızları görmüş olasın. (çocukken yazları balkonda yatar ve yıldızlara bakıp yarın havanın güzel olacağını söylerdik, tahmin etmesi çok zormuş gibi.) işte camdan bakıyorum, mavi bir gökyüzü falan yok, tek gördüğüm yaşlı bir limon ağacı. belki yaşlı değildir, ben anlamam ağaçların yaşlarını, bunu şuan uydurdum. (evet, doğru, beni tanıyorsun.) bir tane limon ağacı işte, diğerlerinden bir farkı yok. en azından yokmuş gibi görünüyor. başımı kaldırıp yukarı bakıyorum, gökyüzünde hiçbir şey olmuyor. aşağıya bakıyorum, hiçbir şey. nereye bakarsam bakayım bütün gördüğüm sadece bir limon ağacı. güneşli ve kuru günlerde altında oturduğum, bazen uzanıp gökyüzüne baktığım ve eğer hava açıksa güneşin gözlerimi kamaştırdığı ama sonuç olarak her zamanki gibi tek başıma vakit geçirdiğim bir bitki örneği. (sen bunu bilmiyorsun çünkü sen yanımda yokken yaparım bunları, inanmayacaksın belki ama bazen de kitap okurum.)

               yağmurun giderek artmasına aldırmadan hızlı hareketlerle ve mümkün olduğunca hiçbir şey hakkında düşünmemeye çalışarak dışarı çıktım. limon ağacının beni inceden süzen bakışlarını görmezden geldim ve başımı olduğu tarafa bile çevirmeden arabama bindim. düşüncesiz kalma çabam üzerinde düşünürken kendimi ters yöne girmiş buldum. böylece artık düşünmemem gerektiğini düşünmememe de gerek yoktu çünkü düşünmem gereken nasıl buradan çıkacağımdı. ama sanki evren bu yanlışlık sonucunda hayatıma gelen ufak anlamı bile fazla bulmuş olmalı ki kolayca bir kavşak buldum ve çok geçmeden, doğru şeritte yol almaya başladım. bu yağmurda yeterince hızlı gidersem beynime adrenalin boşalabilirdi. (eee? peki sonra?) kendi kendime heyecanlanıp korkmanın, hatta belki de kaza yapıp öteki tarafı boylamamın eğlencesi neredeydi? işler yolunda gitse ve yeterince uzağa varabilsem bile (ki mümkün olan en uzak yere gidecek cesaretim de yoktu) bunun bir yararı olmayacaktı. çözüm getirmeyen arayışlardı hepsi, bakış açımı değiştirmem gerekiyordu.

               pekala, gerçekten çok ama çok yalnızdım. bunu söylerken hayatımda hiç insan olmadığını kastetmiyorum, sonuçta sen vardın. ve diğerleri elbette. yani en azından ben öyle sanıyordum. benim sorunum modern dünyadaki kapitalist sistemin getirdiği bir yabancılaşma değil. (üniversitenin birinci sınıfında bu ifadeyi kafama kazımışlardı, weber'di galiba, sanıyorum her yerde kullanılabilitesi var. bir de metropolleşme kelimesiyle başlayan bir ifade vardı ama o da bundan çok farklı bir anlama gelmiyordu sanırım.) kendimi kalabalıklar içerisinde yalnız da hissetmiyorum. en baştan beri anlattıklarımı dinlediyseniz eğer gerçek anlamda tanıdığım hiç kimsenin yakınlarda (en azından ulaşabileceğim kadar yakın demek istiyorum) olmadığını anlamış olmalısınız. birini bekliyordum, evet bir insan. gerçek bir insan; düşünebilen, hissedebilen, konuşabilen, dinleyebilen. pekala, dörtte dört olmasa da idare edebiliriz. yine de hiçbir şey olmuyordu ve ben merak ediyordum.

               eve döndüm. yağmur dinmişti, bir süre öylece oturdum. yavaş yavaş bütün enerjimin akıp gittiğini ve beynimin içini bir sis kapladığını hissediyorum. kendime hükmetme gücümü kaybetmiş olabilirim. halbuki hazır yağmur da dinmişken dışarı çıkıp biraz farklı bir şekilde, yani belki yürüyerek, bir kahve içerek, belki sinemaya giderek kendimce takılmalıydım. demek istediğim öylesine bir yerlere gidebilirdim, aynı düşüncesizlik halini korursam ya da belki yeni bir konseptle. böylece zihnimi saran buluttan kurtulmak için bir duş almaya karar verdim. suyun altına girmek gibisi yoktu, çalışırken yorulduğumda ya da keyifsiz olduğumda hemen duş alırım. banyo yaparken düşünceler beni rahat bırakır. hem beklediğim kişi gelecekse onun için de temiz olmam güzel olurdu. (bu noktada hala içten içe beklentinin bütün benliğimi sardığını ve beni yönlendirdiğini reddetmeye çalışıyorum.)  bununla birlikte çıktığımda daha da yorgundum, üstelik sıcak su beni iyice mayıştırmış ve yatağımı benim için dünyadaki en ideal yer olarak göstermeye başlamıştı. kendimi yorganın içine girmiş buldum. ve tabi, benim bütün beklentilerime karşın, nevresimin altında da hiçbir şey olmuyordu.

               biraz kendimle kalmanın bana iyi geleceğini sanırdım. bütün kişisel gelişimcilerin kendinize vakit ayırın diye bağırması boşuna olamaz, değil mi? işte buradayım. kendimi toplumdan soyutlayarak ulaştığım tek şey inanılmaz bir can sıkıntısı ve sebebi belirsiz bir beklenti oldu. çok daha açık söyleyebilirim şimdi, birini bekliyorum. biri gelecek ve anlarımın bütün o boğucu sıradanlığı eşsizleştirecek. düşünüyorum da daha fazlasını söyleyeceğim. bu sen olabilirsin. evet, sen. en başından beri bu oldukça barizdi sanırım, sadece kendime itiraf etmem zor olmuş olabilir. seni bekliyordum ama hiçbir şey olmuyordu, gelmiyordun, aramıyordun ya da sana ait bir eşya beklenmedik bir yerden ortaya çıkmıyordu. hiçbir şey olmuyordu. ben herkesten ayrı düşmüştüm, karantina altındaki bir tifolu ya da tecrit edilmiş bir akıl hastası gibi. (neden hep kötü benzetmeler yapıyorum?) belki de inzivaya çekilmiş bir aziz gibiydim. ayrık ve yalnız. peki, neden olumsuz teşbihler yaptığım belli oldu, bu ayrı düşmüşlük benim için iyi değildi, oysa mistikler yükselebilir, benim aksime.

               hayır, sen yoksun diye limon ağacının altında yalnız başıma oturmak istemiyorum yine, üstelik yerler hala ıslak. neşe, sevinç, keyif gibi duyguların olmadığı bir bozkırda dolanı... (çölde demediğim için dua etmelisin, pekala, senin için bu korkunç cümleyi kurmaktan vazgeçiyorum.) ama ne olursa olsun öyle bir şey yapacağım ki, bir oyun, bir oyuncak ya da artık neyse, belki sadece kafamın içinde olan bir şey; birdenbire hiçlik her şey olacak ve bu sefer sen merak edeceksin; bütün bunlar da nereden çıktı böyle? (tamam.) işte yeniden yağmaya başladı, zaten bulutlar hiçbir zaman dağılmamıştı. ben hala neden ve nasıl gökyüzü masmavi olacak diyebildiğini ve benim de buna inandığımı bilmiyorum. yeni bir şey yok, limon ağacı olduğu gibi duruyor. dünyada kaç tane limon ağacı vardır acaba, bunun hesabını mı yapsam? şuan kendimi bununla meşgul edemiyorum, aklım dönüp dolaşıp aynı noktada duruyor ve nerede kaldığını soruyor. evet, seni bekliyorum ama nereye bakarsam bakayım ya da ne şekilde, bu sarı limon ağacından başka bir şey göremiyorum.