![]() | |
|
şimdiden özledim tatili. son senem olması gereken ama
olmayan bu senede artık okuldan tamamen bezmiş olduğumu anlıyorum. bu hafta
kampüs içinde sürmek için bisiklet alacağım, belki motive olurum ajkdsjhksjf
(gerçekten çok yorucu oluyor bu arada, bisiklet büyük nimet)
eylül yoğun bir aydı ama verimli okumalar yaptım.
Ortalama günde bir seksen sayfa yine sanırım. youtube’dan kitap dinlemek gibi
çamaşır asmayı katlamayı eğlenceli kılabilecek bir yöntem buldum. genelde daha
önce okuduğum ama pek hatırlamadığım kitapları dinledim: hugo’dan bir idam
mahkumunun son günü (tabi ki ağladım) ve hemingway’in yaşlı adam ve deniz’i
gibi. turgenyev’den ilk aşk’ı ve zweig’dan olağanüstü bir gece’yi dinledim ki
ikisini de sevdim diyemem. ortaokul, hadi arttıralım lise seviyesi olabilir
çünkü ben lisedeyken zweig’ı okuduğumda sevmiştim. turgenyev’in babalar ve
oğullar’ı da o zaman okumuş bayağı sevmiştim. ileride belki yeniden okurum diye
düşündüğüm bir klasik. sıra gelirse tabi.
bunun dışında daha önce yarım bıraktığım bazı kitapları
tamamladım ki bunu yaptığım için kendimle bayağı gurur duyuyorum.
bunlardan biri camus’nun sisifos söyleni’ydi. niye yarım
bıraktığım benim için de meçhul bazen sadece öyle kalıveriyor işte. sisifos tanrılar tarafından çok ağır bir
kayayı dağın tepesine kadar itmekle cezalandırıldı, her zirveye vardığında kaya
aşağı geri yuvarlanıyor ve sisifos da onu yeniden zirveye itmek zorunda.
sonsuza kadar bu döngü içine hapsolmuş sisifos mutsuz mudur peki? camus hayır,
diyor.
ben daha önce yabancı ve veba'yı okumuştum ki onları okumuş olmam
camus'nun ne demek istediğini anlamamı kolaylaştırdı. camus'nun felsefesi
eserleriyle çok iç içe. heidegger ve sartre gibi tanrısız bir varoluşçu olan
camus bu kitabında niçin yaşamalıyız, hayat yaşanmaya değer mi, neden intihar
etmemeliyiz, başkaldırma neden önemli, uyumsuz uslamlama/akıl yürütme nedir,
uyumsuz insan nasıl olmalıdır ve uyumsuz yaşam biçiminin zirvesi neden sanat
bağlamında bir yaratımdır sorularına cevap veriyor. not: tahsin yücel'in
çevirilerini genel olarak beğensem de bu kitaptaki bazı kavramların
çevirilerini kafa karıştırıcı buldum (ulam, kılgısal, saltık vb.). keşke daha
yaygın kullanılan eşanlamlılarını tercih etseydi.
yarımlardan ikincisi berger’dan görme biçimleri ki bu
kitabı çok sevip ilk essayin üzerine makale bilem yazmıştım. ama sonra niye
yarım bıraktım ben de bilmiyorum, zaten başlayınca bir solukta bitirdim. çok
çok güzel, sanatla ilgileniyorum diyen herkesin kesinlikle okuması gereken bir
kitap.
üçüncüsü pamuk’un kara kitap’ı. bazen sadece doğru zaman
olmuyor kitapları okumak için. özellikle ben elime aldığım kitabı en fazla üç
günde bitirmek isteyen sonrasında sıkılmaya başlayan biriyim. e öyle olunca da
kalın kitaplarda ya adam gibi zaman ayırıp bitireceğim ya da hiiiç girişmeyeceğim. kara
kitap’a okul zamanı başlayıp üç günde de bitiremeyince atmıştım kenara. fakat
şimdi tatilde kafam rahat başlayınca sular seller gibi aktı. ne kadar eşsiz bir
insan olarak kendimiz olabiliriz, bu mümkün mü soruları üzerine kurulu bir
roman. pamuk benim çok sevdiğim bir yazar değil zevk meselesi ama romanı nasıl ince ince
işleyerek yazdığı apaçık ortada. bol bol da eski istanbul tabi her zamanki
gibi.
dördüncüsü ise nietzsche’nin deccal’iydi (anti-christ).
yani niçe artık şişirdiği için bir yerden sonra sıkıyor ince bir kitap olmasına
rağmen, anladık nefret ediyorsun hristiyanlık ve ona dair her şeyden. hele bazı
yerler argümanlar bile yoktu sadece nefret kusma seanslarıydı. o yüzden bu
kitabı tamamlamak bile zordu benim için inceliğine rağmen. beni şaşırtan kısmı -bunu duymuş ama
okumamıştım- islam’a dair olumlu şeyler söylediği kısımlardı çünkü islam
dünyadaki yaşamı ve bedeni evetliyordu.
ve son olarak da tezer özlü’den yaşamın ucuna yolculuk.
zamanlama cidden önemli. yarım bıraktığım zaman pek sevmemiştim bu kitabı ama bu
sefer hayli hoşuma gitti ve bu intihar muhabbeti biraz şişirse de (bir yandan
da camus konuşuyor) keyifle okudum.
Bunların dışında on tane yepisyeni kitap okudum eylül’de.
refik algan - umursamaz
uykucu (yky yayınları, 148 sayfa)
sait faik hikâye ödüllü yazarın okuduğum ilk kitabıydı. adını magriette'in tablosundan alıyor: le dormeur téméraire. içinde stoku (story haiku, kısacık öykülere verilen bir isim ben okri tarafından) denilebilecek öyküler ya da metinler olduğu gibi on sayfalık öyküler de vardı. beğenmekle beğenmemek arasında gitgeller yaşadım sık sık. başarılı olduğun düşünsem de duygusal olarak pek etkilenmedim metinlerden. belki daha erken yaşlarda okusaydım daha çok hoşlanırdım diye düşünüyorum.
sait faik hikâye ödüllü yazarın okuduğum ilk kitabıydı. adını magriette'in tablosundan alıyor: le dormeur téméraire. içinde stoku (story haiku, kısacık öykülere verilen bir isim ben okri tarafından) denilebilecek öyküler ya da metinler olduğu gibi on sayfalık öyküler de vardı. beğenmekle beğenmemek arasında gitgeller yaşadım sık sık. başarılı olduğun düşünsem de duygusal olarak pek etkilenmedim metinlerden. belki daha erken yaşlarda okusaydım daha çok hoşlanırdım diye düşünüyorum.
marcel proust - swann'ların tarafı (yapı kredi yayınları,
430 sayfa)
kayıp zamanın izinde serisinin ilk kitabı. ben bu seriye başlamayı istiyor fakat hakkını veremem diye korkuyordum. acayip yersiz bir korkuymuş, böyle düşünüp başlamaya çekinen varsa derhal başlasın lütfen. aşırı ünlü bir kitap herkes övgüyle bahsediyor o yüzden pek bir şey diyecek değilim. çok çok etkileyici gözlemlerin tasvirlerin, insan psikolojisine ve toplumsal dinamiklere dair çok ince tespitlerin olduğunu söylemeliyim ama yine de biraz abartılmış gibi geldi bana, yani 9/10 luk değildi benim için, 8 makul bir puan olabilir. bir ve üçüncü bölüm çok güzeldi ve inanılmaz aktı. kitabı elimden bırakamadım, bu bakımdan akıcı olduğunu da söyleyebilirim kesinlikle. ancak ikinci bölüm gereksiz uzundu. sonlara doğru bir an önce bitsin bu aşk hikayesi dedim çünkü bence çok fazla tekrar vardı, aynı şeyi değiştirip değiştirip anlattı. sinirlerim bozuldu biraz. ikinci kitabıysa kış tatilinde okumayı planlıyorum. çünkü dediğim gibi beş yüz sayfa ve ben elimde sürünsün istemiyorum.
kayıp zamanın izinde serisinin ilk kitabı. ben bu seriye başlamayı istiyor fakat hakkını veremem diye korkuyordum. acayip yersiz bir korkuymuş, böyle düşünüp başlamaya çekinen varsa derhal başlasın lütfen. aşırı ünlü bir kitap herkes övgüyle bahsediyor o yüzden pek bir şey diyecek değilim. çok çok etkileyici gözlemlerin tasvirlerin, insan psikolojisine ve toplumsal dinamiklere dair çok ince tespitlerin olduğunu söylemeliyim ama yine de biraz abartılmış gibi geldi bana, yani 9/10 luk değildi benim için, 8 makul bir puan olabilir. bir ve üçüncü bölüm çok güzeldi ve inanılmaz aktı. kitabı elimden bırakamadım, bu bakımdan akıcı olduğunu da söyleyebilirim kesinlikle. ancak ikinci bölüm gereksiz uzundu. sonlara doğru bir an önce bitsin bu aşk hikayesi dedim çünkü bence çok fazla tekrar vardı, aynı şeyi değiştirip değiştirip anlattı. sinirlerim bozuldu biraz. ikinci kitabıysa kış tatilinde okumayı planlıyorum. çünkü dediğim gibi beş yüz sayfa ve ben elimde sürünsün istemiyorum.
william shakespeare – macbeth (antik batı, 110 sayfa)
yıllar önce okuduğum zaman değerini anlayamamıştım, belki o zaman tiyatroyla bu kadar ilgilenmediğim içindi. bu okuyuşumda adeta izledim oyunu ve özellikle bazı tiratlar çok etkileyici geldi. tek üzüldüğüm, türkçe çevirisinden sonra orijinalini de okuduğumda fark ettiğim aşırı kötü ve hatta eksik olan çeviriydi. diğer yayınevlerinin çevirilerini de çok beğendiğimi söylemem zor. hiçbir çeviri anlamı tam karşılamıyor çünkü biraz da şiirin doğası bu.
yıllar önce okuduğum zaman değerini anlayamamıştım, belki o zaman tiyatroyla bu kadar ilgilenmediğim içindi. bu okuyuşumda adeta izledim oyunu ve özellikle bazı tiratlar çok etkileyici geldi. tek üzüldüğüm, türkçe çevirisinden sonra orijinalini de okuduğumda fark ettiğim aşırı kötü ve hatta eksik olan çeviriydi. diğer yayınevlerinin çevirilerini de çok beğendiğimi söylemem zor. hiçbir çeviri anlamı tam karşılamıyor çünkü biraz da şiirin doğası bu.
“sanki ağlayan bir ses duydum: 'uyumayın artık!
macbeth uykuyu öldürdü!' -masum uykuyu,
kaygılar yumağını çözen uykuyu,
her günün ölümünü, yorgunlukları yıkayanı"
macbeth uykuyu öldürdü!' -masum uykuyu,
kaygılar yumağını çözen uykuyu,
her günün ölümünü, yorgunlukları yıkayanı"
"methought ı heard a voice cry, “sleep no more!
macbeth does murder sleep”—the innocent sleep,
sleep that knits up the raveled sleave of care,
the death of each day’s life, sore labor’s bath"
macbeth does murder sleep”—the innocent sleep,
sleep that knits up the raveled sleave of care,
the death of each day’s life, sore labor’s bath"
susanna tamaro - kökler, yollar ve yitik benler (can
yayınları, 104 sayfa)
yazarın yüreğinin götürdüğü yere git isimli kitabı daha ünlü de olsa ben bunu daha çok beğendim. çok çok gençken yazmış olmasına karşın etkileyiciydi. kendini bulmaya çalışan ve bunu kendisinin hiç yaşamamış olduğu ancak aile büyüklerinin oradan geldiğini bildiği bir köye giderek yapmayı deneyen bir gencin geçmişi yeniden çağırdığı düşündüğü, bence yazarın kendisinden çok fazla şey taşıyan naif bir eser. ben hayli keyif aldım.
yazarın yüreğinin götürdüğü yere git isimli kitabı daha ünlü de olsa ben bunu daha çok beğendim. çok çok gençken yazmış olmasına karşın etkileyiciydi. kendini bulmaya çalışan ve bunu kendisinin hiç yaşamamış olduğu ancak aile büyüklerinin oradan geldiğini bildiği bir köye giderek yapmayı deneyen bir gencin geçmişi yeniden çağırdığı düşündüğü, bence yazarın kendisinden çok fazla şey taşıyan naif bir eser. ben hayli keyif aldım.
paulo coelho - the alchemist – (200 sayfa)
evet doğru simyacı, evet doğru yeni okudum. okumaya da
niyetim yoktu aslında ablamda ingilizcesi varmış, dedim bir tane de ingilizce
çeviri okuyayım. ana hikaye bilindik hatta birçok kültürde farklı hikayelerde
geçen bir olay örgüsü var ama ben keyif aldım ve çok da akıcıydı. evet bence de
simyacı çok muhteşem olağanüstü bir kitap değil ama gayet tatlı ve okunası.
yiğit bener – öteki kabuslar (can yayınları, 128 sayfa)
kitapçıda hep elim gidiyordu ama cesaret edemiyordum.
yazık etmişim. çooook keyifli öyküler vardı, çok severek okuduğumu
söyleyebilirim. böceklere adanmış bir sürü hikaye. çeşit çeşit. yazarın kırılma
noktası romanını da aldım bir ara da onu okuyacağım. tavsiye edilir.
lawrence durrel – justine (can yayınları, 222 sayfa)
çok uzun zamandır okumak istediğim bir yazardı. sonunda
iskenderiye dörtlüsünün ilk kitabıyla başardım. ama belki çok uzun zamandır
istediğim için beklenti tavandı ve bu beklentimin karşılanmadığını üzülerek
söyleyeceğim. bol bol aşk, cinsellik, bir akdeniz kenti olan iskenderiye’nin
güneşli günleri ve başka bir sürü ilginç karakterler konular. başarılı yazılmış
olduğuna şüphe yok, anlatım, tasvirler ifadeler inanılmaz şairane. yine de benim tarzım
değildi çok. aşk da sıkıyor be bir yeden sonra.
oğuz atay - oyunlarla yaşayanlar (iletişim yayınları, 90
sayfa)
bu minicik oyunu okuyunca atay’ı tebrik ettim çünkü
oynanabilir bir oyun yazmış, sadece öylesine değil yani. ve oldukça
etkileyiciydi.
“ey zavallı
milletim dinle! su anda hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış
bulunuyoruz. çünkü ey milletim, senin hakkında az gelişmiştir, geri kalmıştır
gibi söylentiler dolaşıyor. ey sevgili milletim! neden böyle yapıyorsun? neden
az gelişiyorsun? niçin bizden geri kalıyorsun? bizler bu kadar çok gelişirken
geri kaldığın için utanmıyor musun? hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri
kalıyorsun diye düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. bu
milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz. … fakir fukaranın
hayatını anlatan zengin yazarlarımıza gece kulüplerinde içtikleri viskileri
zehir oluyor. zengin takımının hayatını gözlerimizin önüne sermeye çalışan
meteliksiz yazarlarımız da aslında şu fakir milleti düşündükleri için, küçük
meyhanelerinde ağız tadıyla içemiyorlar.”
carl gustav jung - dört arketip (metis yayınları, 137
sayfa)
jung’un okuduğum ilk kitabıydı, belki son da olabilir
ajhdbkjk. Psikolojiyle çok ilgili olmadığımı söylemeliyim. Ama işte meraktan bir
jung’u da okuyalım modundaydım. Aslında keyifliydi denebilir, ben çeviriyi çok
beğendim. Yani çok anlaşılır temiz olmuş, bu da okumayı kolaylaştırdı. Farklı farklı
denemelerinin derlendiği bir kitap. İlk denemede anne arketipinden bahsediyor
ve erkek ve kız çocukta (kızda daha detaylı olmak üzere) anne komplekslerinin
olumlu olumsuz nasıl kendini gösterdiğini anlatıyor. İkinci bölüm yeniden
doğuşla ilgili, burada önce çeşitlerinden, psikolojideki yerinden sonra da
farklı dini mitolojik hikayelerde bunun nasıl yer aldığını anlatıyor. Ancak
burada bazı eksik bilgilerini yakaladım Jung’un. Üçüncü kısımda masallarda ruhun
hangi değişik biçimlerde ifade edildiğini bunların anlamlarını anlatıyor. Son denemede
hilebaz figürü üzerine ki benim az ilgimi çeken kısım bu oldu. Jung’la ilgili
eleştirebileceğim çok şey var aslında, bir kere fazla mistik yani bilimden çok
fazla uzaklaşıyor. Sonra kendini konumlandırdığı yer şüphe çekici filan filan
neyse. Bana ne canım psikolojiciler düşünsün (evet psikolojici, psikolog
psikiyatrist ve psikanalist kavramlarını kapsayan bir terim uydurdum.)
muhyiddin şekur - su üstüne yazı yazmak (sufi kitap, 336
sayfa)
Deprem olduğunda bu kitabı okuyor oluşumun da bir anlamı
olduğunu hissediyorum. Birkaç gün öncesinde başlamıştım. Uzun zamandır sufizme
önyargılı olduğum için okumak istediğim -kendimi aşmak anlamında- ve önyargılı
olduğum için de okuyamadığım canımın istemediği bir kitaptı (tam bir paradoks).
Ama şimdi anlıyorum ki doğru zamanı şimdiydi, aşkın ne olduğunu hatta uzun
süreli bir ilişkinin ne olduğunu bilmeseydim, okuduğumdan pek de bir şey
anlamazdım. Her şeyden önce edebi bir tatmin için okunmaz onu söyleyeyim.
Mevzunun ne olduğunu merak etmeniz lazım. Müslüman olmuş bir Amerikalının
tasavvuf öyküsü denebilir, yaklaşık on yıllık bir süreç ve birçok ilginç şey de
öğreniyorsunuz. Tavsiye eder miyim, ilgilisine evet. Dinle islamla mistisizmle
tasavvufla ilgilenenlere evet.
***
şuan joyce komasına soktum kendimi dublinliler ve ulysses'i aynı anda okuyorum. bakalım nasıl olacak, okul da başladığı için böyle verimli güzel okumalar yapamayacağım gerçeği üzüyor.